Yazarlar
12 Mayıs 2020 ( 3 izlenme )
Reklamlar

Uygarlık Devlet ile Başlar

Bugün devletin rolü tüm dünyada tekrardan ön plana çıkıyor. Kapitalizmin devleti küçültme tezleri bir bir iflas ederken kamuculuğun önemi artıyor.

Uygarlık Devlet ile Başlar
Özcan Bal 
Özcan Bal

Neden Devlet?

Tarih boyunca insanlık, ilkel zamanlardan uygar zamanlara kadar, buzul çağından volkanik patlamalara, depremlerden salgın hastalıklara, savaşlardan ekonomik krizlere kadar pek çok kriz dönemleri yaşamıştır. Bu kriz dönemlerinden çıkışın ayrı ayrı pek çok özelliği olsa da ortak olan çok önemli bir yanı var: İnsanlığın, yaşamın ve uygarlığın ilerlemesi adına çeşitli şekillerde birlik olmak.

Yazımızın temel kavramı olan devlet ise insanlığı ilerleten ve kriz dönemlerinde birleştiren rolüyle binlerce yıllık gerçeğimizi meydana getiriyor. İnsanlık yine bir salgın hastalıkla küresel bir krizin içerisine girmiş ve devletin rolü yine ön plana çıkmıştır. Bu yazımızda bahsi geçen devlet kavramının tarihsel oluşum, gelişim süreçleri ve rolü üzerine duracağız.

Devlet Ne Değildir?

Devlet, kaba sözlük tanımlarında hep coğrafya ve millet kavramlarıyla tamamlanmıştır. Devleti esas oluşturan unsurların başında bu tanımlara göre coğrafya ve millet geliyor. Fakat bu tanımın tarihsel olarak bilimsel bir karşılığı gözükmüyor.

Kara ve deniz parçası üzerinde devlet kurulur. Fakat bu devletin tanımı değil coğrafi konumu ile ilgilidir. Hele ki millet-ulus kavramlarını devleti tanımlarken kullanmak binlerce yıllık tarihi yok saymaktır. Çünkü millet kavramı topu topu 250 yıllık bir geçmişe sahiptir. Fransız devrimi sonrası yükselen ve iktidar olan burjuvazinin iç pazar bütünlüğünü sağlamak için oluşturduğu bir kavramdır. Oysa ki Osmanlı İmparatorluğu da, Çin İmparatorluğu da, Roma İmparatorluğu da, Sümerler de devlettir. Klasik sözlük tanımlarındaki devlet tanımı, devletin binlerce yıllık geçmişini, sınıfsal yapısını ve uygarlığı ilerletici rolünü gözden kaçırmaktadır.

Peki devlet gerçekte nedir? Dilerseniz tanımı koymadan önce devletin öncesini, oluşumunu ve sonrasını inceleyelim. Tanımını ve rolünü de bu tarihsel süreç içerisinde belirleyelim.

Bir Arada Yaşamanın İlkel Kurumsallaşması: Kabile

Evrimsel süreçte eşeyli üremenin ve ana rahminde üremenin gelişimi uzak insan atalarımızda adı konmamış bir birlikte yaşama alışkanlığı yarattı. Anne, baba ve yavrunun birbirine muhtaç yaşamı, akrabalıklarla kan bağının meydana gelmesi, doğanın çetin koşullarına karşı sürü halinde yaşama güdüsü bu birlikte yaşama alışkanlığını ilerletti. Evrimsel olarak kabile yapısına kadar insanın gelişmesi bizim konumuz değil. Fakat hayatta kalmak için bir arada yaşama zorunluluğuna sahip insanların kabile yaşamı, devlete giden sürecin en ilkel basamaklarının başıdır. Çünkü kabile yaşamı içinde ortaya çıkan iş bölüşümleri, belirginleşen cinsiyet rolleri bir hiyerarşi yaratmasa bile onun ilkel biçimini oluşturur.

