Ben küçükken TRT’de ‘Duvardaki Kan’ isimli bir dizi vardı. Dizinin baş kahramanı da büyük devrimci ve milliyetçi Talat Paşa idi. Öldürüldüğünde göz yaşlarımı tutamadığımı hatırlıyorum. O benim ilk kahramanımdı. Talat Paşa’nın na’şı Berlin’deki şehadetinden tam yirmi iki yıl sonra İstanbul’a getirilmiş. Cenaze töreninin ardından Mithat Cemal Kuntay, uğruna ‘Talat tabutu önünde’ isimli çok dokunaklı bir şiir yazmış. Şiirde dev şahsiyet öyle bir tasvir ediliyor ki sözler insana adeta kurşun gibi işliyor:


 “Alnındaki ter, bir milletin döktüğü terken,
 nabzındaki kan belki de bir nesle yeterken,
 en sonra, şu torba kemik sen misin? anlat!
 biz dipdiri verdik seni bir devlete Tal'at!
 takriben adamlık sana yetmezdi, tamamdın,
 sen kitle adam, millet adam, bayrak adamdın.
 en sevdiğin insan senin, çıplak olandı;
 şanlar, senin ölçünle palavraydı, yalandı.
 insanların insanlara verdikleri şanlar,
 göğsünde kalır, kalbine girmezdi nişanlar.
 asla derileşmezdi vezir esvabı sende
, sen zorla büyüktün, ne kadar istemesen de..
en sonra eğildinse de kurşunla eğildin,
altınlar akarken de züğürt ölmeyi bildin.
neymiş sana heykel? ne demekmiş sana türbe?
arkanda kalan tertemiz ismin yetişir be!”

 

Bu şiirle başladım çünkü şair günümüzde yaşasa ve Soner Polat’ı tanısaydı aynı mısraları bu sefer onun için yazardı diye düşündüm. Zira, yazandan çok yazdırandadır marifet! Ben bu sözleri sonuna kadar hak eden ve aynı şiirdeki gibi hasletlere sahip olan bir başkasını daha tanımadım. Soner Polat, benim için Talat Paşa gibi bir kahramandı. Jeopolitik üzerine konuşmalarımızda bana, oturaklı analiz duygulardan arınarak yapılır derdi. Bunu rehber edindim ama bu yazıda jeopolitik değil, özü güzel müstesna bir vatanseveri anlatacağımdan duygularımdan arınmayacağım.

            Soner Amiral mavi vatan koruyucusu bir deniz subayı, beyni durmaksızın işleyen bir araştırmacı ve yüreği sönmez vatan ateşiyle kavrulan bir devlet adamıydı. Dışişleri, Milli Savunma Bakanlıkları şöyle dursun, ulusun esenliği için Cumhurbaşkanı makamına layık bir insandı. O mevkilerden uzak olmasına rağmen bence tarihe geçti: Türkiye siyasetini jeopolitikle tanıştırdı! Önemi gelecekte daha iyi anlaşılacaktır. Hangi görüşte olursa olsun ileride yöneticiler onun düşünce ve deneyimlerinden yararlanacaktır. Kaynak yayınlarından çıkan ‘Yeniden Kazanmak’ ‘Mavi Vatan İçin Jeopolitik Rota’ ve en önemli eseri ‘Türkiye İçin Jeopolitik Rota’ kitaplarının yazarıydı. Rota sözcüğü bir insana ancak bu kadar yakışırdı. Avrupa’da, Rusya’da önemli üniversite ve düşünce merkezlerini görmüş biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki bu eseri ülkemizde alanında geçilememişti. Akademisyen değildi ama akademisyenlerin üretmesi gerekeni o yapmıştı. Askerliğinin ötesinde adeta bir öğretmendi.

Çözümlemeleri enginlere sığmazdı. Her zaman üretme odaklıydı. Bu nasıl mümkün olur diye düşündüğümde bazı önkoşulların gerekliliğine ikna olmuştum. O eserleri yazabilmek ve onun gibi biri olmak için deha seviyesinde bir analitik zekanın yanında müthiş bir bilgi donanımı gerekir. Ancak bunlar da yetmez! Bu özellikler bazı insanlarda olabilir fakat onda ayrıca çelikleşmiş bir vatanseverliğin yanında yüce bir ahlak anlayışı vardı. O, tüm bunların bileşimiydi. Bununla birlikte, onu tek kelimeyle tanımla derseniz ‘samimiyet’ derim!

Nitekim sözkonusu niteliklere sahip ama her şeyden önce görüşlerinde samimi olan ender isimlerden biriydi. Onun için aydın, seçkin gibi sıfatlarla anılmanın ya da Genelkurmay dış istihbarat başkanlığı yapmış bile olsa makamların bir önemi yoktu. O mütevazı ve candan bir karaktere sahipti. İlişkilerini çıkar odaklı kurmazdı. En önemlisi, kendi egosu için siyaset yapıp bunu ideolojik laflarla perdeleyen madrabazlardan değil, davasını samimiyetiyle bütünleştiren ve etrafına ışık saçanlardandı. Teori ve pratikte tutarlıydı. Türkiye yeri kolay dolmayacak bir değerini yitirdi. Benim için ise bunların ötesinde; kendisinden çok şey öğrendiğim, kendisiyle her konuyu konuştuğum ve benzer fikirleri paylaştığım bir ağabeydi.

