Yazarlar
08 Şubat 2020 ( 314 izlenme )

Hasan Atilla Uğur yazdı: İdlib krizinden nasıl çıkarız?

Toprak bütünlüğünü koruyan bir Suriye bizim en büyük avantajımızdır. Bu nedenle devlet aklı, yani milli akıl, devreye girmelidir. Yapılan saldırının bedeli mutlaka ödettirilmeli ama hem gücümüzü hem de aklımızı kullanarak Suriye yönetimini bizimle iş birliğine sürükleyebilmeliyiz.


Suriye İdlib’te görevli birliğimize yapılan şerefsiz saldırıda 8 Mehmetçiğimiz şehit oldu, yaralılarımız da var. Haberin duyulması sonrasında hep alışageldiğimiz açıklamalar peş peşe geldi: ‘Hesabını soracağız, soruyoruz’.

‘Katil rejim’, ‘Rusya haddini bil’ şeklinde sözler söylendi. MSB sınıra gitti, benzer açıklamayı o da yaptı. Cumhurbaşkanı da Ukrayna’ya hareketi öncesinde kameralar karşısında bu doğrultuda konuştu.

Olay ile ilgili yorumumu yazmadan önce şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaralı evlatlarımıza da acil şifalar diliyorum. Türk Milletinin başı sağ olsun.

Yaşadığımız süreçte şunu çok net bir şekilde tekrar gördük ki Türk Ordusu kendisine verilen görevleri her zaman olduğu gibi başarı ile yerine getiriyor. Binlerce yıllık Türk Ordu geleneği yine dünyaya örnek oluyor. Bu tespit iç ve dış kamuoyunca kabul ediliyor ve kahraman ordumuzun hakkı teslim ediliyor. Buraya kadar hiçbir sıkıntı yok. Peki, orduya bu görevi veren irade nedir? Elbette mevcut siyasi iktidar.

‘SİYASİ HEDEFİN YOKSA SAVAŞA GİRME’

Prusyalı ünlü savaş uzmanı Carl Von Clausewitz’in bir sözünü hatırlatalım: ‘Siyasi bir hedefin yoksa savaşa girme’. Bir diğer sözü ise: ‘Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır’. Yani ülkeler askeri bir harekata başvuracaksa bunun diplomasi ile at başı giden bir stratejik hedefi ve siyasi kazanım amacı olmalı.

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı askeri harekatlarında son derece yerinde bir zamanlama ile Akdeniz’e uzanmaya gayret eden bir terör koridorunu parçaladık, ABD güdümlü PKK/PYD ve Rusya şaşırdı. Sonrasında başlattığımız Barış Pınarı Harekatı da hem zamanlama hem de taktik hedef anlamında son derece başarılıydı. Ayrıca İdlib’de inisiyatif almamız en az diğer operasyonlar kadar hayati önemdeydi. Peki, sonra neler oldu? Barış Pınarı Harekatı tam istim üzerinde devam ederken ABD, ‘Bir dakika durunuz, ben kalan kısmı hallederim, PYD’yi söylediğiniz bölgeden çekerim, kendim de askerlerimi buradan götürürüm’ dedi. Terör örgütüne binlerce tır dolusu silah, mühimmat vb. gönderen, askerimize atılan kahpe mermiyi bizzat tahsis eden bu emperyalist sahtekarın sözü ile harekatı durduruverdik. Tam Fırat’ın doğusuna bakacak iken bu sefer de Rusya, ‘Sizin bir şey yapmanıza gerek yok, ben o bölgedeki PYD mensuplarını aşağı çekerim, sizinle ortak devriye de yaparız’ dedi. Onlara da tamam dedik. Bu süreçte hem ABD hem de Rusya, PYD terör örgütü başı Mazlum Kobani adlı teröristle üstelik hiç gizleme gereği duymadan görüşmeler yaptılar. Onların güvenliğini sağlamak için bizi durdurdukları çok açıktı. Neticede ABD ve Rusya ne verdikleri sözü tuttular ne de o bölgelerde Mehmetçiğimize yapılan saldırıları durdurdu.

POLİTİK TUTARSIZLIK

Gelelim İdlib konusuna, İdlib’in bir cehennem olacağı yıllar öncesinde bütün grupların oraya akın etmesinden belliydi. Adlarına ‘İslam’ veya ‘Müslüman’ kelimelerini yerleştiren birçok terör oluşumu orada yuvalandı. 1,5 milyon olan nüfus kısa sürede 4 milyona kadar ulaştı. Sınırımıza çok yakın olan bu bölge, adeta pimi çekilmiş bir bomba haline geldi. Elbette en büyük sıkıntımız oradan kaçacak insanların en yakın ülke olan Türkiye’ye sığınması ve İdlib’teki birçok teröristin bizim topraklarımıza gelmesi meselesiydi. Astana sürecinde ‘Biz de orada olacağız, gözlem noktaları kuracağız, M-4 ve M-5 olarak adlandırılan karayollarının güvenliğini sağlayıp herkesçe terör örgütü kabul edilen oluşumları temizleyeceğiz’ dedik. Askerimiz kendisine verilen görevi yine en iyi şekilde yerine getirerek gözlem noktalarını oluşturdu. Ama politik anlamda bir tutarsızlık yaşandı, oraya gönderdiğimiz askerimiz kontrol noktalarına bir karakol gibi yerleştirildi. Bu durum bana, 90’lı yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizdeki karakolların, araziye çıkmadan (sahaya inmeden) tel örgü içinde sadece kendilerini korur bir vaziyet almalarını hatırlattı. O yanlış strateji nedeni ile PKK terör örgütü alanda rahatça faaliyet gösterir duruma gelmişti. Neyse ki bu durum kısa sürdü ve siyasi iradenin yanlıştan vazgeçmişiyle basmadık toprak bırakmadık ve PKK büyük sıkıntılara düştü.

TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ KORUYAN BİR SURİYE…

İdlib’teki terör gruplarının selameti en çok ABD’yi ilgilendiriyor. Suriye yönetimi, İran ve Rusya ise oradaki grupları kendilerine tehdit olarak görüyor. Ayrıca Suriye yönetiminin Rusya ve İran destekli olarak bu bölgelere ilerleyeceği de çok öncesinden belli olmuştu. Mehmetçiğimize yapılan saldırının hesabı elbette misli ile sorulacaktır. Ama karar vericilerin stratejik düşünmesi ve buna göre hareket etmesinin de şart olduğu ortadadır. Uluslararası ilişkilerde yüzde yüz dost, yüzde yüz düşman yoktur. Karşılıklı çıkarlar söz konusudur. Dış politikada devletler birbirlerine aşık olmazlar veya nefret etmezler. Akıl, ön planda olmalıdır. 911 km. sınırımız olan Suriye ile 2011’den beri düşmanız. Onlar babamızın oğlu değiller ama Suriye’de olan ve olacak her şey, direk olarak bizim bekamızla ilgilidir. Toprak bütünlüğünü koruyan bir Suriye bizim en büyük avantajımızdır. Bu nedenle devlet aklı, yani milli akıl, devreye girmelidir. Yapılan saldırının bedeli mutlaka ödettirilmeli ama hem gücümüzü hem de aklımızı kullanarak Suriye yönetimini bizimle iş birliğine sürükleyebilmeliyiz. İhvan vb. şer güçlere Türk Devleti olarak mesafeli olmalıyız.

Aklı ve bilim doğrultusunda ve tarih bilinciyle üstesinden gelemeyeceğimiz problem yoktur. Saygı ve sevgiler.

Bunlar da İlginizi Çekebilir