İlkel insanlar yaşamını avcılık ve toplayıcılık ile sağlıyordu. Sayıları en fazla 100’ü bulan kabilelerde erkekler fiziksel yapısının elverişli olmasıyla yaşam alanının uzaklarında takım halinde avlanıyordu. Kadınlar ise yaşam alanı etrafında toplayıcılık yapıyor, yavrularını besliyor ve köyü tehditlere karşı koruma görevini alıyordu. Ava çıkan erkek takımlarında takım kaptanları bulunuyordu, koordineli bir avlanma biçimi vardı. Ortalama insan ömrünün 20-30 olmasından mütevellit, 40 50 yaşına ulaşmış nadir kabile üyelerinin belli bir saygınlığı vardı. Ama herhangi bir üretim fazlası, ekonomik ilişki, elde edilen ürünün değişim değeri olmadığı için bir hiyerarşik yapılanma ve sınıflaşma söz konusu değildi. Kabilenin her üyesi kabaca eşitlikçi bir yapı içindeydi. Herkes hemen hemen her işi yapıyordu. Herkes ihtiyacını karşılayacak kadar olanı yiyordu. Zaten ihtiyaç fazlası bir ürün yoktu. Üretim gelişmemişti. Yalnızca doğada hazır olanı tüketmekten ibaretti.

İlkel Kabileden Uygar Topluma Doğru: Eşitlikten Sınıflılığa

On Binlerce yıl kabileler şeklinde bir arada yaşayan insanlık günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce insanlığın ilerleme hızını ikiye katlayacak bir şeyi keşfetti: Tarım. Tarımın keşfi ve toprağın sürülmesi bin bir zahmete girerek yapılan avlanma ve toplayıcılıktan insanı kurtarıp bilinçli üretim ile tanıştırıyordu. Bu aynı zamanda yerleşik kültürü de beraberinde getirdi. İnsanlar artık düzenli bir ekip biçme faaliyeti ile ihtiyacını karşılıyordu. Bu faaliyet konar göçer yaşamı ortadan kaldırdı. Artık kabileler tarlaların etrafında yerleşik ilkel köyler kuran bir yaşam tarzına geçtiler. Bu yeni yaşam tarzı kabile içi iş bölümünü de geliştirdi. Fakat üretim henüz fazla vermediği için eşitlikçi yapı devam ediyordu.

Hayvancılığın gelişmesi, demirin keşfi ve sabanın ucuna takılarak kullanılmaya başlanması o zamana kadar görülmemiş bir ilerleme yarattı. Bu öyle bir ilerleme ki, insanlık ilk defa ihtiyacının üstünde ve kısa zamanda tüketilmesi mümkün olmayan bir üretim fazlası elde etti. Bu olay devamında uygarlığı filizlendiren şu soruyu ortaya çıkardı: Bu üretim fazlasına kim sahip olacak?

Bu soru kendisini tarihsel süreç içerisinde cevapladı. Yerleşik düzenle birlikte yeniden örgütlenen kabile içinde, belki de konumları daha öncü olan kabile üyeleri fazla ürüne el koydular. Bu aynı zamanda özel mülkiyetin doğuşu demekti. Böylece kabile içinde özel mülke ve fazla ürüne sahip bir aristokrasi sınıfı oluştu ve sınıflı toplum yapısı meydana geldi. Bu tarihsel bir gelişim sürecinin sonucuydu.

Sınıflı Yapının Derinleşmesi ve Devletin Meydana Gelişi

Tarım ve hayvancılıktaki yüzlerce yıllık gelişim üretim fazlasını, üretim fazlası veren toplumun yüzlerce yıllık gelişmesi sınıflı toplumu yarattı. Artık, elde fazla ürün olduğu için köyün her bir üyesinin üretmek için emek vermesine gerek yoktu. Fazlaya sahip olan kabile aristokrasisi üretim faaliyetinden kopmuş ve konumunu siyasi bir erk haline getirmişti. Artık kan bağlarına dayalı ilişki çözülmüş ve üretim ilişkisi başlamıştı. Yanı toplumsal ilişki artık üretici, üretmek için emek veren köylü ile köylünün ürettiğine el koyan hakim sınıf arasındaki ilişkiydi. Bu ilişki ileride değineceğimiz sınıf mücadelelerini yarattı.

