Türkiye’nin şansı ve şanssızlığı, jeopolitik konumlanması.

Haritaya bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız.

3 kıtanın tam ortasında, hatta dünya haritasının da göbeğinde, Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan güzel ülkemiz.

Çok kısa bir Atatürk dönemi hariç, bu kadar kötü yönetilmesi ve hor kullanılmasına rağmen yine de size mutlaka bir çiçek, bir tas çorba ve ekmek sunmasını bilen kadim Anadolumuz.

Edebiyatı bir yana bırakalım ve jeopolitikten devam edelim.

Nasıl ki Yeşilköy’e kadar gelen Çarlık Rusyasına karşı, biz istemesek bile bu önemli yeri kaptırmamak için yardıma koşmak için hazır bekleyen İngiltere örneğindeki gibi, Türkiye büyük güçlerin çekişmesinin hep esas nesnesi olmuştur.

Napolyon’un dediği gibi, “eğer dünya bir devlet olsaydı başkenti İstanbul olurdu”.

ABD’nin 1946 tarihli o kritik belgesinden söz etmenin tam yeridir.

Amerikan Dışişleri Bakanlığı Belgesinin özü: “Türkiye’yi Kontrol Eden, Akdeniz’den Hindistan’a Tüm Bölgeyi Kontrol Eder.”

Dönemin ABD Dışişleri, Savaş ve Donanma Bakanlarının imzasını taşıyan, Başkan Truman’ın da onayladığı bir belge bu.

ABD’nin Türkiye’ye yönelik stratejisini belirleyen 1946 tarihli bu belgeyi onaylarken Başkan Truman’ın bakanlarına ve generallerine, bu prensiplerin uygulanması için “sonuna kadar gitmeye hazır olduğunu” belirttiği de yazılı.

Belgede, Türkiye için, SSCB’ye karşı son çare olarak ABD ordusu ve silahlarının kullanılabileceği de yazılı.

Bu tespit, ABD Dışişleri, Savaş ve Donanma Bakanlıklarının birlikte sürdürdüğü bir dizi toplantının ardından Dönemin Dışişleri Bakan Vekili ve Bakan Yardımcısı Acheson tarafından yazıya aktarılıyor ve Dışişleri Bakanı Byrne’a iletiliyor.

Belge, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu dünyada SSCB ve ABD’nin kutup başları olarak belirdikleri bir dönemde, Türkiye’nin, bugün de süren konumunun nasıl belirlendiğini gösteriyor. Hatta bazıları bunu, “Soğuk Savaş’ın başlamasına işaret eden belge” olarak da nitelendiriyor.

15 Ağustos 1946 tarihli bu belge Türkiye’nin NATO’ya üye olmasından 6 yıl öncesine ait. Türk Hükümeti o dönemde bu belgeden haberdar olsaydı, muhtemelen Türkiye’yi NATO’ya almaya çoktan hazır olduklarını bilirdi. Kore’de binlerce askerimizin kanını boş yere dökmezdik!

1946’dan 1989’a kadar süren Soğuk Savaş dönemine hakim olan Atlantik görüşü işte bu belgeden kaynaklanıyordu. Türkiye ise güvenliğini ABD’ye teslim etmenin rehaveti içinde, gelecek yıllarını fazla dert etmiyordu.

ABD de benzer biçimde dolar ve donanması ile sağladığı “la dolce vita”nın rehavetiyle bugünlere geldi.

TÜRKİYE’NİN VERMESİ GEREKEN KARAR

AKP ve R. Tayyip Erdoğan hükümeti neredeyse 20 yıldır ülkeyi yönetiyor.

Bu 20 yılın 14’ünde tamamıyla ABD çizgisinde yüründü.

1 Mart Tezkeresi’nde bir kazaya uğransa da, onu telafi etmek için Kıbrıs verildi (Allahtan Rumlar referandumu reddetti de kurtardık), ikinci bir tezkere çıkarıldı. Suriye’de mayınlı arazi az daha İsrail’e teslim ediliyordu, sonrasında ne denirse yapıldı. Libya’da hakeza. Barzanistan ve Kürt meselesinde de Washington ile paralel yüründü. Ermenistan ile ilişki düzeltilecek diye Azerbaycan bayraklarının çöpe atıldığı da görüldü bu ülkede. Yunanistan’a adalar ve adacıklar bırakıldı.

