Nural Güran /Emekli edebiyat öğretmeni

Dersim, 7 milyon dönümlük arazinin 5 milyonu sarp kayalıklar ve dağlardan oluşan bir coğrafyanın adıdır. Bu coğrafi olumsuzluk –üretime elverişsizlik- talan ve çapul üzerine oturmuş bir derebeylik düzeninin oluşmasına yol açmıştır. Dersim derebeyleri, yoksul köylüyü hem talan yapabilmek için hem de aralarındaki aşiret çatışmalarında vurucu güç olarak kullanmışlardır. Bir başka deyişle bu derebeylik düzeninde yoksul köylünün payına düşen, derebeyi adına dövüşmektir. Bu gerçek, Dersim’i gezerek inceledikten sonra “Derebeylik ve Dersim” adlı kitabı yazan gazeteci Naşit Hakkı Uluğ tarafından şöyle dile getirilmektir: “Bey, bütün heybet ve kudreti ile kurumlaşmıştır. Köyün toprağı, evleri, havası, rüzgârı, içindeki insanlar, hayvanlar, sabanlar, övendireler, inekler ve öküzler birbirinden farksız olarak beyin malıdır. Bu eşyalar içinde en zavallısı insan değil midir? Hiçbir hak sahibi olamadan o toprakta doğar. Ne karısı ne evlatları üzerinde tam hak sahibi olmadan köyün yanında bir çukuru doldurur. Cumhuriyet kurulduğu güne kadar bütün dedeler ve torunlar sanki bu beye tapu edilmişti.” İşte Osmanlı'dan devralınan Dersim budur. Bu feodal yapı egemenlerinin 1926-37 arasında Cumhuriyet’e karşı yarattıkları sorunlar şunlardır:  

- Aşiretler arası kavgaların hiçbir suçlusunun devlete teslim edilmemesi,

- Derebeylerin soygunlarda vurucu güç olarak kullandığı köylünün askere gitmemesi, askere gidecekleri de beyin belirlemesi,

- Devlete arazi ve hayvan vergisi ödenmemesi ve devletle mahkemelik olunması.

'DEVLET GİRSE BİZ KUL OLMAYIZ'

Bunlar, Dersim üzerine yazılmış 9 raporun –Celal Bayar’ınki dahil- ortak tespitleridir. Dersim gerçeğini en iyi anlatanlardan biri de isyancı bir Kürt köylüsünün General Abdullah Alpdoğan’a söyledikleridir: “Bir adamın bir tane kocası olur, dedi. Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O zamanlar bize zulüm ederler, bizi kurtaramazsınız siz. Siz bütün Dersim’e hâkim olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmayız.” İnönü’nün raporunda ise Dersim derebeylerinin çevreye etkisi de yer alır. Erzincan Halkevi’nde dile getirilenler şöyle anlatılır: “Dersimliler tarafından soyulanlar adeta geçit yaptılar. Amerika’da çalışarak biriktirdiği para ile dönerken soyulup dilenci haline gelmiş olanlar, bilmem kaç defa sürülerini kaptırarak artık hayvan beslemekten vazgeçmiş olanlar, tarlasına ve merasına gidemeyenler birer birer anlattılar.” Cumhuriyet’in 1935’e kadar sorunları çözme çabalarına devlet içinde devlet olmaya alışmış derebeylerin olumsuz tepkileri Amerikan raporlarına kadar yansır. Maslahatgüzar G. Howland Shaw, 25 Mayıs 1937 tarih ve 288 sayılı raporunda şunları iletir: “Türkiye’nin doğu bölgesinde yer alan Dersim, yüzlerce yıldır hükümet için ciddi bir problem teşkil etmeye devam ediyor. Ve son on yıldan bu yana en az dört isyan baş göstermiş bulunuyor. Hırsızlık ve eşkiyalık yörede oldukça yaygın ve yalnız yöre insanları değil, komşu vilayetlerde ikamet edenler de bundan etkileniyor. Türk hükümeti, ekonomik bir açıdan yaklaşarak problemi çözmeye çalışıyorsa da yöre halkı yollar, köprüler, okullar yapılmasına karşı koyuyor. En son ayaklanma, hükümetin (...) reform programını daha önce elde edilmiş haklara tecavüz şeklinde gören liderleri tarafından başlatıldı.” “(...) Aşiret reisleri dönüş yolları üzerinde bulunan bütün köprüleri havaya uçurdular... Türk idaresine ancak; 'Dersim’de jandarma bulundurulmaması, yeni köprülerin inşa edilmemesi, bölgede yeni bir idari gücün ihdas edilmemesi, silahlarının ellerinden alınmaması, vergilerin hükümetle kendi aralarında yapılacak müzakerelerde elde edilecek sonuçlara göre ödemelerine izin verilmesi şartlarıyla itaat edeceklerini bildirdiler.” 

Görüldüğü gibi Dersim derebeyleri, Cumhuriyet’in önünde isyanı bastırmaktan başka bir seçenek bırakmadılar. 1935’te Tunceli kanunu çıkarıldı ise de uygulama 1937’de başladı. Genelkurmay'ın üç dilde ((Kürtçe, Osmanlıca, Türkçe) hazırlanmış bildirileri ile bir kez daha Cumhuriyet'i tanımaya çağrıldılar.