Yöneticinin sahip olduğu fazla ürün zamanla değişim değeri kazandı. Buğdaya ihtiyacı olan köylü onu hızlıca temin edebilmek için beyine başvurdu.  Bey ise belli bir maddi değer karşılığında (belki değerli bir taş belki de sonraki üründen pay) fazladan olan payı köylüye verdi. Bu ve benzeri senaryolar zaman içerisinde ticareti doğurdu ve geliştirdi. Ticaretin ve değişim değerinin doğuşu hakim sınıfın siyasi erkini ekonomik kuvvet ile pekiştirdi ve ona bağlı ekonomik zümreler yarattı.

Yeni düzende artık her kabile üyesinin silahlanma ihtiyacı ortadan kalktı. Korunması gereken köyün yöneticinin siyasi erki, üretim fazlası ve ticaretti. Bunları korumak köyü korumak demekti. Çünkü kan bağı ilişkisi çözülmüş, yöneticiye bağlılık ilişkisi gelmişti. Bu yüzden kabile aristokrasisi halkı silahsızlaştırıp, kendi sınıfsal konumunu, ticareti, fazla olan ürünü korumakla yükümlü, kendisine bağlı askeri kuvvetini yarattı, orduyu meydana getirdi. Yönetici, silahı tekeline  almıştı.

Nüfus hızla büyüyordu. Üretim yeni tekniklerle gelişmeye devam ediyordu. Bu gelişmeler beraberinde köylerin büyümesini, yaşanılan evlerin gelişmesini de getirdi. Artık büyük köylerin ve üretim alanlarının diğer kabilelerin saldırısına karşı korunaklı olması gerekiyordu. Bu ihtiyaç istihkam duvarlarını, surları meydana getirdi. Köyler adım adım kentleşti. Arapça kökenli medeniyet sözcüğünün, Türkçe kökenli uygarlık sözcüğünün ve Latince kökenli civilization sözcüğünün tarihte kent, kentli anlamlarına sahip olması şaşırtıcı değildir.

Sınıflaşmanın derinleşmesi ve üretim ilişkilerinin ve özel mülkiyetin gelişmesi, kentleşme, büyüyen nufus, kendi gelişim süreçlerinde sınıflar arası ilişkiyi ve ticareti kurumsallaştıracak, insan-insan ve insan-doğa ilişkilerini düzenleyecek olan hukuku yarattı. Toplum, örf-adet ve geleneklerden hukuk düzenine geçmişti. Böyleylikle hakim sınıf, konumunu hukukla meşrulaştırdı, ticareti ve üretim ilişkilerini hukuk ile düzenledi, ordu ile de kanunlara uymayanlara karşı bir yaptırım gücü yarattı, güvenceye aldı.

Ticaret, hukuk ve ordunun doğumu uygarlığın yani devletin doğumu demekti. Bu kavramların hepsi tarihsel gelişme sürecinde iç içe meydana geldi. Birisinin diğerine bir önceliği yoktu. Hepsinin iç içe olan gelişimi en sonunda devleti yarattı. İnsanlık çok ileri bir aşamaya geçmişti.

Uygarlığın İlerleme Motoru: Sınıf Mücadelesi

İlkel toplumlarda bütün ihtiyaçlar ortak olduğu için, bir sınıf olmadığı ve dolayısıyla özel çıkar da olmadığı için benlik bilinci oluşmamıştı. Fakat sınıflı toplumda 2 farklı çıkar ve onun çatışması vardı: Ezen hakim sınıfın çıkarı ile eşitlikçi yapının özlemi içinde ezilen sınıfın çıkarı. Bu çıkar çatışması sınıf bilincini yarattı.

 İki zıt sınıfın aralarındaki mücadele, hakim sınıf olma ve hakim sınıf olma durumunu pekiştirme mücadelesi insanlığı ileriye doğru götüren atılımları, dinamizmi yarattı. Buna özetle sınıfların iktidar, yani devlet olma mücadelesi diyebiliriz.

