Kısa yanıt: Çünkü onlar da bize muhtaç.

Uzun yanıt:

29 Ekim’de Cumhuriyetimiz’in 97. Yılını kutlayacağız.

Biraz daha geri gidersek, 1908 (2.Meşrutiyet) Devrimi’ni baz alırsak, son 118 yılda nasıl bir morfolojik değişimler kaleydoskopuna girdiğimizi görür şaşarız.

Hatta son 18 yılda bile renkten renge boyandık diyebiliriz.

3 kıtaya yayılmış Osmanlı, bir-denizci olamadığı için, iki-Avrupa tarafından hep Rusya ile savaştırıldığı için battı.

Sanayileşememek, koloniler kuramamak da, neticede denizci olamamanın doğal bir sonucuydu.

İleri gidemiyorsanız, gerilersiniz.

İşte bu yüzden milyonlarca kilometre kare toprak kaybeden Osmanlı, son olarak da donanmasını Haliç’e hapsedince, koca bir karkas gibi, çakallar, sırtlanlar ve aslanlar tarafından parçalandı.

Son lokmalar da yutulacaktı ki...

Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası ve cesareti sayesinde çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Atatürk’ün Anadolu’yu kurtarmasında önemli bir formülü vardı.

Aynı Çinli stratejist Sun Tzu gibi düşmanın zayıf noktalarını belirledi, eski düşmanlardan dost edindi ve gerektiğinde hamleyi yapmaktan asla çekinmedi.

Atatürk, İngiltere İmparatorluğu’nun birinci dünya savaşından perişan vaziyette çıktığını çok iyi saptamıştı. Hakeza Fransa ve İtalya’nın da aynı durumda olduğunu iyi biliyordu. 

Rus Çarlığı da bizim Çanakkale destanımız (Atatürk) sayesinde Bolşevik devrimiyle yıkılmasaydı, Türk Devrimi kolay kolay başarıya ulaşamazdı.

İnebolu’dan gelen silahlar olmaz, Kafkas Seddi kurulur, Karadeniz ve Boğazları da kaybederdik.

Neyse uzatmayayım.

Türkiye’yi yemek isteyen çakal, sırtlan ve aslanlar, Lozan’dan sonra da ajandalarını sürdürdü.

Atatürk’ü yenemediler ama belki de erken ölümünde rol oynadılar!?

Atatürk sonrasında, ülkeyi zayıf karakterli yönetimler sayesinde yıprattılar.

Gelen gideni hep arattı.

RUS (ASYA) DÜŞMANLIĞI NATO İLE CANLANDI

Ama şurası kesin ki, Türkiye’nin bugün geldiği yerde en önemli dönüm noktası Menderes Hükümeti’nce NATO’ya üye olunmasıydı.

Bu olay, Atatürk’ün “Batıyla asla ittifak yapmayın, SSCB ile aranızı asla bozmayın” vasiyetinin alenen çiğnenmesi, Devrimci, Bağımsız, Atatürk Türkiyesi’nin tarihe gömülmesinin katalizörü olmuştur.

Yeni ortaya çıkan önemli bir belge bunu net biçimde ortaya koyuyor.

1951 sonunda Ankara’daki Sovyet Büyükelçiliği’nden Moskova’ya gönderilen bir rapordur bu.

Bu önemli raporu, Rus Tarihçi Marina Datsişina buldu ve ‘Rusya ve Doğu Avrupa Tarih Araştırmaları Dergisi’nde makale olarak yayımladı.

Asianewstr.com sitesinden Hazal Yalın da makaleyi bize kazandırdı.

Rapor özetle, 1951 itibarıyla Türkiye’nin dış siyasetinde bağımsızlığını kaybettiğini vurguluyor.

Makaleden alıntılıyorum:

“Rapor, Moskova’ya ulaştıktan sonra derhal “sekizler” denen ve Sovyet Hükümeti’nin esas karar alıcıları durumunda bulunan şu kişilere, 3 Mart 1952 itibariyle dağıtıldı: Stalin, Molotov, Malenkov, Beriya, Mikoyan, Kaganoviç, Bulganin, Kruşçev. (İlginç bir zamanlama, çünkü rapor yazıldıktan ve gönderildikten sonra 18 Şubat 1952’de Türkiye NATO’ya resmen üye oldu.HV).

