Prof. Dr. Semih Koray yazdı

Bir “toplumsal oyun”un üstüne kurulduğu nesnel zemin, tarafların sahip oldukları edim seçeneklerini sınırlar. Oyunun sonucunu tarafların seçtikleri edimlerin bileşkesi ortaya çıkarır. Ama oyun aynı zamanda bir “toplumsal ortam” içine gömülüdür. Bu ortam, oynanan edim bileşkesinin taraflara olan getirisini etkiler. Bu etki, kimi zaman bazı edim seçeneklerinin kullanımını caydıracak kadar yüksek bir maliyeti yansıtır. Bazen de tam tersine taraflardan bazıları için oyunun çıplak sonucunun getirisine ek bir katkıda bulunur. Onun için oyunu kuran, kendisi için elverişli edim seçeklerini genişletip hasımlarınınkini daraltmanın yanı sıra, toplumsal ortamı da uygun biçimde dönüştürmeye çalışır. ABD’nin bütün planlarında kendi açısından elverişli toplumsal cereyanların kurcalanması, en az edim seçeneklerinin kendisi kadar önem taşır. 

Dolayısıyla Rand Corporation’ın son Türkiye Raporu’nu, dayandığı nesnel temel, hedeflediği edim seçenekleri ve bunlara eşlik etmesi amaçlanan toplumsal ortam olarak üç değişik düzlemde ele almak gerekir.

RAND RAPORU’NUN NESNEL TEMELİ

Raporun dayandığı temel, nesnel zorunluluklarının Türkiye’yi Atlantik Sistemi’nden uzaklaştırıp, Avrasya’ya yaklaştırmakta olduğudur. Bu belirleme yeni değildir. “Soğuk Savaş”ın sona ermesiyle ABD açısından yani bir paradigma arayışı içinde Huntington’ın ileri sürdüğü “Medeniyetler Çatışması” da, Türkiye’nin kaçınılmaz olarak Avrasya’ya yöneleceği öngörüsünde bulunmaktadır. Üstelik bu yönelim, günümüzde ülkemizi Rusya ve İran’la stratejik bir ittifaka iten ve bölgemizde ABD planlarını boşa çıkarmak için silahlı müdahalelerde bulunmaya sevkeden bir düzeye yükselmiştir.

Raporun nesnel temeli, ABD’nin ülkemize ilişkin öznel hedeflerinin açığa çıkarılması açısından önem taşımaktadır. Raporda Türkiye açısından önümüzdeki on yıla ilişkin dört “değişik” senaryo dile getirilmektedir: “Türkiye’nin ‘zor’ bir ortak olarak NATO’da kalmaya devam etmesi”, “yeniden Batı’yla bütünleşmeyi seçen bir iktidarın iş başına gelmesi”, “Türkiye’nin Atlantik’le Avrasya arasında dengeleme siyaseti izlemesi” ve “ülkemizin bir Avrasya gücüne dönüşmesi”.

AMERİKA’NIN ODAKLANDIĞI HEDEF

Bu seçenekler nesnel bir çözümlemeyle ulaşılan sonuçlar gibi sunulsa da, raporun bu dört seçeneğe karşı tutumu son derece özneldir. Türkiye’nin NATO’dan ayrılarak bir Avrasya gücü haline gelmesine karşı “askeri olaylar riski” bir tehdit olarak ileri sürülmektedir. Çünkü ülkemizin Avrasya’yla bütünleşmesi, ABD’nin karabasanıdır.

Bu dört senaryo çerçevesinde Amerika’nın odaklandığı hedef, şimdilik “Türkiye’nin Atlantik’le Avrasya arasında gelgitlerle ‘bıçak sırtı’ bir dengeyi sürdürmeye çabalaması“nı sağlamaktır. Çünkü Amerika’nın Türkiye’yi yeniden Atlantik Sistemi’ne kazanma umudu yoktur. “Ülkemizin zor bir ortak olarak NATO üyeliğini sürdürmesi”, kendi içinde bağımsız bir senaryo olmayıp, “dengeleme” seçeneğinin bir eklentisidir.

Bugün Atlantik Sistemi’nin ülkemizde bir iktidarın “kendini Batı’ya beğendirmesi” karşılığında “para musluklarını açarak” Türkiye’nin ekonomik zorluklarının üstesinden gelmesini sağlamaya ne niyeti, ne de mecali vardır. Ülkemizin ekonomik zorlukları, Atlantik Sistemi açısından yalnızca kurcalanmaya uygun bir “zayıf karın”dan ibarettir. Türkiye, bu zorlukların üstesinden ancak “Üretim Devrimi” ile ve uluslararası işbirliğinden karşılıklı yarar ve eşitlik temelinde yararlanarak gelebilir. Bu hedefe ulaşmanın olanaklı olduğu coğrafya da Atlantik değil, Avrasya’dır.

İKTİDAR FORMÜLÜNÜN GEÇİRDİĞİ DÖNÜŞÜM

Eskiden ABD’nin icazeti olmadan ülkemizde iktidar olmanın olanaklı olmadığı kanısı oldukça yaygındı. Amerika, bu “yumuşak güce” sahip olduğu dönemlerde ülkemizdeki seçim süreçlerine adeta bir “ihale şartnamesi”yle müdahil olur, bütün sistem partilerinin seçim bildirgelerinde de mutlaka o partinin bu şartnameye uygunluğunu vurgulayan bir bölüm yer alırdı. Ama bugün bu formül tersine dönmüştür. Artık Türkiye’de arkasında ABD’nin durduğu bir güç iktidar olamaz. Geçici bir süre için yönetime gelse bile, ülkemizi yeniden Atlantik Sistemi’nin bir parçası haline getiremez. ABD’nin bu hedefe ulaşma umudu, 15 Temmuz FETÖcü darbe girişiminin ezilmesiyle son bulmuştur.

ABD’nin hedefi Türkiye’nin bir “Avrasya gücüne dönüşmesi”ni elinden geldiği kadar geciktirmektir. Hesap, bu dönüşüm ne kadar gecikirse, Avrasya’ya katılanın “o kadar yaralı ve mecalsiz bir Türkiye” olacağı üstüne kuruludur. ABD’nin “CHP, İP, Davutoğlu, Babacan ve HDPPKK’yı cepheleştirme” çabası, “yeni iktidar formülü” olmaktan çok, ülke içindeki parçalanmayı derinleştirme, ülkeyi zaafa sürükleme ve uluslararası düzlemde Türkiye ile Avrasya arasına kama sokma siyasetinin bir uygulama aracıdır.

 “Oyun kurucu” konumundayken ülkemizin iç işlerine “ihale şartnamesi” hazırlayarak dahil olan Amerika, “oyun bozucu” durumuna düştükten sonra işlevini “ihaleye fesat karıştırma”ya indirgemiştir. Son üç dört yılın ülkemizin içeride ve dışarıda sürekli “tuzak”larla karşı karşıya kaldığı bir dönem olması dikkat çekicidir. Atatürk Devrimi başarısını emperyalizmin tuzaklarını boşa çıkarmadaki ustalığına borçludur. Bu sorunsalı ele almayı sürdüreceğiz.


Aydınlık