"Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” (Mustafa Kemal Paşa, 6 Mart 1922, TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt:17, Sayfa:6)

MANDACI ZİHNİYETİN İNATÇILIĞI

Mustafa Kemal’in bu sözlerinin asli hedefi bu topraklarda her zaman var olan mandacı zihniyet idi. O zihniyet bugün olduğu gibi memlekette kanser gibi yayılıyordu. İngilizler, işgal sonrası İstanbul'da Türklere İngiliz Dostları (Muhipleri) Derneğini kurdurmuştu. Bu derneğin üyeleri arasında bizzat Padişah Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit, Dahiliye Vekili Ali Kemal ve İmam Sait Molla bulunuyordu. Derneğin başkanı Frew adında Protestan bir rahipti. Derneğin asli amacı İngiliz mandasını sağlamaktı. O dönemin yandaş medyası sayılacak Alemdar, Peyám-ı Sabah, Vakit ve İkdam gazeteleri bu amaca yönelik algı operasyonları yürütüyor, satın alınmış kalemler beyin yıkıyordu. Gazeteci, Refi Cevat Ulunay'ın Alemdar gazetesinde çıkan yazıları bunların en hevesli örnekleri arasındaydı. Şunları yazmıştı:

"Osmanlı İmparatorluğu İngiltere'ye yanaştıkça daima kazanmış, uzaklaştıkça kaybetmiştir. ...Bizim için yol İngiltere'nin açacağı yoldur." (19 Aralık 1918); "İngilizleri bekliyoruz. Türkler kendi güçleriyle adam olamaz. İngilizler elimizden tutarak bizi kurtaracak." (21 Nisan 1919); "Turan'a mı İran'a mı nereye gideceklerse bir an önce defolsunlar. Biz bu memlekette yirminci asra layık birer Osmanlı olarak kalacağız.’’ (22 Mart 1919); Alem-i İslam kilidinin anahtarını İngiltere'nin emin ve itimat edilir eline tesliminde, Alem-i İslam için hiçbir tehlike yoktur."(23 Temmuz 1919);"Yunanlılar ne kadar ebedi düşmanımız olursa olsun, bugünkü galiplerimizin bir müttefikidir, onlara karşı yapılacak hareket, İtilaf Devletleri'nin kırgınlığına sebep olur." (23 Mart 1920).

İngiltere mandası dışında ABD mandasını isteyen ayrı bir grup daha vardı. Wilson’cular Birliği adı altında bir dernek kurmuşlardı. Aralarında Yunus Nadi (Abalıoğlu), Ahmet Emin (Yalman), Celal Nuri, Necmettin (Sadak), Ali Kemal, Velid Ebuzziya, Refik Halit gibi isimler vardı. Bu grup, 15 Aralık 1918’de ABD Başkanına bir mektup göndererek manda talebinde bulunmuştu.

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM

Mustafa Kemal, İstanbul’u, Sarayı, Mandacıları dinlemez. "Ya istiklal ya ölüm" der. Emperyalizme ölümüne savaş açar. Geri adım atmaz. 1922 yılında Rusya Devlet Başkanı Lenin, Ankara’ya Aralov’u elçi tayin ettiğinde ona şu talimatı veriyordu: "O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor. İşte sizin işiniz budur. Türk hükümetine, Türk halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız.”

Sonuç: Destansı Kurtuluş Savaşı. Kurtarılmış bir vatan; İlan edilmiş bir Cumhuriyet. Tüm mazlum devletlere örnek bir Devrim.

Ve Sonrası: 1938 sonrası mirasyedi gibi harcanmış büyük bir birikim. Değil ihraç etmek, içeride bile korunamamış bir devrim. Vicdan alanından çıkarılıp oy uğruna siyaset sarmalına sokulmuş İslam dini. İktidarlar yoluyla kutsanmış bir karşı devrim. 1945 sonrası Atlantik emperyalizmi emrine sokulmuş emsalsiz bir coğrafya ancak kaybedilmiş milli bilinç. Niceliği nitelik önüne koyan, kalabalıklar demokrasisi. Ümmetçilikle sulandırılmış Türk milliyetçiliği. Üreten yerine tüketen borç ekonomisi. Devlet üzerinden zenginleşmeyi kutsayan ve koruyan ahlak anlayışı. Kemalizm gibi dünyaya örnek milli bir ideoloji varken, ithal ideolojiler peşinde koşan ve günümüzde ne rotasını ne de gideceği limanı bile bilemeyen sözde aydınlar. Asla ölmeyen Mandacı ruh. Gericiliği savunmayı demokrasi sanan cemaatler. Ordusunu ve donanmasını FETÖ üzerinden emperyalizm hizmetine teslim edenlere zamanında liyakat ve itibar veren, FETÖ’nün yüksek siyasi yapılanmasının üzerine gitmeyen bir devlet sistemi. Sadakatin liyakate tercih edildiği kamu sektörü. Bedensel refahı ruhsal ve kültürel refaha tercih eden kitleler. Bilgi çağında toplam nüfusun sadece yüzde 33’ünün lise ve üzeri eğitim alabildiği bir toplum.

