Cumhuriyet Gazetesi yazarı Barış Terkoğlu, bugünkü köşesinde dikkat çeken bir Prekazi yazısı kaleme aldı. Ünlü futbolcunun hayatından kesitler aktaran Terkoğlu, 'Ateist, sosyalist, Yugoslav' Prekazi'yi anlattı.

Terkoğlu'nun yazısı şöyle:

"O benim çocukluk kahrama­nımdı. Çoraplar şimdiki gibi kısa değildi. Tepeden aşağı indirir, onun gibi bileklerimizde toplardık. Bir kısmımız saçlarının ar­kasında ona benzemek için kuyruk bırakırdı. Tanıdığımız ilk tayt giyen erkekti. Sonrasında örneği az çıktı. Kenar mahallelerde futbol topu pek azdı. Ezilmiş kola kutusu, gazoz ka­pağı hatta bir taş parçası... Serbest vuruştan önce uzaklaşır, top namı­na ne varsa ona odaklanırdık. Derin nefes aldıktan sonra bir kez kaleye bakar, koşarak bütün gücümüzle vururduk. Gol olunca iki kolumuzu kanat gibi açar, saha boyunca kuş gibi uçardık. Sırtımızda 8 numara yazardı. Sol ayağımızı, sol elimizi onun gibi kullanmak için çok uğraş­tık da başaramadık.

İnsanın çocukluğu yaşamının arka bahçesidir. Masamın üs­tünde Cevad Prekazi’nin Onur Bayrakçeken’le birlikte hazırladı­ğı söyleşi kitabını (Prekazi Vurdu Gol Oldu, Mylos Kitap) görünce o bahçeye bir kez daha çıktım. “Nerede eski bayramlar” iç geçir­mesini bırakıp, “Prekazi neden Fethullah’a gitmedi” diye sordum.

ATEİST PREKAZİ'NİN GALATASARAY'LA İMTİHANI

“Ne alakası var” demeyin. Prekazi’nin arkasında oy­nayan İsmail Demiriz ya da unutulmaz goller attır­dığı Uğur Tütüneker’in Gülen’in dizinin dibindeki fotoğrafları nasıl unutulur. Galatasaray kadrosu o dönem Fethullah’ın takip­çisiydi.

“Ama Prekazi yabancı” demeyin...

Babasının adı Rıfat, annesinin adı Leyla. Müslüman bir Arnavut aileden geliyor. Annesi hayatını hafızlık yaparak kazanıyordu. Buna rağmen Prekazi’nin Galatasa­ray’daki havaya nasıl karışmadığını merak ettim.

Birkaç tane yanıtı var. Babası onu “oğlum, iki din var, unutma: İyi ve kötü insan” nasihatiyle bü­yütmüştü. Prekazi inancını kendi seçmiş, ateist olmaya karar ver­mişti.

Peki, Galatasaray’daki futbolcu arkadaşları biliyor muydu?

“Biliyorlardı herhalde” diyor. Trabzon deplasmanında ka­zanmak için toplu namaz kılan arkadaşlarıyla mağlubiyet sonrası tartışmalarını şöyle anlatıyor:

“‘Ee’ dedim, ‘ne oldu?’ Tabii ki herkese saygı duyuyorum, ama Allah takım mı tutuyor sanki? Sen kendine güveneceksin, çalı­şacaksın. Başka türlü kazanamaz­sın. Sadece futbolda değil, hiçbir şeyde kazanamazsın.”

Ateist olmak o dönem “cemaat” olarak bilinen yapıya uzak durma­ya yetmez, diyebilirsiniz. Öyle ya, Abant Platformu’na ya da Türkçe Olimpiyatları’na menfaat karşılığı eleman yazılanları biliyoruz.

MAREŞAL TİTO'NUN ASKERİ

Okudukça daha fazlası olduğunu fark ediyoruz. Prekazi bir sosya­list. Çakmağında resmini taşıdığı Che Guevara da onun çocukluk kahramanı. Prekazi isyan ediyor: “İnsanlar ter akıtarak mı zengin olu­yor? Hayır, hırsızlıkla. Su ya, su satı­yorsun! Su nereden çıkıyor? Dünya­nın değil mi o? Herkes su alabilmeli. Okul bedava olmalı, doktor bedava, ilaç bedava olmalı.”

Reklamdan sonra devam ediyor 

 
Emekçi bir aileden geliyor. Ailesi Türkiye’deki evinde misafir olduğunda, apart­mandaki kapıcıya tonlarca kömür taşıtıldığını görün­ce iki gün boyunca gidip yardım ediyor. “Prekazi’nin ağabeyleri Yugoslavya’da kapıcı mıydı” sorusuna verilen “Bizde kapıcı diye bir şey yok” yanıtının Türkiye’de anlaşılamadığını oku­yoruz.