Sömürünün Tarihteki İlerici Rolü

Sınıflı topluma geçiş ve devletin doğuşu insanlığa uygarlığı getirdi. Bugün sivil toplumcu, devlet karşıtı görüşler devleti sömürünün bir aracı olarak gördükleri için devletsizlik görüşlerini yazarlar. Fakat sömürünün ortaya çıkışı insanlığı ilerleten bir karakter taşır. İlkel toplumlarda güçlü olan güçsüzü yok ediyordu. Ünlü devlet teorisyeni Oppenheimer bunu “Ayının bal yemek için tüm kovanı mahvetmesi” ile örneklendiriyordu.

Sınıflı toplumda güçsüz olan yok edilmedi, boyun eğdirildi ve efendisi için üretmeye mecbur bırakıldı. Dolayısıyla insan emeği yok edilmedi, üretim için disipline bağlandı. İlkel toplumdaki asalak üretim biçimi, sınıflı toplumda sistemli üretim biçimine dönüştü. Özetle sınıflı toplum ve onunla ortaya çıkan sömürü, insan emeğini örgütleyip kullanmasıyla üretimi geliştiren bir rol oynadı. Sömürünün tarihsel süreçte gericileşmesi, çıkış noktasında ilerici rol oynadığı gerçeğini değiştirmez. Zaten bugüne kadarki her üretim biçimi, gericilişen sistemin içinden doğmuş, onun yerini alıp insanlığı ilerletmiş ve zamanla gericileşmiştir.

Devletin Tarihteki İlerici Rolü

Devlet, emeği belli oranda sömürür, iş gücünü, emeği kiralar, üretimi ve üretim fazlasını hukuk ve ordu ile denetim altına alır. Fakat devleti buraya dayanarak gerici ilan etmek bilim dışı bir yaklaşımdır. Devlet, hakim sınıfın hakimiyetinin bir aracı, siyasal aygıtıdır. Hakim sınıfın ve ideolojinin karakterine göre tarih içerisinde ilerici ve gerici olduğu dönemler vardır.

Örneğin M.Ö. 27 yılında kurulan köleci yapıya sahip Roma imparatorluğu uygarlığı ilerletirken, 4. yüzyıla doğru gericilişen bir karakterdeydi. 1299’da kurulan, kısa zamanda Anadoluya ve Balkanlara hakim hale gelen, özellikle Fatih Sultan Mehmet ile bilimin, üretimin, sanatın, ticaretin oldukça ilerlediği ve 16. yüzyılın ortalarına kadar bu ilerlemeyi sürdüren feodal Osmanlı İmparatorluğu, 18. yüzyıldan itibaren gericilişmeye başlamış ve en nihayetinde dağılmıştı. Gericilişen Osmanlı’nın içinden filizlenen yeni Türkiye Cumhuriyeti, 1945’e kadar hızla çağdaşlaşırken, gerici Ortaçağ ideolojisini ve emperyalist hegemonyayı yıkarken, üretimi önemli ölçüde geliştirmişti. 1980 Türkiye'sinde ise irticanın yükseldiği, toplumsal kültürün çürümeye uğradığı, üretimin baltalandığı, hak ve özgürlüklerin gasp edildiği bir ortam vardı. Hitler’in Nazi Almanyası gerici devleti oluştururken, herkesin hayranlık duyduğu Küba ilerici devleti meydana getiriyordu.

Demek ki devletin ileriliği; tarihsel süreç içerisinde, hakim sınıf ve ideolojinin yine tarihsel süreç içerisinde değişen karakteriyle sınanır.

Devlet, İnsanın Doğaya Karşı Zaferidir

Devletin insanlık tarihi sahnesine çıkışı ve gelişmesi insanlığı büyük ölçüde ilerletmiştir. Sınıflı toplum ile birlikte üretimden kopan sınıf üretime harcayacağı zamandan kurtulup boş zaman elde etmiştir. İktidarını tanrısal bir kuvvete dayandıran krallar dini yaratmış ve toplumu kontrol etmiştir. Aynı zamanda kralların sahip olduğu artı üründen pay alarak geçimini sürdüren bir kralcılar zümresi meydana gelmiştir. Bu zümre boş zamanını bilimle, sanatla, edebiyatla ilgilenerek değerlendirmiştir. İlkel toplumun büyücüsü, sınıflı toplumda din adamını, bilim insanını, sanatçıyı oluşturmuştur.

