Özgür Bursalı-Vatan Partisi Genel Sekreteri

Atatürk’ün koyduğu, “çağdaş uygarlığın önünde olmak” hedefi, Batıcılık tartışmalarında en çok kullanılan ve yine en çok ters yüz edilen cümledir. Ertuğrul Özkök tipi aydınlar bunu tamamen Batı’ya ulaşma, her zaman ve her şartta Batı’ya sadık kalma olarak yorumlamıştır. Oysa “çağdaş uygarlığın önünde olmak” hedefi, rotayı Batı’ya bağlamak anlamına gelmiyordu. Bu formül, Kemalist Devrim’in sürekli hareket halinde olan, yenileşen, gelişen, devrimci çizgisini ifade ediyor. CHP’nin 1935 yılındaki 4. Büyük Kongresi’ndeki “arasız devrimler” vurgusunu da bu bağlamda okuyabiliriz. Çağdaş uygarlık düzeyi formülü, bu açıdan sürekli devrimciliğe mahkûm bir hedeftir. Çünkü çağdaş uygarlık sabit değil, karşıtıyla çarpışan, değişen ve gelişendir. Dünün uygarlık düzeyiyle bugünkü aynı değil. Dolayısıyla Türkiye’ye tespit edilen amaç da her gün yenileniyor, gelişiyor. Demek ki çağdaş uygarlık zamanın içinde değişen bir içeriğe sahip, tarihsel bir kavramdır. 

RÖNESANS’TA MODA: ARAP SARIĞI

10. Yüzyıl’da çağdaş uygarlık, İslam uygarlığıydı, yani Arap uygarlığı. Halkı Müslüman olmaya başlayan Saltuk Buğra Han da Müslüman oldu. Ama gerici olmadı, çağdaş uygarlık yolunu, hatta o uygarlığın içinde öncü konumunu seçti.(1) Ticaret yollarının denetimi, kervanların güvenliği, can güvenliği, mal güvenliği o uygarlığın içinde gelişti. Avrupa Rönesans’ında moda Arap sarığı sarmaktı. Bugün Batı sarhoşluğuyla hor görülen Arap milleti, o dönem uygarlığın lokomotifiydi, itici gücüydü. 16. yüzyıldan sonra çağdaş uygarlık bayrağını Batı devraldı. Hollanda, İspanya, İtalya, İngiltere ve Fransa’daki devrimlerle kapitalist uygarlık yükseldi, çağ değişti. 

'GERİCİ AVRUPA İLERİCİ ASYA'

Mazlumlar Dünyasının uyanışı ve milli demokratik devrimler çağının başlamasıyla da yeni bir uygarlık yükselmeye başladı. Türkiye bu uygarlığın Asya’da öncüsü oldu. Çağdaş Uygarlık, Atatürk zamanında da Batı değildi. O yüzden Atatürk Asya’da mevzilendi ve “tek dişi kalmış canavarla” savaştı.

1900’lerin başında herkes Avrupa’nın teknolojisine, makinalarına, zenginliğine hayran olurken, Lenin “Gerici Avrupa İlerici Asya” tespitini yapıyordu. Bu tahlil de çağdaş uygarlığın yeni rotasını gösteren en önemli sözlerdendir. Devrimlerin odağının Asya’ya kaydığını görmüştür. Böylece yalnız devrimler değil, uygarlık birikimi de yeniden Asya toprağında çiçek açmaya başlamıştır.

YIRTILAN MEDENİYETİN ÇIKMAZI

Bugün çağdaş uygarlığın temsilcisi, yükselen Asya uygarlığıdır. Ekonomi, ticaret, güvenlik, kültür hayatı, adil ve insancıl yaklaşım bugün Asya’da soluk almaktadır. Kemalist Devrim’i donduran ve taşlaştıran anlayış içinden, çağdaş uygarlık düzeyinin sonsuza dek Batı’ya mâl edilmesi manidardır. Tek dişi kalmış canavar, Batı uygarlığının yeni adıdır ve onu her anlamda çürütmektedir. Atlantik Medeniyeti yırtılmaktadır, boğulmaktadır. Çünkü boğulan insanlıktır. Sistem tükenmiştir ve pantolonlar yırtılmıştır. Yırtılan zahirde pantolondur ancak gerçekte vicdandır, insanlıktır. O yırtıktan uğursuz olan her şey girmeye başlamıştır. 

Batı programının temsilcileri de, Avrupa’nın çürümüşlüğünde erimektedirler. Son olarak bağımsızlığını savaşarak kazanan Afganistan halkının, Doğu’nun ve Doğu’ya ait olanın aşağılanması, hatta Latin Amerika ve Afrika’daki devrimlerin bir türlü sindirilememesi, Batı programına stratejik bağlılıktandır. Hepsi, Türkiye’yi Atlantik kampında tutma çabasının bir ürünüdür. Sözde Atatürkçülerin en büyük hastalıklarındandır.

