Bugün varlığı ile gurur duyduğumuz Cumhuriyet Donanması 29 Ekim 1923 günü kuruldu. Kurtuluş sürecinin tamamlanıp kuruluşun başladığı o gün, savaş gemilerimiz padişaha aidiyet anlamına gelen Hümayun kimliğini terk ederek cumhuriyete ve millete ait Türkiye Cumhuriyeti Gemisi TCG Kimliği ile buluştu.  Bunu mümkün kılan tek kişi vardı. Mustafa Kemal Atatürk. İşte o gün, Türk milletinin denizde yükseliş ve Mavi Vatan idealine erişim sürecinin ilk ateşi yakıldı. O ateş büyüyecek ve bugünlere erişecekti.

KURDUĞU CUMHURİYETİN DONANMASIZLIĞA TAHAMMÜLÜ YOKTU

Mustafa Kemal Atatürk, donanmasızlığın yarattığı sonuçları İtalyan, Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarında acı çekerek yaşamıştı. 1911’e gidelim. Enver ve Mustafa Kemal, Libya’ya hareketlerinden önce, Trablusgarp ve Derne savunmasına donanmanın katkısını Rauf Orbay’a sorarlar. Orbay, hatıratında o günü şöyle anlatıyor:

“Şüphesiz arkadaşlarımın donanmanın içinde bulunduğu perişan hali bilmelerine rağmen, yine de üç tarafı deniz olan ülkenin denizcilerinden birisi olarak acı hakikati açıklamaktan utanıyordum. Donanma sefil bir durumdaydı. Öylesine kahrolası, yıkılası hatta sebepsiz gurur içinde idik ki, hemen her kelimenin başına bir şahane ilave ediyor, boşlukları bu gülünç tabirle dolduruyorduk. Donanma-ı Şahane gibi. Sonra gemilerin isimlerinin sonuna bir de Hümayun tabirini ekliyorduk. Peyk-i Şevket Kruvazörü Hümayun’u gibi. Ve böylece bir zamanların şahane ve hümayun olan varlığı ile alay edercesine kendimizle alay ediyorduk.”   

9 Mayıs 1912’de Mısır üzerinden karayolu ile geçtiği Derne’de bulunan Kolağası Mustafa Kemal Selânik’teki sınıf arkadaşı Salih Bozok ‘a şunu yazar: ‘Vicdanımızdan gelen bir ses, bize vatanın bu sıcak ve samimi ufuklarını tamamen temizlemedikçe, gemilerimizin Tobruk, Derne, Bingazi ve Trablusgarp limanlarında tekrar demir atmış olduğunu görmedikçe, vazifemizi bitirmiş sayılmayacağını ihtar ediyor.’’ 

PERVANESİ DÖNMEYEN DONANMA

Ancak o savaş gemileri Bahriyenin ve milletin fedakâr evlatlarının varlığına rağmen İtalya Savaşı sırasında asla gelmedi. Pervanesi dönmediği, topu atmadığı sürece savaş gemisi ne işe yarardı. Balkan Savaşında da aynı trajediler yaşandı. Ege adaları birkaç ay içinde kaybedildi. Selanik kaybedildi. Selanik’e denizden yardım etmek bir yana, Selanik’te Alatini Konağındaki sürgün padişah II. Abdülhamit’i Anadolu’ya getirmek için Selanik’teki Alman Konsolosun yatı kullanıldı. Ardından Birinci Dünya Savaşı geldi. Yarbay Mustafa Kemal Çanakkale cephesindeydi. 18 Mart 1915 sabahı Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevad (Çobanlı) Paşa ile Seddülbahir Bataryasında inceleme yaparken 18 Muharebe gemisi ve kruvazörle boğaza saldıran itilaf donanmasının ateşine maruz kalmıştı. Çok değil bu olaydan beş hafta sonra bu kez denizden karaya çıkan istilacılarla boğuşmuş, 25 Nisan günü 57. Alaya ölmeyi emretmişti.

DONANMASIZ ANADOLU'YU SAVUNAMAYIZ

1915 yılı Eylül sonunda Çanakkale cephesindeki sahra çadırında Alman Büyükelçiliğinden Dr. Ernest Jackh’a şu mülakatı vermişti: “Karada kıstırılmış durumdayız. Tıpkı Ruslar gibi. Boğazları tıkamakla Rusları Karadeniz’in içine kapamış olduk ve eninde sonunda çökmeye mahkûm ettik. Çünkü müttefikleriyle bağını kesmiş olduk. Ama biz de çökmeye mahkûmuz. Hem de aynı nedenden. Gerçi Akdeniz’in Karadeniz’in ve Hint Okyanusu’nun eteklerindeyiz. Ama herhangi bir okyanusa açılamıyoruz. Deniz Kuvvetinden yoksun bir kara kuvveti olarak yarımadamızı kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek bir Deniz Kuvvetine karşı hiçbir zaman savunamayız.