Bilim ve sanatın gelişmesi insanlığın maddi ve manevi yaşamını ilerletmiştir. Her şeyden önce insanlık doğaya boyun eğmekten, onu kontrol eden, kendisinin devamı için yeniden tasarlayan bir aşamaya geçmiştir. İnsanlık toprağı sürmüş, hastalıklara karşı ilaçlar üretmiş, afetlere dayanıklı güçlü yapılar inşa etmiş, yaşamı kolaylaştıracak ve ilerletecek icatlar yapmış, insanı sıcak tutan hatta hastalıklara iyi gelen kıyafetler geliştirmiş, uzak mesafeleri kısaltan arabalar, gemiler, trenler, uçaklar icat etmiş, insan iletişimini inanılmaz bir şekilde çeşitlendiren ve geliştiren telefonu, bilgisayarı, interneti, medyayı yaratmış, bilginin üretimini ve yayılmasını kolaylaştırmıştır. Bunlar ve akla gelebilecek her gelişme ancak devletin, sınıflı toplumun, üretim araçlarının, sınıf mücadelelerinin, bilimin gelişmesi ve derinleşmesi ile meydana gelmiştir.

Demek ki devlet, insanın doğaya karşı zafer kazanmasını sağlayarak insan hayatının niteliğini artırmış bugünkü düzeyine ulaştırmıştır.

Doğaya Karşı Zafer Kötü mü?

İnsanın doğa karşısındaki zaferi, devletin gerici olduğunu söyleyen kesimlerin öfkesini çeker. Bu görüşlerini insanın doğayı yıkıma uğratması, ormanları, havayı, canlılığı tahrip etmesiyle temellendirirler.

Evet, günümüzün hakim ideolojisi mafyalaşan kapitalizm ve emperyalizm doğanın sonunu getirecek kadar gericileşmiştir. Sistem bize insanlığın sonunu kapı arasından göstermiştir. Fakat bu doğaya karşı insanın zaferinin bir sonucu veya devletin gericiliği ile alakalı değildir. Hakim ideolojinin ve programının gericileşmesinin sonucudur. Bir önceki başlıkta örneklendirdiğimiz doğaya karşı zafer olmasaydı şu anda en fazla 20-30 yaşına kadar gelebilen, mamutların ayaklarının altında can veren canlılar olurduk. Ama bugün bambaşka bir noktadayız.

Devlet karşıtlığı görüşleri savunanlar bu gerçeği bilinçli veya bilinçsiz olarak göz ardı ediyorlar. En sonunda insanlığı ilerletecek her türlü gelişmeye karşıtlık yaparak hakim sınıfın gericiliğinin hizmetkarlığında buluşuyorlar.

Ağacın Canı mı, İnsanın Canı mı?

Bu görüşler kendisini ülkemizde de pek çok yerde göstermektedir. 2019 yazında Kaz dağlarında, altın madeni çıkarılıyor diye yapılan eylemler, 2019 sonbaharında, ODTÜ’de KYK yurdu yapımı için kavak ağaçları kesiliyor diye yapılan eylemler en yakın örneklerdir. Söylenen ortak sebep ağaçların kesilmesi doğanın tahrip edilmesiydi. Halbuki bir devletin kendi maden kaynaklarını işletmesi ve onu üretimin gelişmesi ve kamu yararı için kullanması kadar doğal bir hakkı yoktur. Yine binlerce öğrencinin temel sorunu olan barınma problemini çözmek için yurt inşa etmek kadar da doğal bir hakkı yoktur. Daha doğrusu bu doğal bir hakla birlikte bir sorumluluktur. Değerlendirmenin kıstası kamu yararına olup olmadığıdır. Olmadığı zaman bir protesto konusu olabilir. Örneğin Kanal İstanbul Projesi, kamu yararına hiç bir katkısı olmamasıyla birlikte doğayı önemli ölçüde tahrip edecek ve yine insan sağlığına zarar verecektir. Aynı zamanda ekonomik olarak zaten dar boğazda olan ülkemizi devasa bütçelerle daha da zora sokacaktır. İki karşıtlık arasında çok temel farklar vardır.