Atatürk’ün 6 Mart 1922 yılında yaptığı bir konuşmada sınırsız ve kuralsız Batıcılığa yaklaşımı belirleyicidir ve kimlik beyanıdır: “Doğuyla Batının birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki, bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez.”

'MEDENİ DÜNYANIN IŞIKLARI'

Türkiye’de Biden’dan daha Biden’cı olanlar, ABD’nin Afganistan’dan kovulmasını bir türlü hazmedemiyorlar. Ekranlar, gazete köşeleri, 20 yıldır ABD’nin Afgan halkına yaptığı iyiliklerle dolu! NATO varken çocuklar okula gidiyor, Amerikan askeri Kabil’yden müzik serbest, işgal sürerken insanlar mutlu, bol kazançlı! 

Bir kez bağımsızlıktan vazgeçilince, emperyalist haydutların türlü zalimliklerini görmeyi bir kenara bırakalım, nefes almalarını dahi ABD’ye borçlu hissediyorlar. Gazeteci İsmail Saymaz, Afganistan’ın bağımsızlığını elde ettiği gün “Medeni Dünya Afganistan’da ışıkları söndürüp gitti” diye yazıyordu. Öyle ya, çünkü ABD “medeni dünya”. Maazallah ışıkları söndürür giderse, Afganistan yine karanlığa gömülür! Oysa bir ay önce Medeni Dünyanın Medeni Askerleri Afgan kadınlarına tecavüz ediyordu! 

Neyse ki ışıklar söndü, uçaklar kalktı. “Medeni dünya” ya da “Yırtılan Medeniyet” yetenekli köpeklerini uçaklarda cam kenarı koltuklarda götürürken, yıllardır “ışıttığı” Afganları uçak kanatlarında ya da tekerleklerinde dahi tutmadı.

Bugün Afgan halkına ve Taliban’a karşı hararetle ABD’yi savunanların kökleri de İstiklal Mücadelemizde tecrübe edilmiştir.

ATATÜRK’ÜN MANDAYLA MÜCADELESİ

Samsun’a çıkışla birlikte Ankara’da milli bir hükümet kurma kararının fiili adımları da Atatürk’ün Batı ile mücadelesinin boyutlarını çarpıcı olarak gösterir. O dönem mücadele içinde olanlar da dahil olmak üzere mandaterlik tartışmaları sürecin ruhunu ortaya koymaktadır. O dönem bazı milliciler içinde bağımsızlık anlayışı da mandayı savunmak anlamına geliyordu. İngiltere’nin ülkeyi parçalamasındansa, Amerikan mandasını kabul edenlerden, yabancı sermaye egemenliğinde bir bağımsızlık modeli önerenlere kadar çeşitlilik söz konusuydu. İsmail Hami Danişmend, “belirttiğim koşullar içerisinde kabul edilecek bir manda, Osmanlı Devleti’nin devletlerarası hukukta şimdiye kadar var olan mevkiinden daha elverişli bir durum yaratacaktır” diyerek övgüler düzer.(2) İşte Tanzimat Batıcılarının bağımsızlık anlayışı budur. 

27 Kasım 1918 tarihli “The New York Times Gazetesi” İngiliz ve Fransız birliklerinin İstanbul’a asker çıkarmalarından rahatsız olan Türklerin büyük üzüntü içinde olduğunu ve Amerikan mandaterliğini istediğini yazmıştır.(3) Amerikan Yüksek Komiseri, 5 Ağustos 1919 tarihinde görüşlerini şöyle dile getirir: “Türkler ne kendilerini yönetebilirler ne de başkalarını. Bir manda yönetimi gereklidir. Ahlaki ve maddi yönden Amerikan mandası en uygun olanıdır.” Mustafa Kemal Paşa daha Havza’dayken Şura-yı Saltanat mandaterlik konusunu tartışmak üzere toplanmıştı. Bu toplantıyla ilgili Mustafa Kemal Paşa, sadece bir kişinin İngiliz himayesinden bahsettiğini, diğerlerinin “tam istiklal” istediklerini belirtmiştir.(4) 

'YA İSTİKLAL YA ÖLÜM'

