İstiklal ve hürriyet, medeniyet inşasının vazgeçilmez unsurlarıdır. Tarihte özgürlüğünü ve bağımsızlığını yitirmiş bir milletin medeniyet inşa ettiği görülmemiştir. Zihin ve ruh dünyaları, estetik tasavvurları, şehirleri, ekonomi kaynakları ve eğitim sistemleri sömürgeleştirilen milletler, kendi medeniyetlerine yabancılaşır ve yok olmaya yüz tutarlar.

Bağımsızlık ve medeniyet arasındaki ilişkiye dair bu tespiti şimdilik bir kenara bırakıp başka bir bahse geçelim.

İBRAHİM KALIN NE DEDİ?

İbrahim Kalın’ın “Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikayeleri anlatıldı. Artık kendi hikayemizi yazma zamanıdır” sözleri tartışmalara yol açtı. Aydınlık’ta yayınlanan iki yazı Kalın’ın Cumhuriyet Devrimlerini ve Atatürk’ü hedef aldığını iddia etti. Ardından, Serhan Bolluk’un aksi istikametteki yazısı geldi. Bolluk, yazısında modernleşmeci/Batıcı ve millici iki çizginin yüz elli yıllık mücadelesinden hareketle, Kalın’ın milli çizgide durduğunu söyledi, “madem ki milliciyiz tabii ki kendi hikayemizi yazacağız” dedi. Kalın da bir TV programında kendisine yöneltilen soruyu benzer bir biçimde yanıtladı. “Sözlerim Cumhuriyet’e yönelik değil, bize dayatılan Avrupa merkezci ve oryantalist modernleşme anlayışını kast ediyorum” dedi.

Kalın’ın bizzat açıklamasına rağmen bazı “muhalif” çevreleri ikna edemediğini görüyoruz. Düşünce hayatımızın sıkça düşülen bir hatası ile karşı karşıyayız. Beyanı esas almayıp niyeti keşfetme gayreti ile pusulamızı şaşırıyoruz. Siyasi bir figürün sözlerini, belirli bir bağlama yerleştirerek anlamlandırma çabası tabii ki önemlidir. Ancak ortada o kişinin somut beyanları, eylemleri -ve daha ötesi yazılmış eserleri- varken hala niyet falcılığı yapmak, gönlümüzü tatmin edecek anlamın peşinde koşmak bizi feci şekilde yanıltır.

KALIN’IN DÜŞÜNCESİ VE ELEŞTİRİSİ

Kalın'ın çevirileri dışında, her biri gayet hacimli sekiz telif eseri var. Bunların çoğunluğu Doğu-Batı ilişkileri üzerine. Benim de çalıştığım bir alan olması sebebi ile uzun süredir Kalın'ı takip ediyorum. Kalın’ın akademik külliyatını bir cümle ile özetleyin deseler: “Ayakları memleketimize basan evrensel bir medeniyet algısı inşa etmeye, sadece bizim değil tüm Doğu’nun 'bağımsızlığına' gidecek barışçıl bir senteze ulaşmaya çalışmaktadır” derim.

Öncelikle, Türk düşüncesine çok önemli bir katkıda bulunduğunu düşündüğüm Kalın’a, sırf siyasi unvanı sebebi ile böylesine haksız ithamların yöneltilmesini talihsizlik olarak gördüğümü söylemeliyim. Evet, benim okuduğum Kalın, bir bütün olarak Türk modernleşmesine karşı eleştireldir, ama bu yıkıcı bir eleştiri değildir. Üstelik eleştirel olarak ele aldığı dönem Tanzimat’ı da, Sultan Abdulhamit’i de, CHP dönemini de, DP dönemini de ve hatta yakın dönem İslamcı düşünce akımlarını da içerir.

Kalın, çalışmalarında medeniliğin sadece Batı’ya mahsus bir şey olmadığını izaha çalışıyor. Bunu yaparken de görüşlerini kültürümüzün varlık, akıl ve erdem gibi alanlardaki birikimine yaslıyor. Bunun üzerine tabii ki yakın tarihimizin bir eleştirisi de geliyor. Gelmemesi mümkün mü? Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu sorunları son yüz elli, iki yüz yıllık fikri çatışmalarımızdan, gerilimlerimizden koparabilir miyiz?

Ancak Kalın’ın eleştirisini geçmişte bir siyasi mevzi tutarak yaptığını sanmak bizi aldatır. Kalın, yakın tarihin olaylarını ele alırken siyaseti değil, kendi bilimsel metoduna sadakati önceliyor. Evet, yaklaşımlarında yer yer post-modernciliğin bazı peşin hükümlerinin etkisi görülüyor, ancak son tahlilde, Doğu ile Batı arasındaki hattı izaha dair yaptığı her teşebbüs, buralı olmak, yerli olmak, milli olmak gibi bir kaygı taşıyor.

MODERNLEŞME MACERAMIZA NASIL BAKACAĞIZ?

