Anglo-Sakson emperyalizminin İsrail’le beraber bölgedeki en yakın müttefikleri Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’ın, Türkiye karşıtı faaliyetleri artarak devam ediyor.

Ankara’nın Riyad yönetimiyle giriştiği medya savaşı ve Libya’daki son gelişmelerle bağlantılı olarak BAE’yle yaşanan söz düellosu, uzun bir zincire eklenen son halkalar oldu.

Çatışmanın kaynağında birincil olarak, Türkiye’nin Ortadoğu ve Afrika’da izlediği aktif dış siyaset ve bu siyaseti sürdürürken kullandığı araçların Körfez ülkelerinde yarattığı tedirginlik yatıyor.

İkincil neden ise ABD-İngiltere ve İsrail üçlüsünün, bu ülkeler üzerinden Türkiye üzerinde baskı oluşturma çabasıdır.

Koronavirüs salgını sonrası, dünyanın ve diplomasinin yeniden şekillendiği bir sürece girdiğimiz günlerde, Körfez’le olan çatışmayı etraflıca anlama ve bu konuda yeni siyasetler geliştirme ihtiyacı olduğu açık.

KÖRFEZ’DE TÜRKİYE KORKUSU

Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngiliz emperyalizminin desteği ve organizasyonuyla kurulan Körfez şeyhliklerinde, tarihsel anlamda Türk ve Türkiye düşmanlığının köklerine rastlamak mümkün.

Fakat nasıl tarihsel olguları reddederek siyaset geliştirmek mantık dışıysa aynı şekilde sadece tarih üzerinden siyaset belirlemekte sağlıksız sonuçlara neden olacaktır.

Dolayısıyla Suudilerin ve Abu Dabi yönetiminin Türkiye karşıtlığını sadece tarihsel düşmanlıkla açıklamak anlamsız olduğu kadar dar bir bakış açısı.

Sorunun kaynağını anlamak için doğru yöntem, Türkiye ve bu ülkeler arasındaki siyasi, ticari ve jeopolitik çatışma alanlarını incelemek ve bölgede etkili diğer kuvvetlerin ilişkilere etkisini değerlendirmektir.

Bu bağlamda, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy’un, BAE’yle yaşanan krizle ilgili bir soruya 20 Nisan’daki basın açıklamasında verdiği cevap, Türkiye ve Körfez ülkeleri arasındaki çatışma alanlarını özetler niteliktedir; “BAE’nin sadece Libya’da değil, Yemen, Suriye ve Afrika Boynuzu dahil tüm bölgemizde uluslararası barış, güvenlik ve istikrarı bozucu hareketleri uluslararası toplumun malumudur.”

Detaylandırmak gerekirse Türkiye’nin:

1. Suudi Arabistan ve BAE’nin rakibi Katar’la geliştirdiği ilişkiler ve ülkede kurduğu askeri üs,

2. Dünya petrol ticareti ve dolayısıyla Körfez şeyhlikleri için stratejik öneme haiz Bab’ül Mendep Boğazı’na kıyısı olan Somali’deki askeri üssü, Cibuti’deki faaliyetleri başta olmak üzere Afrika Boynuzu’nda izlediği aktif siyasetler,

3. Afrika ve Kızıldeniz’e kıyısı olan ülkeler arasında önemli bir yere sahip Sudan’daki faaliyetleri ve askeri üssü,

4. Suriye’de Rusya ve İran’la beraber hareket etmesi ve ek olarak ülkedeki muhalif gruplar üzerinde etkisini sürdürmesi,

5. Libya iç savaşında BAE ve Suudi yönetiminin desteklediği General Hafter kuvvetlerine karşı Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verdiği destek,

6. Bölgede Suudi Veliaht Prens Bin Salman ve BAE Veliaht Prens Bin Zayid’in iktidarlarını da tehdit eden Müslüman Kardeşler örgütü üzerinden siyasetler geliştirmesi, 

7. Filistin sorununa aktif bir biçimde dahil olması,

8. Bölgede bazı çatışma alanlarında İran’la sürdürdüğü işbirliği, Bin Salman ve Bin Zayid tarafından tehdit olarak algılanıyor.