Ağaçlar kesiliyor, doğa katlediliyor diye örneğini verdiğimiz ve çoğaltabileceğimiz eylemlerin buluştuğu tek bir ortak nokta var o da devlet düşmanlığı. Eylemlerde en önde insanı ve doğayı katleden PKK’nın siyasi uzantısı HDP’nin olması ve devlet düşmanlığı yapan örgütlerin yer alması, bunların insanlığı yıkıma uğratan emperyalizmin ve mafyalaşan kapitalizmin merkezleri tarafından fonlanması tesadüfi değildir.

Emperyalizm Çağında Milli Devlet

19. Yüzyılda kapitalizmin merkezlerinde yaşanan kriz onu dünyanın geri kalan coğrafyalarını sömürmeye itmiş ve emperyalizm çağını getirmiştir. Emperyalizmin temel programı ise ülkelerin iç pazarlarını ve piyasalarını ele geçirmek ve sınırların ortadan kalktığı bir dünyada bütün piyasaya tek bir zümrenin sahip olmasıdır. Emperyalizm bu programı küreselleşme adıyla teorileştirdi. Bu programa göre ülkeler ve coğrafyalar arasındaki eşitsizlik ortadan kalkacak, gelir dengesi sağlanacak ve insanlık refahı yükselecekti.

Ama insanlık pratiğinde söylenenden çok daha farklı sonuçlar yaşandı. Küreselleşme adı altında milli devletlerde etnik ve mezhepsel ayrımlar yaratıldı, toplumsal bölünme sağlandı, kültürler yıkıma uğratıldı, yerine tüketim kültürü dayatıldı. Arabesk bir hayat tarzına sahip, bencil, kibirli, karamsar, kendi kimliğine, ailesine, ülkesine yabancılaşmış kuşaklar doğdu. İnsanlar borçlandırıldı, üretimden koparıldı. Savaşlar, terör, uyuşturucu bağımlılığı insanın canını, sağlığını yok etti. Doğa büyük bir yıkıma uğradı. Özetle gericileşen feodalizmin içinden filizlenen ve insanlığı belli ölçüde ilerleten kapitalizm, emperyalistleşerek ve mafyalaşarak insanlığı gerileten en gerici program haline geldi.

İşte bütün bunların sonucunda bugün milli devletlerin önemi ve rolü ön plana çıkıyor. Gericileşen emperyalizm çağında insanlığı ilerletecek milli devrimlerin meydana gelmesi, tarihin yasalarının bir sonucudur. İnsanlık kapitalizmin küreselleşme programı ile değil, kamu yararını gözeten devletçi ve halkçı programlar ile ilerleyecektir. Gerici emperyalizmin saldırısına uğrayan milli devletleri korumak bugün ilerlemenin anahtarıdır.

Korona Salgınında Devlet

Dünya aylardır büyük bir küresel kriz içerisinde. Dünya savaşlarından bu yana böylesine büyük bir kriz yaşanmadı. Krizin adı korona. Mikroskobik boyutta ve ölümcül olan bir hastalık, yarattığı sonuçlarla tüm dünyanın gündemine bazı gerçekleri gösterdi ve yeni anlayışlar getirdi.

Önceki başlıkta var olan sistemin insanlık için ne kadar yıkıcı hale geldiğinden bahsetmiştik. Korona virüsü bu gerçeği geniş kitlelerin bilinçlerine taşıdı. Öyle ki kapitalizmin ekonomistleri ve teorisyenleri bile bunun aksini iddia edemiyor. Bireyciliğin en üst seviyede bulunduğu, toplum-devlet ilişkisinin zayıf olduğu, özel kâr sistemi ile yönetilen kapitalizmin merkez ülkelerinde salgın büyük kırımlar yarattı. Ne yazık ki toplu mezarların kazıldığı, yaşlıların ölüme terk edildiği, hastane koridorlarının taştığı, parası olmayanların tedavi göremediği, insanların yağma korkusu ile silahlandığı görüntülere, videolara hepimiz şahit olduk.