Kalın’ın eleştirel tezine göre Türkiye'deki hiç bir düşünce akımı (Kemalizm, solculuk, sağcılık, liberalizm ve İslamcılık), devlet, millet, vatan, batı, modernleşme, gelenek vb. konularda kendini Türk modernleşmesinin buhran ve bulanıklıklarından kurtaramamıştır.

Peyami Safa’dan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Cemil Meriç’ten, Kemal Tahir’e ve Attila İlhan’a kadar onca Türk aydınının meselesi de bu değil miydi? Batı ve Doğu arasında haysiyetli bir yer sahibi olabilmemizin yollarını ararken hep “yaptığımız hataları”, çelişkilerimizi, bocalamalarımızı anlatmadılar mı?

Tersinden bakalım, şayet 150 yıllık modernleşme tarihimizde hiçbir sorun yoksa, modernleşmeyi çok doğru bir yerden algıladı ve uyguladı isek o zaman bugünkü halimizi nasıl izah edeceğiz?

Bakın, şehirlerimiz gecekonduların toplamı ile beton kulelerin bir karışımıdır. Eskiye dair her şey, her eser hoyratça yok edilmiştir. Türkiye’nin milli müziği ihmal edilmiştir. Plastik sanatlarımız, gösteri sanatlarımız ancak bir taklit düzeyindedir. Bilimsel yaklaşım, eleştirel düşünce kadük kalmıştır. Türkiye maalesef kültür üretemeyen bir ülkedir. Gençlerimiz Netflix vb. yabancı kültür saldırıları karşısında korunmasızdır…

Tüm kültür ve düşünce dünyamız, adeta ‘olamadığımız Batı’ ile ‘geri dönemediğimiz gelenek’ arasında bir yerde asılı kalmıştır. Bu vahim tablonun sebebini tek başına bir siyasi iktidarda ya da belirli bir tarihsel dönemde ararsanız yanılırsınız. Tarihimiz bir bütündür, ve aynı vatanda aynı millet olarak yaşamaya devam ettiğimize göre, kopuşları ile beraber bir süreklilik arz eder. Öyle ise bunların geneli Türkiye’nin modernleşme macerasının doğurduğu buhranla ilgilidir. Tüm sosyolojisi ve tarihi ile bu buhranı merkeze alan düşünürlerimize milli deyip, Kalın’a gayrı-milli muamelesi yapmak ciddi bir haksızlıktır.

DİĞER BOYUT: KALIN’IN SİYASİ POZİSYONU

Bu süreçte Kalın’a yöneltilen eleştirilerin tamamı onun siyasi pozisyonu ile ilgili. Bu yazılar içinde Soner Yalçın’ınki özellikle ilginç. Yalçın, uzun uzun Çin’i anlattığı yazısını “iktidar bürokratı ideolojiyi tartışma konusu yapmamalıdır, onun yapacağı Türk ekonomisinin Batı karşısında bu derece kırılgan olmasına fantastik değil, gerçekçi yanıtlar vermesidir” diyerek bitiriyor.

Tartışmalı komplo teorisi kitapları ile tanıdığımız Yalçın’ın aslen bir düşünce adamı olan İbrahim Kalın’a “sen iktidar bürokratısın haddini bil” diyerek ayar vermeye kalkması gerçekten tuhaf. Ama asıl önemli olan, Kalın’a yönelik eleştirisi ile onun siyasi pozisyonu arasında kurduğu net ilişki. Bu tavır, siyasette safların nasıl oluştuğuna dair önemli bir gösterge. Çünkü bugün, Çin ya da başka bir memleketin kalkınma serüveninden daha önemli bir konumuz var: Türkiye’nin milli bir çizgide emperyalizme direnme kabiliyeti ve iradesi. İşte İbrahim Kalın da misal, Mavi Vatan’da, Libya’da, terörle mücadelede ortaya çıkan o iradenin bir parçası. Dolayısı ile Kalın’ın sözlerine siyasi bir bağlam arıyorsak buralara bakmamız gerekir. Türkiye’nin emperyalizme karşı savaşından rahatsızlık duyanlar ya da bağımsızlaşmanın sonuçlarından “korkanlar” tabii ki Kalın’ın karşısına geçecektir.

Şimdi izninizle, bu yazının başındaki paragrafa geri dönmek istiyorum. O cümlelerin altında Attila İlhan, Kemal Tahir ya da haddim olmayarak, ben fakirin imzası olsa kimselerin yadırgamayacağını biliyorum. Oysa, hürriyet ve istiklal olmadan var olmanın mümkün olmadığını söyleyen bu satırlar, İbrahim Kalın’a aittir. Tıpkı tartışma konusu olan mesajdaki gibi söylenen söze değil de alttaki imzaya bakarak değerlendirme yapmak bizi yanıltır.

Bizim meselemiz Türkiye’nin hürriyet ve istiklal kavgasıdır. Bugünkü yerimiz de kavganın tam göbeği olduğuna göre, Kalın’ın meselesi de bizim meselemizdir, Türkiye’nin meselesidir.


Gaffar Yakınca

Aydınlık