Kısacası devrimci, devletçi, milliyetçi, halkçı, laik, bağımsız karakter ve pratikte kurulan bir cumhuriyetin 1938 sonrası yavaş yavaş kaybedilişinin son 82 yıllık tablosu. İç cephede bu karanlık tablonun ortaya çıkmasında tüm dünyaya 1970’ler sonrası dayatılan neo-liberal ekonomi politikalarının ve gerekli kıldığı siyasi rejim dayatmalarının da rolü olduğunu belirtmeliyiz. İç siyasetin yozlaşması, medyanın tekelleşmesi, kuvvetler ayrılığının ortadan kalkması, devletçilik ve halkçılığın terk edilmesi, eğitim ve öğretim ile adalet sisteminin temellerinde kalıcı hasarların yaşanması bu talihsiz sürecin dinamikleridir. İç ve dış emperyal cephe bunu başarmıştır. Ancak henüz her şeyi kazanamamıştır. İçerde yaşadığımız bunca engele; kurtuluş ve kuruluşa hakaretin liyakat sayıldığı özellikle son 40 yıllık dönemin yarattığı olumsuz koşullara rağmen, Cumhuriyet her şeye rağmen direnmeye devam ediyor. Cumhuriyet, Atatürk’ün adını anmayan; programlarına koyamayan siyasi partilerin varlığına rağmen direniyor. Zira bu karabasandan Türkiye’yi aydınlığa, jeopolitik bütünlüğe, gelişmişliğe taşıyacak tek reçete Atatürk Cumhuriyeti yoludur. Bu reçete, kurtuluş ve kuruluşun zamanın ruhu içinde bugüne kadar ulaşmış teori ve pratiğinin bir yansımasıdır. Her zor koşulda akla ilk gelendir. Sıkışan ve zorlanan tarafın Atatürk nefreti olmasına rağmen kullandığı bir kavram ve olgudur.

JEOPOLİTİK CEPHE

Diğer yandan son 82 yılda Mustafa Kemal Atatürk ideallerinden uzaklaşarak, Atlantik sistemin kölesi olmamıza ve 2002-2014 arasında çok büyük dış politika hataları yapılmasına rağmen jeopolitik cephede kayıp yaşamadık. Kıbrıs Barış Harekâtı; PKK ile askeri alanda mücadele; Mavi Vatanda uygulanan ganbot diplomasisi öne çıkan örneklerdir. Diğer yandan 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimi sonrası devletin kendine gelmesi ve jeopolitik gerçeklerle yüzleşmesi yeni bir dönemi başlattı. Bu dönemde özellikle Doğu Akdeniz cephesindeki çıkarlarımızı korumaya yönelik eylemler ile Suriye’de denize çıkışı olan kukla Kürt devletinin kurulmasının önlenmesi; Libya’da ciddi kazanımlar elde edilmesi; KKTC’de Maraş’ın iskana açılması ve Dağlık Karabağ’da Azerbaycan zaferine katkı sağlanması emperyalizmi son derece rahatsız etmiştir. Artık saldırıları söylemden eyleme geçmiştir.