Tenkil hareketinin ilk evresi 12 Mayıs 1937’de başlayıp 10 Eylül 1937’de Seyit Rıza ve iki arkadaşının teslim olması ile son buldu. Bu evrede isyancılardan 7,728 silah toplandı. İsyancılar ise karakol basıp asker öldürmeye devam ettiler. 2. evrede (1938) geniş kapsamlı bir tarama ve nakil işlemi başlatıldı. Devlete itaat edenlere ise toprak ve tapu dağıtıldı. Yol, köprü, kışla,okul, hükümet konakları, karakol, subay ve memur evleri yapımına hız verildi. Buralarda iş bulup ilk kez para kazanan Dersimliler de ağalık düzeninden çözülmeye başladı. 16 Eylül 1938’de 3. evresi tamamlanan operasyon aşiret reisliğine, seyitlik ve ağalık sistemine Tunceli yöresinde ağır bir darbe indirdi. Tunceli halkının yaşananlara en açık tepkisi yapılan seçimlerde Cumhuriyet yanlısı parti ve kişilere verdikleri oylarına yansıdı. Marabalıktan yurttaşlığa geçmenin sonuçlarını yaşayarak öğrendi.

BUGÜNÜN DERSIM YALANLARI

Türk tarihi ile yüzleşmek ya da Türk tarihinin hakkından gelmek...

Bu cümleye dikkat! Bugün Cumhuriyet’e ve kurucularına dönük saldırıların kilit cümlesi budur. Bu cümle Şerafettin Halis’lerden önce ABD’nin CIA İstasyon Şefi Graham Fuller’lerin, Avrupa Birliği Türkiye temsilcisi Karen Fogg’ların cümlesidir. Avrupa Parlamentosu’nda Dersim kurultayı toplayanlar, bu cümleleri söyleme görevini oralardan almışlardır. Bakın I. Dersim Kurultayı’na katılan Prof. Mönch’ün söylediklerine: “Atatürk ve dönemin bakanlar kurulu üyeleri üst düzey askeri yetkililer, bugün yaşıyor olsalardı savaş suçlusu olarak yargılanırlardı.” 14.11.2008. 

Biraz daha geriye gidelim. AB temsilcisi Karen Fogg asıl hedefi ifade ediyor: “Ne AB ne ABD, T’ye (Türkiye) kendi tarihinin hakkından gelmekte nasıl yardım edebilecekleri konusunda ipucuna sahip.” Şimdi o ipucu bulunmuştur: Ortaçağ yaşamına ait etnik ve dinsel kimlikler ulusal kimliğin önüne çıkarılmakta böylece ulusun, Cumhuriyet'i ile bağlarını koparma yolunda bilinçler bulandırılmaktadır. Zaten Karen Fogg da Batı emperyalizminin yeni hedefini açıkça söylüyor: “(...) Kendi milli kafa yapıları ötesinde yeni kimlikler ve sadakatlar benimseyecek ve Avrupalı gibi düşünmeyi ve anlamayı öğrenecekler.” Bu yeni sadakatta “Kürt” demek yetmiyor, “Alevi” denmeye başlıyor. 19 Kasım 2009’da yine AB Parlamentosu’ndaki kurultayın adı “Dersim 37-38 Aleviler-yaşananlar-devletin rolü”ne dönüştürülüyor.

Sonuç bildirgesi ise: “1937-38’de Dersim’de uygulananlar jenosittir; devlet özür dileyerek bir yüzleşme sürecini başlatmalıdır” cümlesi ile yeni hedefi, yeni ödevi belirliyor. Oysa gerçeği en açık biçimde Abdullah Öcalan, Türkiye’ye getirildiğinde yapılan sorgusunda ifade ediyor: “Şeyh Sait İsyanı’nda İngilizlerin, Seyit Rıza İsyanı’nda ise Fransızların parmağı vardır. Bugün de PKK’yı ABD ve AB kullanıyor.” Nitekim Şeyh Sait İsyanı genç Cumhuriyet’in Kerkük’ü yitirmesi ve Kerkük’ün İngiliz denetimine girmesine yol açmıştır. Bugün de emperyalizme Büyük Ortadoğu Projesi’ni mümkün kılacak bir ayrışma ve bölünme gereklidir. Bunun için her yalan mubahtır. Kılavuzu emperyalizm olanların da payına bu yalanlarla ülkeye ihanetten başka bir şey düşmüyor.

Bugün can alıcı soru şudur: Derebeylik -seyitlik- düzeni mi, Cumhuriyet düzeni mi? Dersim halkı maraba mı kalsaydı, yurttaş mı olsaydı? Dersim halkı, tüm yaşadıklarından sonra oylarıyla tepkisini ve tercihini ifade etmiş olmadı mı? Ağalık düzeninin halka yaşattığı acıların öteki adı olan Dersim, artık Tunceli’dir ve insanlarımız şeyhlerin, ağaların zulmünden sonsuza değin kurtulmuştur. Cumhuriyet’in Tunceli’si de ulusumuz da emperyalizmin bölücü oyunlarına izin vermeyecektir.