Bir de kamucu anlayışla yönetilen, toplum-devlet ilişkisinin, örgütlü ve disiplinli halkın bulunduğu ülkelere bakalım. Çin, 1.5 milyar nüfusuna ve virüsün çıkış noktası olmasına rağmen kısa zamanda ve az kayıpla salgını kontrol altına aldı. Bu başarının altında, Çin’in kamucu yapısı, devletin her mahallede örgütlü yapısı, bilim ve teknolojinin kamu sağlığına seferber edilmesi, devlet eliyle alınan hızlı ve çözüm odaklı önlemler ve devlet ile uyumlu bir halk olmasıydı. Sonuç, salgınla mücadelede herkesin gıpta ettiği bir Çin mucizesi oldu.

Ülkemize bakacak olursak, tüm dünyada salgın ciddi sonuçlar yaratırken, devletin aldığı etkili önlemler virüsün ülkemize gelmesini geciktirdi. Sosyal devlet geleneğimiz virüs ülkemize geldikten sonra sonuçlarının hafif yaşamamızı sağladı. Cumhuriyetin yetiştirdiği doktorlar, bilim insanlarımız, özgün tedavi yöntemleri geliştirerek tüm dünyaya örnek oldu. Maskelerde, tıbbi ekipmanlarda, kıyafetlerde, solunum cihazlarında yerli üretim, ülkemizin ihtiyaçlarını karşıladı. Bunun yanında diğer devletlere yaptığımız destekler ile insancıl devlet anlayışımızla örnek bir duruş sağlandı. Ekonomik olarak alınan önlemler salgının ekonomik sonuçlarını olabildiğince azaltmaya yönelikti. Devlet eliyle başlatılan Milli Dayanışma Kampanyası, sağlıkçılarımızı balkonlarda alkışlama kampanyası, 23 Nisan’ın 100. yılında balkonlarda İstiklal Marşımızı okuma kampanyası ile de milli birlik, dayanışma ruhunu ve toplum-devlet ilişkisini en üst düzeye çıkardı.

Yaşamak İçin Devlet

Bugün devletin rolü tüm dünyada tekrardan ön plana çıkıyor. Kapitalizmin devleti küçültme tezleri bir bir iflas ederken, Fransa, İtalya, İspanya, İngiltere, Almanya hatta ABD gibi emperyalizm ve kapitalizmin merkezlerinde devletçilik tartışılıyor. İnsanlık tarih boyunca önündeki sorunları devletin varlığı ve etkin rolü ile aştı. Devlet insanı ilkellikten uygarlığa yükseltti. Bugün devletin rolü insanı yaşatmak, özgürleştirmek ve insanlığı daha ileriye taşımaktır. Devlet bugün yaşatırken, devlet karşıtı ideolojiler ve programlar insanlığı öldürüyor. Ama insanlığı öldürürken kendi mezarına toprak atıyor.

Özcan Bal

TGB Ege Üniversitesi Birim Örgüt Başkanı

Kaynakça:

  1. İnsanlık Tarihi, UNESCO, çev. Alaeddin Şenel, İmge Kitapevi
  2. Bozkurt Efsaneleri ve Gerçekler, Doğu Perinçek, Kaynak Yayınları
  3. Merhaba Kamuculuk Yazıları, Aydınlık, Doğu Perinçek, https://www.aydinlik.com.tr/haber/merhaba-kamuculuk-1-liberalizmin-humanizme-ihaneti-203511-2
  4. Osmanlı’dan Bugüne Toplum ve Devlet, Doğu Perinçek, Kaynak Yayınları
  5. Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni, Engels, Sol yayınları.
  6. Devlet, Oppemheimer, Engin Yayıncılık

tgb.gen.tr



Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Merkez Bankası'ndan yeni hamle. AVM'ler açılmalı mı? Doktorlar endişelerini dile getirdi Son dakika: Devlette işe girmek isteyenlere müjde! Bu ilanlara başvurmayı unutmayın! Fenomen Twitter kullanıcısı 'Ruling' dolandırıcı çıktı! FETÖ hesapları destek vermiş.