Türkiye-ABD ilişkilerinin 1951 yılı boyunca gelişimi, Türkiye’nin, Amerika Birleşik Devletleri’ne siyasi ve iktisadi hayatın bütün alanlarında bağımlılığını daha da güçlendirme yolunda devam etti.(...)

Amerikan ‘yardımı’ ekonomik gelişmeye değil Türkiye’nin militarizasyonuna, askeri bir köprübaşına ve Amerikan tekelleri için bir tarım ve hammadde kaynağı haline gelmesine yönelik.

(...)Türkiye Hükümeti dış siyasetinde ABD Dışişleri’nin talimatlarını yerine getirmeye devam ediyor. Türkiye, Kore’deki Amerikan saldırganlığına katılıyor. BM’deki Türkiye temsilcileri Amerikan-Britanya bloğunun diğer ülkelerinin temsilcileriyle birlikte, Çin Halk Cumhuriyeti’ni “saldırganlıkla” suçlayan Amerikan tasarısına oy verdiler; BM’deki Türkiye temsilcisi Selim Sarper de demokratik Çin’e karşı yaptırım komisyonunun başkanı oldu.”

Epeyce uzun olan rapor özetle, Türkiye’nin ABD’nin Asya’daki ileri karakolu haline geldiğini, kurulması planlanan Amerikan üsleriyle stratejik olarak bağımlı hale düştüğünü ve kendi çıkarları doğrultusunda karar almakta zorlandığını anlatıyor.

Amerikalıların, Rus ve Sol düşmanı Turancılığı da kendileri için desteklenmesi gereken bir siyasi tutum olarak öne çıkardığı da raporda dikkati çeken önemli unsurlardan.

Ancak Sovyet diplomatlar, 1947’den itibaren CHP içinden de anti Sovyet ve Amerikancı yönelimlerin olduğuna dikkati çekiyor raporda.

Makaleden devam ediyorum: “Açıkça görüyoruz ki, Sovyet büyükelçiliği, bizde 1960’lardan sonra uzun bir süre baskın hale gelecek olan popüler sol tarih yazımının tersine, Türkiye’nin sömürgeleşmesi sürecini hiç de sadece DP’ye bağlamıyor. Elçilik istatistikleri bize, bunun hiç değilse iktisadi veçhesini 1947’den, yani CHP yönetiminden başlattıklarını açıkça gösteriyor. (Atatürk sonrası) CHP’nin, çok büyük ölçüde kendi eseri olan dış siyasetin yürütülmesinde DP hükümetine açık ve koşulsuz destek verdiğini de görüyoruz. CHP, temel tehditler olarak irtica ve komünizmi gördüğünü ifade ediyor; oysa “komünizme karşı din” siyasetini de CHP’nin 1947 kurultayına dayandırmak mümkün. Dolayısıyla sadece DP’nin değil en azından 1930’ların sonlarından itibaren CHP’nin de bütün dokusunu antikomünizm tayin ediyor ve bu amaçla her şey mubah sayılıyor.”

Tabii bu tabloda suç sadece Türkiye’nin değildi.

Batı ile anlaşan sadece İnönü değil, Yalta Konferansı’ndaki Stalin’di de.

25 milyonluk insan kaybı ile İkinci Dünya Savaşı’nın asıl kazananı olan Stalin, ABD ve İngiltere’ye güvenmesinin bedelini, fazlasıyla ihtiyaç duyduğu Türkiye’yi kaybederek ödedi.

Amerika, Demokrat Partili toprak ağalarının yanı sıra, Turancılar ve Batıcı CHP’li liberalleri de Anti-Komünizm cephesinde birleştirerek, ve ilerleyen yıllarda siyasal İslamcıları da bunlara ekleyerek, SSCB – Türkiye işbirliğini engelledi.

Oysa çıkarlarımız çoğu zaman Sovyetlerle işbirliğini gerektiriyordu.

İlginç bir not...

Türkiye’nin pragmatist sağcıları dönemsel olarak bu işbirliğinden de geri durmamıştı. 

2005’te TRT’deki bir haber programı için 9 gün boyunca kaldığım Moskova’da, ünlü Rus tarihçi Mihail Meyer bana ilginç bir soru sormuştu: “Sence Türkiye ile Sovyetler Birliği, Atatürk’ten sonra en çok kimin zamanında işbirliği yaptı?”