ABD’nin hükümet içindeki gizli kolu FETÖ işi bozdu.

Erdoğan’ı çeşitli dosya ve kumpaslarla devirme çabası ters tepti.

Erdoğan’ın PKK ile açılımdan geri dönmesi ve Rusya ile ilişkileri geliştirmesi üzerine bu kez doğrudan darbe girişimi geldi.

İşte orada diğer 6 sene başladı.

Trump döneminde de bu devam etti.

Türkiye (fazla da çaktırmadan) Doğu’ya, yani Avrasya’ya, Çin ve Rusya’ya yaklaşmaya başlıyordu.

Ancak ekonomisi hala Batı’ya endeksli, sıcak para ile borç döndürme prangası üzerine kuruluydu.

ABD’den sert ve tehditkar bir tonda uyarılar geliyordu.

Halkbank gibi doğrudan etkileyen konular da vardı klasörde.

Biden gelince iş ciddiye bindi.

Biden, Avrupa ve Asya’daki müttefiklerini NATO şemsiyesi altında toplama ve Çin-Rus eksenine karşı kuşatma projesi için düğmeye bastı.

Ankara’da ufaktan çarklar başladı.

Fiili ve teorik olarak koptuğumuz NATO’ya dönüş sinyalleri verildi.

Brexit ile yara alan ve krizlerde tel tel dökülen AB ile yeniden bir tür flört dönemi başlıyor.

En son, Kanal İstanbul projesinin aslında ne olduğu, heybeden çıkan Montrö turpuyla belli oldu.

Batı Asya’daki haritaların çiziminde çok eski rolü olan Rothschild ailesinin yönettiği Katar Fonu’nun desteklediği Kanal İstanbul projesi, Montrö Sözleşmesi’ni kaldırabilecek bir gelişme.

TBMM Başkanı Mustafa Şentop startı verdi.

Buna karşı çıkanları yıldırmak için, Yeni Şafak ve Akit gazetelerinden, “Montrö’yü kaldırmak için Kanal İstanbul’a da gerek yok. Reis bir kararnameyle Montrö’den çıkabilir” yayınları başlatıldı.

Hatta iddialara göre Montrö’deki tonajları aşan ABD savaş gemilerine Karadeniz’e geçiş izinleri de göz yumularak verilmişti.

Diğer taraftan da Doğu Akdeniz’deki o heyecanlı çıkışımız, sönmüş, Yunanistan ile anlamsız istikşafi görüşmelerin bilmem kaçıncısı yeniden başlatılmıştı.

Almanya başta olmak üzere Avrupa’dan bize bu konuda övgüler düzülmeye başlandı.

Libya’dan çekilme iddialarına paralel İsrail ve Mısır ile arabulma faaliyetleri de sürüyor.

Ancak öte yandan ABD’nin Yunanistan’ı resmen sömürge haline dönüştürüp, 20’den fazla üs açma süreci de hızla devam ediyor.

Dedeağaç’ta kurulan dev Amerikan üssü Türkiye ve Rusya’yı tehdit eder hale geliyor.

ABD ayrıca Kıbrıs Rum Kesimi’ne de silah satma kararı aldı.

PKK-YPG’ye helikopter ve ağır silah eğitimleri hızla sürüyor.

Suriye-Irak-Ermenistan ve Gürcistan üzerinden Türkiye düşmanlığı tam gaz.

Ama bakıyoruz ki, Türkiye’yi öldürmek de istemiyorlar.

Biden hem ABD hem AB nezdinde beklenen yaptırımları erteletti.

Yani Washington geleneksel havuç ve sopa politikasını sürdürüyor.

Başta verdiğimiz örneklerde olduğu gibi Türkiye’yi kaybetmeyi kimse istemiyor.

Rusya ve Çin de öyle.

WANG Yİ’NİN ZİYARETİ

ABD’nin tehditkar soluğunu ensesinde hisseden Çin artık sevimli panda rolünden, aslına yani ejderhaya dönüyor.

Alaska’daki görüşmelerde ejderha hem pençelerini, hem dişlerini gösterdi.

İşte bu dönüm noktası sayılabilecek gelişme sonrası tarihin akışı da hızlandı.

Çin, Amerikan hegemonyasını kırmak için planladığı Kuşak ve Yol Girişimi’ne hız verirken, ABD de kendi versiyonunu ortaya koymak için gecikmiş bir hamle yaptı.