100 YIL SONRA TARİH TEKRAR ETMEKTEDİR

İçerdeki kutuplaşma ve bölünmüşlüğü de kullanan emperyalizm cumhuriyete jeopolitik cepheden saldırmaktadır. Geçen hafta içinde AB ve ABD’de Türkiye’ye yaptırım öngören kararların çıkması bu sürecin bir ara sonucudur. Maalesef hayati jeopolitik çıkarlarımızın söz konusu olduğu bu dönemde iktidar ve muhalefet birlik ve beraberlik içinde değildir. İktidar olmak, hükümeti eleştirmek ve yıpratmak için milli çıkarların göz ardı edilebileceği, her yolun meşru olduğu bir dönem yaşanıyor. Bu süreçte günlük siyasi çıkarlar, uzun erimli jeopolitik çıkarları galebe çalabiliyor. AB ve ABD düşünce kuruluşlarının reçeteleri içerdeki sözde milli muhalif siyasetçilerimize ya da iktidara yakın akıl verici veya danışmanlara rehber olabiliyor. Adı Türk, zihni köle, ruhu hain, egoları GDO’lu yüzlerce sözde aydın, akademisyen, gazeteci ve bürokrat Türkiye’nin jeopolitik geleceğini yok sayarak hayati çıkar alanlarımızda emperyalist akıl ile aynı cephede yer tutabiliyor. İktidar ve mahfilleri de konumlarını koruyabilmek için gerektiğinde emperyalizme taviz verebileceklerinin örneklerini yaşatıyorlar. 22 Kasım 2020’de tarihimizin en onur kırıcı, haksız ve hukuksuz gemiye çıkma olayı yaşanıyor ve ne yazık ki muhalefet ya da pek çok sözde aydınımız bu olayın hukuksuzluğunu, tarihimizde denizde yaşadığımız ilk Alman saldırganlığını tartışmak yerine kendi içimizde iç siyasi kavgayı tercih edebiliyor. Türk bayraklı bir gemiye hukuk ayaklar altına alınarak çıkıldığı halde, olay sırf iktidara vurmak için gündeme getiriliyor. Almanya’ya veya AB’ye eleştiri yapılmıyor. İktidar da Almanya’yı gücendirmemek ve AB Zirvesinde aleyhimizde bir karar çıkmasını önlemeye katkı sağlamak için Roseline A gemisinde yaşanan haksız hukuksuz haydutluğun üzerine gitmiyor. Gemi 10 Aralık 2020’de Türkiye’ye geldiğinde karşılanması için medya kampanyası yapılmıyor, gemiye cumhuriyet savcıları sevk edilerek zabitan ve personelin yaşadıklarına yönelik tutanak tutulmuyor, ifade alınmıyor, dava açılmıyor.

ABD YAPTIRIMLARI

Türkiye Atlantik çıkar ve vizyonu dışında hareket ettiği sürece yaptırımlar ve tehditler devam edecektir. Ancak daha önemli olan, bu taktik kararların ekonomik bağımsızlığı olmayan Türkiye’nin 21. yüzyıl jeopolitiğine zarar verme potansiyelidir. Bu yaptırımların taktik içerikleri önemli değildir. Ancak yarattığı psikolojik ikilimin iktidar ve muhalefetin karar verme süreçlerinde yaratacağı stratejik ve hatta jeopolitik etkileri önemlidir. İktidarda huzursuzluk ve korku, muhalefette ise iktidar yıprandığı için kendine güven artışı yaratacağı açıktır. Muhalefet ve yeni kurulan partilerin Biden ve AB payandasına dayandıkları aşikardır. Diğer yandan iktidar mahfillerinde de son anda Biden ve ABD ile yakınlaşma işaretlerinin yoğunlaştığını görebiliyoruz. Örneğin, iktidar yanlısı bir gazetede S-400 sistemlerinin Amerikalılarla akla ziyan ortak çalıştırılma önerisi gündeme gelebiliyor. Müktesebatı ve geçmiş eğilimleri göz önüne alınarak, Washington DC’ye hariciye ekolü dışından tamamen siyasi kimlikli bir büyükelçi atanıyor. Akdeniz’den Dağlık Karabağ’a; Kıbrıs’tan Libya’ya hemen hemen her cephede, Türkiye aleyhinde Amerikan söylem ve eylem yoğunluğunun tepe yaptığı; Türkiye Cumhuriyetinin gelmiş geçmiş en büyük düşmanı FETÖ liderinin değil Türkiye’ye iadesi, sorgulanmasının bile düşünülmediği; Parası ödenmiş F 35 uçaklarına Birinci Dünya Savaşı arifesinde İngiltere’nin iki muharebe gemimize (Sultan Osman ve Reşadiye) el koymasına benzer  şekilde haksız ve hukuksuzca el koyulduğu bir ortamda, son anda ABD’ye yapılan jestler CATSAA yaptırımlarının ABD Senatosunda ezici çoğunluk ile kabulünü önleyememiştir. Emperyalizm asla affetmez ve vaz geçmez. Bu gerçek paralelinde mücadeleye devam edilmediği sürece sonuçta kaybedilecekler çağlayan etkisi ile jeopolitik boyuta erişir. Kaybeden son tahlilde devlet olur. Kişiler ve kurumlar unutulur. Ancak devleti kayıpları yüzyıllar boyu unutulmaz.

