Prof. Dr. İbrahim Kaya / Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

Gerçeğin eğilip büküldüğü bir çağdayız, bunda hiç kuşku yok. Ancak son zamanlarda gerçeğin sadece eğilip büküldüğüne değil ama aynı zamanda tersyüz edildiğine tanıklık ediyoruz. Yani bu çağ gerçeğin çarpıtıldığı bir çağ değil sadece ama aynı zamanda gerçeğin yalan tarafından sık sık yenilgiye uğratıldığı bir çağ! Bu sebepledir ki Twitter’da yalan bir haberin gerçek bir habere göre yedi kat daha fazla beğeni almasına ve retweet edilmesine şaşmamak lazım. Gerçeğin insanlara heyecan vermediği, bu yüzden, yalanın insanların ilgisini her zamankinden çok daha fazla çektiği bir süreçten geçtiğimiz söylenebilir.

YALANLARDAN ÖRNEKLER

Örneğin, Kabataş yalanını düşünelim. Bir kadın, üstü çıplak deri eldivenli yetmiş kadar erkeğin saldırısına uğradığını iddia etmiş, bir gazeteci haber yapmış ve çok sayıda siyasetçi, gazeteci iddia sahibi kadını desteklemiş, “olmayan saldırıyı ve saldırganları” kınamıştı. Hatta mesele öyle bir hal almıştı ki “olmayan saldırıyı” kamera kayıtlarında izledikleri yalanını söyleyecek kadar ileri giden gazeteciler, başka gazeteciler tarafından koşulsuzca desteklenmişti. Bütün bunların bir yalan olduğunu iddia sahibi kadının avukatı itiraf ettiği zaman bile toplumun karşısına çıkmaktan hiçbir utanç duymayan Kabataş yalancıları aslında sadece hukuku yok sayarak alenen suç işlemediler ama daha önemlisi toplumun hassasiyet duyduğu fevkalade önemli bir konuda toplumu yanlış yönlendirerek bütün topluma karşı suç işlediler.

Başka bir örnek vermek gerekirse, Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının adeta sorgulanamaz bir gerçek gibi bazı basın yayın kuruluşları tarafından sunulması, propagandasının yapılması sadece çok sayıda subayın, aydının lekelenmesine, hatta bazılarının hayatlarını kaybetmesine yol açmadı kuşkusuz. Ancak daha önemlisi bir toplumun gözü önünde, alenen kötülüğün sergilenmesi ve bu kötülüğün kitlelerce kabul görmesi için deyim yerindeyse bütün güçleriyle birtakım basın yayın kuruluşlarının ve gazetecilerin yürüttüğü savaş tarihe geçti.

HAKİKATÖTESİ VE BOZULMUŞ İLETİŞİM

Bu örnekler kadar toplumda yaygın olarak bilinmeyen daha başka nice örneklerinin bulunduğu bu türden yalanların kolayca dillendirilmesinde ve yaygınlık kazanmasında kuşkusuz hakikatötesi çağ olarak ifadesini bulan bir süreçten geçiyor olmamız birincil derecede sorumludur. Hakikatötesine geçilmesinde ise iletişim patlamasının belirleyici bir rolü bulunmaktadır. İnsanların önemli bir bölümünün muhakeme etmeden, düşünmeden, araştırmadan, sorgulamadan ortaya atılan yalanları gerçek gibi algılaması, esas itibariyle, toplumsal anlamda birlikteliği yıkmaktadır. İnsan birlikteliği önemli ölçüde iletişime dayanmaktadır ve bu iletişimin bozulmamış olması ancak sağlıklı bir birlikte yaşama temeli sağlayabilir. Halbuki içinden geçtiğimiz bugünlerde iletişimin bozulması ve birçok durumda yalanın doğrunun yerini alması sözünü ettiğimiz insan birlikteliğinin temellerini bozmaktadır.