(ABD Başkanı Joe Biden, İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile yaptığı telefon görüşmesinde, “demokratik devletlerin” Çin'in başlattığı Kuşak ve Yol Projesi'ne karşılık benzeri bir girişimde bulunmasını önerdi. Ayrıca ABD’nin 'Gölge Dışişleri' CFR (Dış İlişkiler Konseyi) de Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne ilişkin rapor hazırladı. Gelen haberlere göre, raporda Çin’in projesine alternatif olmaya yönelik ekonomik öneriler sıralandı.)

Yahut da Çin’in projesini artık hasım olarak görecekti.

Bunun üzerine Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, önce Çin’de Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’u ağırladı, ardından atlayıp Türkiye’ye geldi.

Türkiye ve İran, Çin açısından çok önemli.

Her iki ülke de Kuşak ve Yol rotasında Asya’nın ortasından geçerek orta koridor ismini alan hatta yer alıyor.

İran ayrıca petrol ve doğalgaz kaynaklarıyla da önemli.

Zaten Wang, Türkiye’nin ardından gittiği Tahran’da çok önemli bir stratejik anlaşmaya imza attı.

Bu, benim 2019’da yazdığım ama o zaman teyit edilmeyen 2016 anlaşmanın ta kendisiydi.

Çin ve İran 25 yıllık 500 milyar dolarlık devasa bir anlaşma yaptı.

Bakınız 3 yıl önce ne yazmışım:

Bu olay, Çin ve İran arasında stratejik işbirliğinin fiiliyata geçirilmesi anlamına geliyor. 
İran Petrol Bakanlığı’ndan ismini gizli tutan üst düzey yetkili yol haritasının ayrıntılarını açıkladı.
Anlaşmaya göre Çin, İran'a 400 milyar dolarlık petrol, doğalgaz, sanayi, ulaştırma ve altyapı yatırımı yapacak. 
Bunun 280 milyar doları, yeni sahaların geliştirilmesi, rafineri ve petrokimya endüstrisine gidecek. Büyük kısmı önümüzdeki 5 yılda gerçekleştirilecek. 
Çin, İran'ın ulaştırma ve imalat sanayi sektörlerine de 120 milyar dolarlık yatırım sözü verdi. 
Çin’in yatırımları duruma göre artabilecek. 
Anlaşmaya göre, Çinli firmalar İran’in her türlü petrol ve doğal gaz üretimi ve petrokimya sektörü ihalelerinde öncelikli olacak, ayrıca İran’da üretilen petrol, doğalgaz ve petro kimya ürünlerini öncelikli olarak yüzde 12 indirimli satın alabilecek. Ödemeler de Afrika ile olduğu gibi dolarsızlaştırılacak. Yani Tümen-Yuan değişimi ile yapılabilecek. 
Pekin, projeler için güney-kuzey yönünde özellikle Tahran ve Tebriz kentlerine doğru yüksek hızlı tren ve petrol-doğal gaz boru hatları inşa edecek. Gerekli ekipman ve uzman iş gücünü de İran’a gönderecek. 
Tüm bunların Tel Aviv ve Washington’da saç baş yoldurması yetmezmiş gibi, Çin, İran’daki yatırımlarını korumak için en az 5 bin de asker yollayacak. 
İranlı kaynak Petroleum Economist’e daha da önemli bir şey söylüyor: “Eğer gerekirse askeri personel artırılacak ve Çin donanması da Basra Körfezi’nde görev yapabilecek.”

Askeri işbirliği seçeneklerini de içeren anlaşma, Çin’in Orta Doğu’daki etkisini hiç olmadığı kadar derinleştirebilir ve ABD'nin İran’ı tecrit politikalarını da baltalayabilir.

Wangi Yi’nin Ankara Ziyareti ve İran’da attığı imzanın zamanlaması çok önemliydi.

Çünkü ABD Çin’e karşı topyekün bir harekatı başlattı ve Pekin’in deniz yolları ticaretini zorlaştırmak için devreye girdi.

Japonya, Avustralya ve Hindistan ile Quad denilen bir dörtlü ittifak oluşturmaya çalışırken, buna katılmakta ayak direyen Endonezya, Filipinler gibi ülkelerde de terör saldırıları artıverdi.