Ben de hemen otomatik olarak, “Ecevit” yanıtını verdim.

Gülerek “Hayır” dedi, “En çok işbirliği Süleyman Demirel zamanında yapılmıştır. 1967 anlaşmasıyla Aliağa petrol rafinerisi, Seydişehir Alüminyum, İskenderun Demir Çelik, Oymapınar Barajı, Bandırma Sülfürik asit, Artvin Lif levha fabrikasını yaptılar, karşılığı ise meyve sebze ve tarım ürünleriyle ödendi” dedi.

Çünkü Sovyetler’in Türkiye’ye ihtiyacı vardı.

Atlantik kuşatmasını yararak sıcak denizlere inmesi için Türkiye çok önemliydi.

Bunun için çok dikkatli davrandılar, Ankara-Washington ilişkilerinin bozulduğu anlarda hemen dost eli uzatarak fırsatı kullanmak istediler.

Sovyetler’in çöküşü sonrası bir süre tökezleyen ve sonrasında Putin sayesinde toparlanan Rusya da aynı siyaseti benimsedi.

Batıdan tehdit alan Moskova, Batıdan sürekli kazık yiyen Ankara’ya elini uzattı.

Oraya da geleceğim.

İRAN - TÜRKİYE DOSTLUĞU

Türkiye’nin doğu komşusu İran, bir bakıma Turan coğrafyasının da önemli bir parçasıdır.

Türklerin tarih boyunca kurduğu devletlerin pek çoğu oradadır.

Orta Asya’daki ortaçağ, aslında kayıp bir aydınlanma çağıdır.

İbni Sina, Biruni, Farabi, Maturidi, Harezmi, Mevlana, Razi, Hayyam, İbn Rüşt ve daha pek çoğunu sayabilirim. 

Çünkü bugün Batılıların İslam Uygarlığı dediği dönem, Araplardan çok daha fazla Türk ve İranlıların rol oynadığı bir zaman aralığıdır. Araplar, daha çok, bilime ve sanata önem veren dönemi bitirmekte başrol oynayan Gazali isimli bir İranlıyı takip etmek suretiyle karanlık çağların başlangıcına destek vermiştir.

Türkler için Semerkant, Buhara, Tebriz, İsfahan, Belh, Merv, Nişabur ve tüm Horasan coğrafyası tıpkı Altaylardan Urallara kadar olan bölge gibi veya Sibirya gibi ata vatandır.    

İslam’ın yayılmasından çok önce Persler de tüm Anadolu’daydılar.

En batıdaki Datça’yı Knidoslulardan almak için geldiler ve en son orayı da ele geçirdiler.

İran ve Turan kardeştir.

1639’dan beri savaşmadık. 

Büyük Atatürk, Türkiye’yi ziyaret eden İran Şahı onuruna Türksoy Operası bile yazdırmıştır.

Ancak Türkiye NATO’ya girdikten sonra işler değişmeye başladı.

Ulusalcı Musaddık’a İngiliz darbesi ve daha sonra ilginç biçimde gelişen Humeyni devrimi bunun sonuçları olarak sayılabilir.  

Bizim Amerikancı Turancılar, oradaki Azeri Türklerini fişteklemeye çalışırken, Tahran rejimi de zaman zaman terör örgütü PKK ve Ermenistan’a destek verdi.

Ancak İran da, Türkiye ve Rusya gibi köklü devlet geleneğine sahip olan bir ülke olarak, çoğu kritik anda dostluk elini uzattı.

Çünkü...

İran’ın da düşmanı Türkiye’ninki gibi Batı.

Atlantik kuşağı, başta Amerika ve İsrail olmak üzere Batı Asya’yı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tasarlamak istiyor.

Sınırları, Türkiye, İran, Irak, Suriye’yi kapsayan kukla Kürt Devleti için uğraşmaktan vazgeçmiyorlar.

Sevr haritasını yeniden canlandırmayı, Filistin coğrafyası başta olmak üzere Sykes Picot sınırlarını ‘sonsuz savaşlar’ temalı olarak yeniden çizmeyi hedefliyorlar.

Bunun pek de gizli bir şey olmadığı aşikar.   

Türkiye, Rusya ve İran ne zaman bir araya gelse planları akamete uğruyor.