Bu hakikatötesi ve bozulmuş iletişim durumundan en çok faydalananlar ise belirli ideolojik, örgütsel, kişisel ve grupsal hedefleri için her şeyi araçsallaştıranlar olmaktadır. Düşünsel anlamda kendilerine rakip, engel veya problem olarak gördükleri insanların hayatlarını karartmak için bu hakikatötesi ve bozulmuş iletişim dönemini bulunmaz nimet olarak gören gruplar ve kişiler hiçbir temeli olmayan iddialarla yani yalanlarla sınır tanımadan saldırmaktadırlar. Bu saldırılar sosyal medya platformları aracılığıyla kitlelere ulaşmakta ve kitlelerin ilgisini çekmektedir. İddiaların bir yalandan ibaret olduğu ortaya çıkmakta, kanıtlanmaktadır. Ancak, yalanın yarattığı etkiyi gerçek yaratamamaktadır. Dava kazanmaları, soruşturmalardan aklanmaları, tazminat kazanmaları bile iftiraya uğramış insanların sesinin duyulmasına yetmemektedir. Demek ki çağımız gerçeğin tersyüz edildiği, yalanın hakim kılındığı bir çağdır.

KADİM HUKUK KAİDESİ TERSYÜZ EDİLİYOR

Olmayan insanlar, gerçekleşmeyen buluşmalar, yapılmayan telefon görüşmeleri, olmayan mesajlar ve bunun gibi nice başka olmayan şeyler.. Yani olmadığı halde var denilen her şeyin aksini kanıtlamak zorunda kalan mağdurlar, hepsini tek tek kanıtladıklarında bile sesleri duyulmuyor. Örneğin, bir kişiye, şu kimseyle bir ay boyunca defalarca telefon görüşmesi yaparak onu rahatsız etmişsiniz, aksini ispatlayın deniyor. Yani öne sürülen iddianın hiçbir delili yok ama suçlanan kişiye iddianın aksini sen ispatlamak zorundasın deniyor ve kişi telefon kayıtlarını sunarak böyle bir şeyin olmadığını yani yalan söylendiğini ispatlıyor. Başka bir örnek; hiçbir delil olmadan şu gün şu saatte şu kimselerle buluştuğu söyleniyor bir kişiye ve aksini ispat etmesi isteniyor. Kişi söylenen gün ve saatte işinin başında olduğunu, o kimselelerle buluşmadığını yani yalan söylendiğini ispatlıyor. Bu türden yaşanmış daha pek çok örnek bulunabilir, yani, suç isnadında bulunanların delili olmadığı halde, suçlananlardan iddianın aksini ispat etmeleri isteniyor. Kısacası yalanın gerçeği yendiği bu çağ esas itibariyle bir işkence çağını andırıyor.

Yalan çağı öyle yıkıcı bir çağ ki şu kadim hukuk ilkesini ters döndürüyor: müddei iddiasını ispatla mükelleftir. Bu evrensel hukuk kaidesinin aksine yalan çağında müddeiden iddiasını ispatlaması değil, suçlanandan iddianın aksini ispatlaması isteniyor. Yani “senin şunu yaptığın iddia ediliyor, yapmadığını ispatla” deniyor ve böylece en temel hukuk ilkesi tersyüz ediliyor ve geçersiz kılınıyor. Hukukun bütün bu tersyüz edilme işlemlerine karşın suçlanan kişi iddiaların aksini belgeleriyle ispatladığında sadece “aklandın” deniyor. Halbuki müddeinin iddialarının yalan olduğu, iftira olduğu kanıtlanmış oluyor ve bunun muhakkak seslendirilmesi ve karşılığının olması, iadei itibarın yapılması gerekiyor.

Yalanın gerçeğin üstesinden geldiği sürecin tersine döndürülmesi özellikle insan birlikteliği için vazgeçilmez görünüyor. Bu hususta da elbette hukuk kurumu sorumluluğunu almak zorunda ama tek başına bu yeterli görünmüyor, çünkü o da yalanın çığ gibi büyüdüğü bozulmuş iletişimden kendisini çoğu zaman koruyamıyor. Siyaset kurumunun muhakkak bu hususta devrede olması ve yasaların gözden geçirilmesi, yeni yasaların yapılması gibi sorumluluklarını hatırlaması ve yerine getirmesi gerekiyor. Kişisel hakların bu denli kolayca çiğnenmesinin önüne geçilmesinin, gerçeğin tersyüz edilmesi sürecinin tersine çevrilmesinin ve hakikatin değerinin teslim edilmesinin bugün siyaset kurumunun önemli önceliklerinden olması gerektiği aşikardır yoksa toplum halinde birlikte yaşamaya yönelik süregiden yalan rüzgarları muhakkak çok sancılı sonuçlar üretecektir.