AB YAPTIRIMLARI

AB’nin 10 Aralık 2020 zirvesi, Türkiye kararları son derece tehditkâr boyuttadır. Doğu Akdeniz’i ilgilendiren 30. maddede satır aralarında AB, Türkiye’nin kıta sahanlığını tanımadığını; 21 Mart’a kadar geri adım atmadığı ve bir nevi Seville haritası sınırlarına çekilmediği sürece ek yaptırımların geleceği tehdidini umarsız ve yüzsüzce savurmaktadır. 31. Maddede haddini ve yetkisini aşarak KKTC/Maraş’ın iskana açılması konusunda Türkiye’ye tehditlerine devam etmekte ve yeni bir federasyon çalışmasında yer almaya hazır olduğunu deklare etmektedir. Halbuki, AB Kıbrıs’ın kaderinde asla yeri ve garantör statüsü olmayan bir varlıktır. GKRY’nin AB üyeliği ise tamamen kurucu anlaşmalara aykırıdır. Karar metninin 32. maddesi ise en rahatsız edici maddesidir. AB’nin çok taraflı bir Doğu Akdeniz Konferans girişimine öncülük etmesi teklif edilmektedir. Türkiye’nin böyle bir girişimi kabul etmesi, GKRY’nin AB üyeliliğine karşı çıkmayışımız ve 2004 yılında yaşanan Annan Planı skandalından sonra şüphesiz tarihimizdeki en ciddi ve hayati dış politika hatalarından birisi olacaktır. Doğu Akdeniz’de bir konferans yapılacaksa bu konferansta Yunanistan ve GKRY zaten olamaz. Yunanistan Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığını ilgilendiren kıyısı olmadığı; GKRY ise Türkiye tarafından tanınmadığı için çağrılamazlar. Bu konferansa Suriye, İsrail, Lübnan, KKTC, Mısır ve Libya çağrılabilir.

Kararın 33. maddesi ise AB’nin Atlantikçi kanadının Doğu Akdeniz konusunda ABD’ye tam teslimiyetinin kabulüdür. Burada AB, Doğu Akdeniz ve ülkemizi ilgilendiren konularda ABD ile eşgüdüm içinde hareket edileceği tehdidinde bulunmaktadır. Satır arasında verilen mesaj önemlidir. ‘’Türkiye’nin jeopolitik tercihlerine tek başıma mâni olamıyorum. Yunanistan, Fransa ve GKRY bloku yetmiyor. Almanya 22 Kasım 2020’de hamle yaptı ancak yeterli olmadı. ABD’nin ağırlığına ihtiyacım var.’’

ABD VE AB’YE ÖNERİDE BULUNALIM

Asya yüzyılının çoktan başladığı; Dağlık Karabağ zaferi sonrası yeni başlayan jeopolitik evrede Türk- Rus, Türk- Çin ve Türk- Orta Asya eksenlerinde devrimsel seçeneklerin ortaya çıktığı; AB ülkelerinin ekonomik kriz içinde bulunduğu ve pek çok konuda kendi içlerinde bölündüğü; Türk askeri gücünün pek çok cephede kendini kan ve demir ile ispat ettiği bir konjonktürde Türkiye’ye AB’nin tehdit politikası geri teper. 1995’ten bu yana Gümrük Birliğinde olan Türkiye, henüz kendine bu dönem içinde yaşatılan haksızlıkları; AB katılım müzakere sürecinde yaşanan Yunanistan ve GKRY şımarıklıklarından kaynaklanan haksızlıkları, tek yanlı oldu bittileri gündeme bile getirmemiştir. AB’nin ABD ile Türkiye’ye hayati jeopolitik çıkarlarımızdan vaz geçmemiz için yapacağı her türlü baskı, sindirme, caydırma ters tepecektir. Yeter ki, iktidar ve muhalefet taktik etkisi olan yaptırımlardan korkarak jeopolitik savrulmaya düşmesin. Türkiye’nin ve geleceğinin gücünün farkında olsunlar. 1938 sonrası yapılan hataları ısrarla devam ettirmesinler. AB ve ABD’nin 15 Temmuz 2016 gecesi üzerimize FETÖ üzerinden ateş açtığını; Ateş açanların AB ve ABD’de korunup kollandığını unutmasınlar. Atatürk’ün dediği gibi: "Halbuki, hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?"