Yani Çin’in ticaretinin yüzde 60’tan fazlasının geçtiği yollar artık eskisi gibi güvenli değil.

Sinciang pamuğunun başına gelenler Çin ticaret filolarının da başına gelebilir.

O yüzden Asya’nın içinden demiryolu ile geçen Orta Koridor önem kazandı.

ABD tehdidi altındaki Rusya’yı da yanına çekti.

Rusya-Çin Stratejik işbirliğinin en güçlü zamanında Asya’nın eski İpekyolu rotaları canlandırılmaya başlandı.

Türk yetkililer de Wang ziyareti sonrası Kuşak ve Yol’dan ve Orta Koridor’dan daha çok söz etmeye başladı.

Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu, dev yük gemisinin Süveyş Kanalı'nda karaya oturması sonrasında ticaretin durma noktasına gelmesini değerlendirirken, "Süveyş Kanalı üzerinden yapılan Uzakdoğu-Avrupa taşımacılığına doğu-batı ekseninde alternatif olabilecek en uygun rota, ülkemizden başlayan, Kafkaslar bölgesine, buradan da Hazar Denizi’ni aşarak Türkmenistan ve Kazakistan’ı takiben Orta Asya ve Çin'e ulaşan Hazar geçişli Orta Koridor'dur" ifadesini kullandı.

Karaismailoğlu, "Çin'den Avrupa'ya uzanan 3 büyük ticaret yolu göz önüne alındığında bir konteyner, Türkiye üzerinden 7 bin kilometre yol alarak 10-15 günde, Rusya Kuzey Ticaret yolu üzerinden 10 bin kilometre mesafe katederek 15-20 günde, Süveyş üzerinden 20 bin kilometre seyrederek 45-60 günde Avrupa'ya ulaşıyor. Dünya ticaretinde zaman kavramının önemi düşünüldüğünde ülkemiz konumu itibarıyla avantajlı bir durumda bulunmaktadır” dedi.

Peki Wang Yi, Türkiye’ye ne teklif etti?

Şensi Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi’nden Prof. Bing Zhong, Sputnik’e yaptığı açıklamada, Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin görüşmelerde, 5G, yapay zekâ, büyük veriler ve diğer teknoloji alanlarından bahsettiğini söyledi. Bing, yüksek hızlı demiryolu yapımı, havacılık ve ileri teknolojik diğer konuların da işbirliği kapsamı içinde olduğunu söyledi.

Çin için Türkiye’nin Gümrük Birliği üyesi olması da bir avantaj.

Yunanistan’ın Pire limanında ticaret üssü bulunan Çin, ABD sömgürgesi haline gelen Yunanistan'ın bu limanı elinden alabileceğinden endişeli.

Bu yüzden Türkiye üzerinden planlar yapmaya başladı.

Burada şu da çok önemli bir nokta.

Çin öyle kolay karar almaz.

Sağlamcıdır.

Türkiye’ye yatırım yapmaya başlamışsa, Ankara’nın yeniden Amerikan kolonisi olmayacağı üzerinde kesin bir karara varmış olması gerekir.

Türkiye’nin Montrö anlaşmasını tartışmaya açması ne kadar nahoş bir gelişme olsa da temel yönünü değiştirecek bir durum yaratmaz.

Zaten Rusya’yı fazlasıyla öfkelendirecek böyle bir gelişme bizi Amerikan-Rus savaşının orta yerine de koymuş olur ki, bu Osmanlı’nın çöküş nedenlerinin en başında geleniydi.

Rusya ile enerji hatlarından nükleer santrale, S400’lerden Astana Süreci’ne değin o kadar çok stratejik işbirliğimiz var ki artık bundan geri dönüş mümkün değil.

Yani neticede Türkiye’nin Batı kampına yeniden bir ileri karakol olarak dönmesi artık zamanın doğal akışına ters bir durum.

Türkiye’de iktidar değişse ve ABD destekli yeni bir koalisyon veya iktidar formülü de gelse bu değişmez.

Jeopolitik son sözü söyler.

Türkiye kanımca tarafını Avrasya’dan yana seçmiş durumda ve bu artık kesin bilgi.

Yayalım.

* https://www.aydinlik.com.tr/haber/cin-kusak-yol-kapsaminda-iran-a-asker-gonderiyor-huseyin-vodinali-kose-yazilari-eylul-2019