KÖRFEZ’İN TÜRKİYE KARŞITI FAALİYETLERİ

Suudiler ve Bin Zayed’in bu siyasetlere karşı farklı noktalarda cevaplar geliştirdiğini tespit ediyoruz. Özetlersek:

1.Libya’da General Hafter ve diğer grupları kullanarak Türkiye’ye bağlı gruplar ve Türkiye’nin bölgedeki askeri ve istihbarat varlığının hedef alınması,

2. Somali’de bulunan Türk askeri varlığına yönelik saldırılar organize etmek,

3. İdlib başta olmak üzere Suriye’de muhalif grupları Türkiye karşıtı faaliyetlere yönlendirmek,

4. Bin Zayed’in Suriye Cumhurbaşkanı Esad’a koronavirüs salgınıyla mücadele üzerinden verdiği dostluk mesajları ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin son açıklamalarından da anlaşılabileceği gibi Suriye hükümetini Türkiye’ye karşı kışkırtmak,

5. Sudan’da Türkiye destekli şahıs ve grupların tasfiyesine girişmek,

6. Medya organları üzerinden bölgede Türkiye karşıtı yayınlar sürdürmek,

7. Arap dünyasının etkili ülkesi Mısır’da, Türkiye’ye karşı halihazırda Müslüman Kardeşlere verilen destek nedeniyle mevcut olan Türkiye karşıtlığını körükleyerek, Ankara ve Kahire’yi açık bir çatışmaya sürükleyecek siyasetler izlemek.

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ HAMLELER

Süreci değerlendirdiğimizde, Körfez ülkelerinin Türkiye düşmanlığının arkasında sadece siyasi çıkarları değil ABD ve İsrail’in yönlendirmesinin de olduğunu görüyoruz.

Türkiye, Amerika’dan ne kadar uzaklaşır veya karşı karşıya gelirse Riyad ve Abu Dabi yönetimlerinin Ankara’ya yönelik siyaseti bir o kadar saldırganlaşıyor.

15 Temmuz Amerikancı darbe girişimi esnasında ve sonrasında BAE ve Suudi Arabistan’ın Türkiye karşıtı faaliyetlerinin hız kazandığına şahit olduk.

Keza İsrail’in de BAE ve Suudi Arabistan’la iş birliği içinde bölgede sadece İran değil Türkiye karşıtı siyasetlere giriştiği ve Arap milletlerinin kafasına İsrail yerine Türk-İran düşmanlığını yerleştirmeye yönelik siyasetler sürdürdüğü bilgisi mevcut.

Türkiye’nin, BAE ve Suud işbirliğine karşı girişebileceği hamleleri sıralarsak:

1. Suriye’de Rusya ve İran’la iş birliğinin derinleştirilmesi hatta Şam’la direkt temas, Riyad ve Abu Dabi yönetimlerinin bölgeye nüfuzunu engelleyecek hamlelerin başında geliyor.

2. Libya’da Rusya’yla iş birliği adımlarının atılması zaten dağılma sürecine girmiş olan Hafter kuvvetlerine son darbeyi vuracaktır.

3. İhvan’a verilen desteğin sonlandırılması ve Kahire yönetimiyle eşit, karşılıklı saygıya dayanan ilişkilerin kurulması halinde, BAE ve Suudilerin Mısır’ı Arap dünyasında ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı kullanma siyasetinin önüne geçilecektir. Mısır’la ilişkilerin normalleşmesi Libya ve Sudan’da da Türkiye’nin elini rahatlatacak, yeni iş birliği fırsatları doğacaktır.

4. Medya organları ve sivil toplum kuruluşları üzerinden Suudilerin ve BAE’nin, İsrail’le el altından yaptığı iş birliğinin ifşa edilmesi, bu ülkelerin ve bunlara bağlı medya organlarının Arap halkları üzerindeki etkisini azaltacaktır.

5. Afrika Boynuzu’ndaki faaliyetlerde, tıpkı Suriye’de olduğu gibi Türk-Rus-İran iş birliği gözetilerek daha kuvvetli bir biçimde devam edilebilir.

Özetle, var olan ittifakları derinleştirmek ve yeni ittifaklara yönelmek, Prens Bin Salman ve Bin Zayid ve arkalarında duran ABD-İngiltere-İsrail hattının saldırgan siyasetlerini boşa çıkartacaktır.

Diğer yandan herkes gibi Suudi yönetimi de ABD’nin bölgede güç kaybettiğinin farkında. Bu doğrultuda, Riyad yönetimi zayıfta olsa Rusya ve Çin’le yakınlaşma hatta İran’la ilişkileri normalleştirme sinyalleri veriyor.

Bölgede Türkiye’nin de dahil olduğu güçlü ittifaklar kurulması halinde, Suudilerin ABD-İsrail hattına mesafe koyması ve Ankara’ya karşı saldırgan siyasetlerini sonlandırması beklenebilir.

İran’ın düştüğü hataya düşmeden, son ana kadar diplomatik kanalları açık tutarak fakat asla askeri önlemlerden de taviz vermeden adım atmakta yarar var.

Çinli savaş bilgini Sun Tzu’nun da dediği gibi ; “Gerçek zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir.”


Onur Sinan Güzaltan

Aydınlık