Emperyalizmin hedefi olmuştu. Balyoz kumpasında yıllarca hapis yatmış ama mücadeleden vazgeçmemişti. Ülkesine asla küsmemişti. Gece gündüz Türkiye’nin bütünlüğüyle yatıp kalkıyor, adalet için çırpınıyordu. Boş hırslardan arınmış, densizliklere bile ölçüsüz cevaptan sakınmış bir beyefendi idi. Gösteriş ve etiketler ona işlemezdi; çünkü unvanlar ve kariyerler eğer içinde vatan sevgisi barındırmıyorsa onun için işlevsizdi. Ulusal çıkarlar halkın kalbinde yaşar diyerek toplumun her kesiminden insanla ilişki kurar ve sade bir nefer olarak derdini anlatmaya gayret ederdi. ‘Bir kişiden bile Soner Polat vatanseverdir sözünü duymak, benim için paha biçilmez bir servettir’ derdi. Bu ona fazlasıyla yeterdi.

Hem jeopolitiğin getirdiği gerçekçi bakışla dünyadaki somut dengeleri yorumlar, hem de bunun ötesinde idealler beslerdi. Yani örnek yaşamında hem maddi hem de manevi dünyanın dengesini barındırırdı. İnsanın içindeki o iki dünyayı anlatan Nesimi’nin meşhur dizeleri yüzyıllar önce sanki onun için yazılmıştı: “Mende sığar iki cihan, men bu cihana sığmazam…” O bu cihana sığmadı! Onun gibi bir insan da zaten sığamazdı!

Onun ufkuna dağlar dayanmaz, gönlüne denizler sığmazdı. Türkiye düşmanlarına tokat gibi inmek üzere bilgisini kullanır, cehennemler kudursa da bildiğinden şaşmazdı. Karmaşık sorunları bile basit anlatır, hep umut yayardı.  Sağlam duruşu karşısındakinde güven uyandırır, o hakikati arardı. Onun durduğu yerde yanlış olmaz, savunduğunda sıkıntı yaşanmazdı. Herkesçe benimsenen çarpıklıklara tek kişi kalsa dahi meydan okur, konuşmaları kurak çöllerde suya hasret yurtseverler için adeta vaha etkisiyle çağlardı. Bu yolda başkaları bir sebil ise o bir pınardı! Bir güz günü aramızdan ayrıldı ama giderken zihinlere demir attı.

Güz dedim. Güz demek hüzün demek. Güz demek kasvet demek. Güz demek yaprak dökümü demek. Güz ve onun içindeki eylül yaptı yine yapacağını. Zalim kansere karşı yılmadan mücadele eden Amiral Soner Polat’ı aramızdan aldı. Acım, acımız tarifsiz; kelimeler kifayetsiz! Güz, eylül, kanserin bende zaten acısı var: Rahmetli babamı da on sekiz yıl önce yine güzün, yine bir eylül günü ve yine kanserden erken yaşta kaybetmiştik. ‘Hayat uzun yaşamak değil, yaşadığın süreye bir takım onurlu mücadeleler sığdırabilmektir’ diye öğütlemişti. Yıllar sonra Soner Polat’ta o onurlu mücadelelerin timsalini görmüştüm. İyiler dünyadan erken ayrılır derler. Doğruymuş! Ülkemizin Batı’dan gelen saldırılara karşı varoluş savaşı verdiği böylesine kritik bir dönemde milletçe ona çok ihtiyacımız varken bizden ayrılsa da o, son kerte nabzındaki kan bir nesle yetecek ve eserleriyle yaşayacak bir kahramandır.

Vatan, fedakâr evlatlarının omuzlarında yükselir! Hiç tereddütsüz o evlatların en önde gidenlerinden biri olan Soner Amiralimizi bugün öğlen İstanbul’da Levent camiinden ebediyete uğurluyoruz. Yüreği Türkiye aşkıyla atan her yurttaş, şanlı Amiralimize son görev için orada olmalıdır. Ondan ayrı kalan beden olsa da o Türk milletinin gönlünde daima yaşayacaktır. Ardından bize düşen de Soner Polat vatanseverdir diye haykırırken bedel ödemekten gözünü sakınmayan, sözde değil özde Mustafa Kemal’in askerini fikirleriyle ilelebet yaşatmak olacaktır. Çizdiği rotadan ayrılmayacağıma söz verirken, kendisine Allah’tan rahmet, başta kederli ailesi olmak üzere tüm Türk ulusuna başsağlığı diliyorum. Rüzgârın sakin, pruvan neta olsun Soner Amiralim. Uğurlar olsun!