İKİ STRATEJİK ÖNGÖRÜ

Yarbay rütbesinde, 34 yaşındaki genç bir akılın denizci vizyonu iki ağırlık merkezine dikkat çekiyor. Birincisi: ‘’Herhangi bir okyanusa açılamıyoruz.’ İkincisi: Deniz Kuvvetinden yoksun bir kara kuvveti olarak yarımadamızı kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek bir Deniz Kuvvetine karşı hiçbir zaman savunamayız.”  Denizci olamayan Osmanlı her iki hatayı da yapmıştı. Okyanusa çıkmamış, teknolojiyi takip etmemiş ve yakın deniz çevresini kontrolüne almamıştı. Denizde güç sahibi olmadan, yakın ve uzak çevresindeki denizleri yani Karadeniz, Akdeniz, Ege, Adriyatik, Kızıldeniz, Basra Körfezi, Umman Denizi gibi Anadolu yarımadasını çevreleyen denizleri yaz ve kış tutmadan Anadolu’yu koruyamayacağını bilemeyecek ve göremeyecek kadar jeopolitik gerçeklikten uzaktılar. Anavatanımız sayılacak Anadolu ve Trakya yarımadalarının denizden istilasına karşı koyacak ve derinliğine savunma sağlayacak donanma kurmadılar. İşte Atatürk’ün tecrübeleri ile gerçekçiliği, bilimi ve aklı harmanlayan devlet adamlığı, bu coğrafyanın Donanmasızlığa tahammülü olmadığını ona yıllar önce öğretmişti. Osmanlı Donanmasının tüm yenilgi ve baskınlarında saraydan yetişme kifayetsizler ile karacı generallerin stratejik hatalarını görebilmişti. Osmanlı Donanmasının jeopolitik bir varlık olmaktan çok, kara ordusunun destek unsuru, operatif bir unsur olarak kullanılmasının devlete verdiği zararları çok iyi anlamıştı.

ATATÜRK VE DENİZ UYGARLIĞININ BAŞLANGICI

Cumhuriyet Donanması’nın stratejik çerçevesini dâhilere özgü öngörüsü ve entelektüel birikimiyle Mustafa Kemal Atatürk çizerken, Anadolu’da 10 asırdır var olan karasal odaklı devlet jeopolitiğini denize çevirerek gerek askeri alanda gerekse sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda denizi Türklerin hayatına sokmaya gayret sarf etti. Kısaca deniz uygarlığına geçişin ilk adımlarını attı. Çok okuyan ve analiz yapabilen olağanüstü bir deha olarak denizcileşme alanına büyük enerji harcadı. Öyle bir deha ki, Cumhuriyet Donanmasına ilk yıllarında denizaltı tedarik ettirecek ve hatta isimlerini bile yeni Türkçe ’ye uygun bir şekilde (Atılay, Saldıray; Batıray, Yıldıray) kendi seçecek kadar ileri görüşlü, donanmayı güçlü karacı mareşal ve generallere rağmen geliştirebilmek için Bahriye Bakanlığı kurduracak kadar da gerçekçiydi.

DENİZCİLEŞME VE TÜRK RÖNESANSI

Atatürk yeni Türkiye’yi denize yönlendirdi. Denizcileşme için devrim sayılabilecek kazanımları 15 yıllık Türk Rönesans’ına sığdırabildi. Ancak bugün Türkiye’miz, Cumhuriyet Donanması dışında denizci olamamıştır. Atatürk’ün Türk ulusunun denizciliği milli ülkü olarak benimsemesi direktifini verdiği 1 Kasım 1937 Meclis söylevi fiiliyata geçememiştir. Özellikle son on yıllarda ülkemiz sadece denizden değil, Atatürk’ün aydınlatıcı ışığından da uzaklaşmıştır. Bu durum emperyalizmin de işine gelmiştir. Zira emperyalizm Atatürk ilke ve devrimlerinden de denizci Türkiye’den nefret eder. Bu nedenle Mavi Vatana bugün emperyalizmin ve içerdeki mandacıların çullanmasını çok iyi anlayabiliyoruz.