Mesela Suriye’de Astana Üçlüsü olarak Türkiye-İran ve Rusya iradesi ortaya çıktığında dizlerini dövdüler, Suriye’de hezimete uğradılar.

Hemen nifak operasyonlarına başladılar.

Türkiye’yi İdlib’de, Libya’da, Karabağ’da Rusya ve İran ile karşı karşıya getirmek istediler.

Epey de mesafe aldılar.

İran ne zaman yalnız kalsa, ABD’den darbe yedi.

Kasım Süleymani’yi kaybetti, Suriye’de geriledi.

Amerika her hamlesiyle Astana üçlüsünün arasını açmak için çalışıyor.

Çünkü Washington’daki düşünen kafalar, Rusya, Türkiye ve İran’ın birbirlerine ne kadar ihtiyacı olduğunu belki de bu üç ülkenin başkentlerinden daha iyi biliyor.  

İşin ilginci, Rusya ve İran’da da bizdeki gibi sahte milliyetçiler var.

Çıkarlarının Batı ile işbirliğinden geçtiğini savunuyorlar.

Rusya’daki batıcı liberaller, son Ermenistan – Azerbaycan çatışmalarında hemen Erivan’ın yanında saf tuttu. İran’daki bazı mezhepçiler de aynı şekilde.

Ancak resmi açıklamalara bakınca işin öyle olmadığını gördük.

Putin, Türkiye ile arasını açmak için resmen Amerikan uşaklığı yapan Sorosçu Paşinyan’ı ortada bırakarak intikamını aldı.

Moskova resmen, Türkiye’nin Azerbaycan’ın yanında olmasının, kendilerinin de Ermenistan’ı destekledikleri anlamına gelmeyeceğini bildirdi.

İran Hükümet Sözcüsü Rebii, "İran'ın, Azerbaycan'ın toprak bütünlüğünün tanınması ve buna uyulması konusundaki tutumu oldukça açıktır. İran, uluslararası hukuk ve BM kararları çerçevesindeki bu meşru hakkı defalarca vurgulamıştır" dedi.

Türkiye’nin, Irak ve Suriye’deki Türkmen kardeşlerini, Rusya’daki Tatarları ve diğer soydaşlarını, can Azerbaycan’ı, İran’daki Azeri Türklerini, Kıbrıslı Türkleri, ata yurdundaki Uygurları korumasının yegane yolu, Atatürk’ün vasiyetini yeniden hayata geçirmektir.

Batının sömürgeci, hegemon yaklaşımını reddeden...

Rusya, İran, Irak, Suriye, Pakistan, Çin ve diğerleriyle ile dostluk siyasetidir bu.  

Tarz olarak Batılı bir profil çizdiği halde, “Biz Asyai bir milletiz” diyen Atatürk, geleceği görüyordu:

“Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları, şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelmiş olarak gerçekleşecektir. Bu milletler, bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen, bunları yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı alacaktır.”

Emperyalistler, geldikleri noktada ana rahimleri olan kapitalizmin çöküşünü görüyor ve bu çöküşü dünyanın çöküşü gibi gösteriyor.

Yani küresel ısınma, Covid 19, nükleer felaketlerin insanlığın sonunu getireceği tezini işliyorlar.

Çünkü ezilen milletlerin kalkınması, onların hegemonyasını sona erdirecek.

Mazlum milletlerin ütopyası, emperyalistlerin distopyası.

Atatürk bize 1933’ten sesleniyor, “enseyi karartmayın, çok çalışın ve işbirliğinizi bozmayın”.

Bunu beceremeyen AKP pek yakında gidici, görünüşe göre becermeye niyeti olmayan CHP de gelici değil.

Becerek olanı Türk halkı bulacak.   

Biliyorum uzun cevap biraz uzun oldu, ama bence iyi de oldu.     

 

KAYNAKLAR:

https://asianewstr.com/sscb-ankara-buyukelciliginin-1951-yillik-raporu-turkiye-dis-siyasette-bagimsizligini-kaybetti/

“Kayıp Aydınlanma & Orta Asya'nın Altın Çağı”- (688 sayfa) Kronik Kitap - S. Frederick Starr

M.K. Atatürk’ün 1933’te Mısır Büyükelçisi’ne söyledikleri. (Dünya Gazetesi 20.12.1954)