Türkiye’de Atatürk’ü, Yugoslavya’da Tito’yu önder bili­yor. Telefonu bugün bile “Uz Mar­sala Tita” marşıyla çalıyor. Her yıl 29 Ekim’de Cumhuriyet kutlamalarına katılıyor. Takım arkadaşları ce­maatlerde dolaşırken o Atatürk’ü anıyor. Atatürk’e olduğu gibi Tito’ya yapılan saldırılar da onu sinirlendiriyor, “yok Yugoslavya böyle, Tito şöyle... Hadi be oradan!” dedikten sonra devam ediyor:

“2. Dünya Savaşı sona erdiğinde Yugos­lavya ne haldeydi biliyor musun? Yıkık bir ülkeydi. Tito yıkılmış bir Yugoslavya’yı ayağa kaldırdı. Her şey onun zamanında yapıldı. (...) Hangi üniversiteye gitmek istediğini sen seçiyordun. Devrimden sonra okuryazar oranı çok arttı. Çoğu kitap ücretsizdi. Her okulda spor salonu vardı. (...) Müzik konuşuyor­duk mesela; Avrupa’da bile birçok ülkede öyle zengin müzik yoktu. İnsanlar Belgrad’da istedikleri her plağı bulurdu. Moda? New York, Paris, Belgrad...”

Prekazi, Tito devriminin kazandır­dıklarını anlatmakla bitiremiyor.

YUGOSLAVYA'YI ÖLDÜRDÜLER, ÇALDILAR

Peki, Prekazi hangi ülke­den? Artık olmayan bir ülkeden, Yugoslavya’dan. Geçmişte her­kesin “Yugoslavım” dediğini anlatıyor. Emperyalizmin, Soğuk Savaş’ın bitişiyle etnik meseleleri nasıl kaşıdığını, bir ülkeden nasıl 6 ülke çıkardığını da. Geriye tepele­rinden yağan bombalarla halen yı­kık duran binalar ve küresel şirket­lerin yağmaladığı madenler kalıyor.

Prekazi’nin doğduğu, Avrupa’nın tek bölünmüş şehri Mitroviça’yı bu­gün bir köprü ayırıyor. Bir yanında Kosova öbür yanında Sırbistan bayrakları dalgalanıyor. Halen “ben Yugoslavım” diyen Prekazi, kimi zaman “Yugoslavya’yı öldürdü­ler” diyor, kimi zaman ise “hırsızlar Yugoslavya’yı çaldılar” tarifini yapıyor. Hangisi doğru? Belki ikisi de... “Tito’nun ölümün­den önce kimse kimseye milliyetini sormazdı ki... Hepimiz Yugoslavdık” diyor Prekazi. Etnik milliyetçiliğin Yugoslav ulusundan Sırp, Hırvat, Boşnak ya da Arnavut yaratması­nı sorguluyor. Türkiye’yi de sık sık uyarıyor.

Cemaat toplantılarından çıkıp pavyonlara giden takım arka­daşlarından farkı var Prekazi’nin. Bilmiyordum, Galatasaray’a gel­meden önceki takımı Partizan’ın stadyumunda dev bir kütüphane varmış bir zamanlar. Prekazi, ta­kım kamplarında odasında kitap okuyor. Maçlara eski kasetçaların­da dinlediği müzikle geliyor. Bildi­ğimiz futbolcular gibi değil. Blues meraklısı, rock konserlerine gidiyor. Rousseau’dan, Hemingway’den, Tolstoy’dan ya da Maalouf’tan bahsediyor. İstanbul’un özgün lokantalarını geziyor, betonlaşma­sından şikâyet ediyor. Eski plak dükkânlarını dolaşıyor, Beyoğlu’nun arka sokaklarından haberdar. Zeki Müren’i ve Müzeyyen Senar’ı hayranlıkla hatırlıyor. Tarık Akan’la arkadaş. Alp Yalman’dan ya da Erman Toroğlu’dan nefret ediyor.

ÖĞRENMEK BEDAVAYDI BİZDE

Anlatacak çok şey var...

FETÖ’cü takım arkadaşlarından bahis açılınca Prekazi iç çekiyor: “Ne biliyordu ki onlar, kullandılar onları. Senin kendi aklın yok mu, neden başkalarının aklıyla hareket edi­yorsun?”

“Kendi aklınla düşün” bir baba nasihati Prekazi’ye. Birikimini, “İyi ki Yugoslavya’da doğmuşum. Çok şey öğrendim. Çünkü öğrenmek bedavaydı bizde. Şimdi her şey paralı oldu” sözleriyle açıklıyor.

FETÖ’ye de, yerine gelenlere de, çatışmalarımıza da, yoksullu­ğumuza da bir çözüm arıyoruz ya. Kurtuluş hâlâ umudu olan “büyük insanlık”ta değil mi?

Prekazi ve Yugoslavya bize ye­terli ders olur mu?