TÜRK DENİZCİLEŞMESİNİN LİDERİ: CUMHURİYET DONANMASI

Diğer taraftan Cumhuriyet Donanması onun denizcileşme hedefine, her yönüyle ve büyük başarı ile erişmiştir. Kendi gemisini yapmış; teknolojisini milli kaynaklarla üretmiş; yarattığı kavram, strateji ve doktrinler ile Mavi Vatan ve ötesinde deniz hak ve çıkarlarımızı korumuştur.  Bu başarılar Cumhuriyetin başarısıdır. Donanma, Cumhuriyet ve Atatürk ideallerini buluşturabilmeyi başaran devletin öncü bir kurumu olmuştur. Sözde değil özde Atatürk’e bağlı kalmış, bedelini çok ağır ödemiştir. Hem Atatürk’ün ilke ve devrimlerine sonuna kadar sadakat içinde kalmak ve aynı zamanda açık denizlerde Atlantikçilere meydan okumak kolay iş değildir. Önce kumpas davalar, daha sonra 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe teşebbüsü ile yaşanan süreçte Cumhuriyet Donanması çok acılar çekmiş, kan kaybetmiştir. Darbe süreci sonrası yaşanan dönemde de FETÖ ile mücadele gerekçesi ile önemli gelenekleri elinden alınmış, Deniz Lisesi ve Deniz Hastanesi gibi toplum vicdanı ile belleğinde 100 yılı aşkın süre çok önemli yere sahip kurumları kapatılmıştır.

MODERNİTE VE GELENEK DENGESİ

Dünya tarihinde de örnekleri gözlemlendiği üzere Deniz Kuvvetleri geleneklerine son derece bağlı aynı zamanda moderniteyi temsil eden yaratıcı ve dinamik öncü bir kurum kimliğine sahiptir. Bu kurumsal kimliğin temeli deniz ve vatan sevgisi ile teknoloji ve çağın gereksinimlerinin gerisinde kalmama refleksidir. Cumhuriyet donanmasının denizcisi, modernite ile gelenek arasındaki bağı çok iyi korur. Yüzlerce yıl içinde imbikten damlayan tecrübe ve kurumsal kültür birikimi ile en zor şartlarda bile bu bağı korumayı bilir. Bu bağın yarattığı etki bir bakarsınız 1974, 20 Temmuz’unda Girne’de kıyı başında; bir bakarsınız 27 Eylül 2011’de MİLGEM’in ilk gemisi TCG Heybeliada’da; Bir bakarsınız 2020 yılı içinde 182 gün tek liman ziyareti yapmadan Doğu Akdeniz’de görev yapan TCG Giresun firkateyninde ortaya çıkar. Kısacası Cumhuriyetin 97. Yıldönümünde şunu söyleyebiliriz.

DONANMA CUMHURİYETİN TA KENDİSİDİR

Zira onu donatan köy, kasaba ve şehir çocukları Cumhuriyetin çocuklarıdır.  Türk milletinin çocuklarıdır. Onları bugüne kadar kimse aldatamadı. Zaman zaman Soros ve FETÖ çocukları onun tertemiz ruhunu kirletmeye yeltense de o muhteşem ruh, hainleri her zaman reddetti. O ruh, kumpas davalar sırasında bile ölmedi.  Hasdal, Silivri duvarlarından dışarıdaki hainlere ve korkaklara rağmen susturulamadı. 2007 sonrası parlamento, iktidar ve muhalefetin gözü önünde FETÖ ve işbirlikçilerinin başvurdukları her türlü kumpas, ihanet ve iftiraya rağmen Cumhuriyet Donamasının rotasını, kimyasını ve geleceğini bozamadı. 15 Temmuz darbe girişiminde de bu kirli yapı Cumhuriyet Donanmasını teslim alamadı. Atatürk cumhuriyetin 10. Yılında şöyle diyordu: ‘’Türk devrimi kurucudur. Türk devrimi yüksek bir insani ülkü ile birleşmiş vatanperverlik eseridir. Çocuklarına bütün güzellikleri ve bütün büyüklükleri görmek ve bütün sefaletlere acımak sanatını öğretmektir.’’

Cumhuriyetin 97. Yıldönümünde hatırlatalım. Türk devrimi Mavi Vatan üzerinden öğretmeye devam ediyor. Cumhuriyet Donanması bu büyük mücadelede Atasına, toprağına, mavi vatanına sadakatle görevine devam ediyor. Ve asla unutmadan. Bu topraklarda her zaman Mustafa Kemal’in askerleri kazanacaktır. Ne mutlu Türküm Diyene. Ne Mutlu Atatürk’ün gerçek evlatlarına.

(KİTAP TAVSİYESİ. Değerli kardeşim, sınıf arkadaşım, dava ve hapis arkadaşım merhum Amiral Soner Polat’ın Kaynak yayınlarından çıkan Atatürk’ün Ordusu isimli kitabı Atatürk’ü seven ve onun için bedel ödemeye hazır Cumhuriyet sevdalılarının okuması gereken bir eser. Nur içinde yatsın.)