İlerleyen süreçte manda fikrinin taraftarları daha belirgin hale gelmiştir. Bunlardan biri olan Bekir Sami Bey, 25 Temmuz 1919 tarihinde Amasya’dan Üçüncü Ordu Müfettişliği kanalı ile, Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği telgrafta, “İstiklalin gerekli ve arzu edilen olduğunu, ancak tam istiklalin zor olduğunu, birkaç vilayetle sınırlı kalacak istiklaldense, mandater tam bir ülkenin daha iyi olacağını belirterek bu ülkenin Amerika olduğunu, bütün milletin bu görüşünü Wilson’a, Senato’ya ve Amerikan Kongresi’ne bildirmesi gerektiğinden” bahsetmiştir. Mustafa Kemal Paşa bu telgrafı okurken, Mazhar Müfit yanındadır ve Paşa’nın çok sinirlendiğini, o anki sözlerini aktarır: “Oh ne âlâ, mücadele yerine Manda’yı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız, bu ne gaflet, bu ne körlük ve hatta bu ne budalalık. İstanbul’dakilerden biri de çıkıp ya istiklal ya ölüm diyemiyor.”(5) Yine Mazhar Müfit’in ifadesiyle Atatürk şöyle devam etmiştir: “Bütün bu efendilerin, Paşalar Hazeratı’nın, Sadrazamın, Padişahın isteği; şahsi rahatlık ve emniyet temininden ibarettir. Ne milleti ne vatanı ne istiklali düşünüyorlar. (…) Kurulacak hükümet Amerika’nın tesirinde olmayacaktır. Eğer bunu Amerika’dan talep ederseniz, meşruiyetin bekası laftan ibaret olur.” demiştir.(6) Sonuç olarak Erzurum Kongresi’nde “Manda ve himaye kabul olunamaz” kararı alınmıştır.

Bu konuda iki çizgi mücadelesi hararetle sürmüştür. Mustafa Kemal Paşa’ya Amerikan mandaterliğini benimsetmek isteyen İstanbul’dan gelen mektuplar, mandayı savunan delegeler… Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmasıyla açılmıştır. Kongrede 5 Eylül günü manda meselesi gündeme getirilmiştir. Bekir Sami Bey’in başını çektiği grup, Kongre’ye Amerikan Mandası konusunda bir muhtıra çekmiştir.(7) 9 Eylül 1919 günü söz alan Rauf Bey, Amerikan mandasının gerekliliğini anlatmış, Amerika’dan bir heyet davet edilmesi gerektiğini önermiştir. Bu ortamda İngiltere’yi İstanbul’da bulunan yönetici kesim desteklerken, Fransa İstanbul’da tam mandaterlik sağlamak için çalışmıştır. İtalya, Paris görüşmeleri sonrasında Anadolu’da kendi mandaterliğinde bir idarenin kurulmasını istemiştir. 

Bu tartışmalar devam ederken, Mütareke basını da boş durmuyordu. Batı hesabına Mustafa Kemal düşmanlığını nasıl körüklediklerini birkaç örnekle kaydedebiliriz: “Yalnız Fransızlar Türkiye’nin dostudur” (Ferda, 20 Nisan 1920). “İngiltere’ye olan muhabbetimize, Amerika’ya olan saygımız halel getirmez” (Türkçe İstanbul, 16 Aralık 1918). “Kızıl Tehlike” (Açıkgöz, 22 Şubat 1920) “Ankara Hükümeti Doğu’yu (Bolşevikleri) seçmiştir.” (Alemdar, 27 Mayıs 1921).(9) Batı’nın ve Batıcıların gözünden Anadolu, böyle görünüyordu.

Mustafa Kemal Paşa bu yoğun ve etkili saldırıya karşı “tam istiklal” parolasıyla çıkılmış ve Tanzimat Batıcılarını, mandacıları püskürtmüştür. Sivas Kongresi’nde de manda ve himayeye karşı tavır, karar altına alınmıştır.

YARIN: “NE TALİBAN NE ABD” DİYENLERE ATATÜRK’ÜN TAVRI

DİPNOTLAR: 

(1) http://vatanpartisi.org.tr/genel-merkez/rota-yazilari/dogu-perincek-satuk-bugra-han-ve-selcuk-bey-in-cagdas-uygarliga-yonelisleri-29222

(2) Milli Kurtuluş Tarihi, Doğan Avcıoğlu, 1.Cilt, Tekin Yayınevi, sf. 380.

(3) Osman Ulugay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, 1974, s.36

(4) Celal Bayar, Ben de Yazdım, Milli Mücadeleye Giriş, 1968, s.1881

(5) Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, 1988, s.178

(6) Mazhar Müfit Kansu, a.g.e, s.180-182

(7) Sivas Valiliği (Komisyon), Atatürk Sivas’ta, 1981, sf.48

(8) Milli Kurtuluş Tarihi, Doğan Avcıoğlu, 1.Cilt, Tekin Yayınevi, sf. 146-147)

Hem Atatürkçü hem Batıcı olunur mu 1: Atatürk Batıcı mıydı?