MURAT ÜLKER / YILDIZ HOLDİNG YÖNETİM KURULU ÜYESİ

Oysa elCezeri, rakiplerinden tam 600 yıl önce sibernetiğin ilkelerini kullanan ilk kişiydi.

Cezeri Artuklular döneminde bugünkü Diyarbakır civarında 1200 yıllarında yaşamış bir mühendistir. Cizreli bu büyük mucit aslında günümüz bilgisayarlarının temeli olan, robot saatler, su makineleri, şifreli kilitler/kasalar, termos, otomatik oyuncaklar gibi onlarca makinenin mucidi büyük bir mühendisdir. Günümüzde kullandığımız birçok teknolojik ürünün temelinin Cezeri’ye dayandığını söyleyebiliriz. Bunu Leonardo Da Vinci’den de önce yapmıştı.

Akla nasıl tıp denince İbni Sina, matematik denince Harizmi, felsefe denince Farabi geliyorsa sibernetik denince de ilk akla gelen kişi ElCezeri’dir. Sibernetik ismini 1948 yılında Norbert Wiener vermiştir. Wiener sibernetiğin, tüm organize sistemlerin (canlı veya cansız) makine ve hayvanların haberleşme ve kontrol sistemlerini incelediğini belirtmektedir. Sibernetik haberleşme, denge kurma ve ayarlama bilimidir. İnsanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. Bu bilim gelişerek hayatımızın vazgeçilmezi olan bilgisayarın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Sibernetik ve otomatik sistemlerin başlangıcı konusunda, Fransızlar Descartes ve Pascal’ı, Almanlar Leibniz’i, İngilizler Bacon’ı ileri sürerler. Oysa elCezeri, rakiplerinden tam 600 yıl önce sibernetiğin ilkelerini kullanan ilk kişiydi (1).

ElCezeri adını Dicle Nehri’nin bir ada gibi çevrelediği Cizre’den almıştır. Kendisine Bedi’uzzeman adı eşsiz bir mucit olduğu için denilmiştir. Ebu elİzz (Morfolojinin Babası) ününü Türkçesi “Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar” kitabı ile almış, adı İsmail, baba adı ise Rezzaz’dır. Arapça, Türkçe, Farsça, Osmanlıca ve Latince bilen bir saray mühendisi olan ve Artuklu Sarayı’nda kesintisiz 25 yıl (11811206) görev yapmış olan Cezeri tüm ortaçağın en önemli mühendisi olarak kabul edilmektedir.

Makinelerinin önemli bir kısmını kısaca Kitabül Hiyel olarak bildiğimiz ve Artuklu hükümdarı Nasireddin Mahmud’un isteği üzerine yazdığı kitabında toplamış. Bu konudaki önemli kaynaklardan biri Durmuş Çalışkan’ın “Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri” kitabıdır (2).

İLK İNSANI ROBOT

Artuklu Sarayı onun döneminde daha kapısına hayranlık duyulacak şekilde insanları karşılıyormuş, denen odur ki bir şahaser olan kapıyı görmek için gezginler yol değiştirirmiş. Metal dökümü ve işleme tekniklerinin yanı sıra dörtlü kilit sistemi bugün için bile tam güvenlikli denecek olan bu kapı yaklaşık 4,5 m yüksekliğinde ve iki kanatlıdır. Üzeri İslam sanatının ünlü şekil ve altı köşeli yıldızları bezeli bu kapının üzerinde ayrıca kufi yazı tarzında bir kabartma da yer alır “Mülk, Vahid ve Kahhar olan Allah’ındır.”

Tarihte ilk insansı robotu yapmış. Cezeri’nin robotlarına bakıldığında insana benzetme konusundaki özenini görüyorsunuz. Üstelik bu robotlar herhangi bir aksamdan bağımsız olarak ayakta kalabilen robotlarmış. “İçecek Sunan Çocuk” robotundaki amaç sohbet meclisinde konuklara belirli aralıklarla kadeh içinde içecek sunmakmış. Robotun sunacağı içecek önceden şapkasındaki gizli bir delikten hazneye doldurulurmuş ve haznedeki delikten yavaşça kefe mekanizmasına akarmış. Kefenin hacmi ise ancak kadehin içini dolduracak kadar olduğu için kadeh dolduğunda dolum işlemi de tamamlanmış olurmuş. Her 7,5 dakikada bir kadehin üstündeki balık şeklinde duran hazneden akan içecek kolu ağırlaştırır, kol böylece aşağı inermiş. Kadeh robotun elinden alınıp yeni kadeh konunca da süreç yeniden tekrarlanırmış.

“Abdest Aldıran Çocuk”, “Nedim” (hizmetli) robotu ve daha nicelerini yapan Cezeri’ye ilk robot fikrini düşündüren sanırım şimdikiyle aynıydı; bizim yapacağımız işleri kolaylaştırmak veya işi yerimize yapacak icatlar geliştirmek. Onun bu makinelerin ileride hayatımızda alacağı boyutları hayal ettiğini ya da robotların dünyayı ele geçirebileceğine dair endişeleri olup olmadığını bilmiyoruz ama zamanının çok ötesinde olduğu kesin.

Bir diğer icadı “Su Saati” de çok ünlüdür. Aslında insan yaşamını düzenlemek için ezelden beri kendi uydurduğu bir zaman çizelgesine uymaya çalışır. 16. yüzyılda Avrupa tipi mekanik saatlerin icadına kadar da bu zaman takibini güneşin hareketi ile özdeş tuttukları bir hayat düzeniyle sağlıyorlardı. Cezeri’nin bugün bahsetmek istediğim ünlü Filli Su Saati bugün kullandığımıza çok yakın olan eşit saat sistemini baz aldığı bir düzenektir; her yarım saat başını ve aralardaki dakikaları gösterebilmektedir. Bu güzide eseri Hareket Kontrol Teknolojileri Merkezi (HKTM) harika bir iş yaparak tam 800 yıl sonra hayata geçirmiş. Heykeltraş İskender Giray’ın iki buçuk yıllık çalışmasının ardından Filli Su Saati yeniden yorumlanarak karşımızda izlenmeye ve büyülemeye hazır.

YARIM SAATİN GEÇTİĞİ BÖYLE ANLAŞILIYORDU

Size biraz bu saatin detaylarından bahsetmek istiyorum; bir filin sırtında kare biçiminde bir kürsü, kürsünün köşelerindeki sütunlar üzerinde bir hisar, hisarın üzerinde küçük bir kubbe ve kubbenin üstünde de bir kuş bulunur. Filin başının üstünde ise bir adam figürü balkonda oturmuştur ve adamın sağında ve solunda iki şahin, balkonun sütunları arasında uzanan ve üstünde iki yılan sarılı bir mil, kürsünün orta kısmında bir yarım küre ve üzerinde elinde kalem olan bir katibin oturduğu platform, bu platformun üzerinde 7,5 dereceye bölünmüş bir yay, filin boynuna oturmuş sağ elinde balta tutan bir de bakıcı vardır.

Katibin kalemi her yarım saatte 7,5 dereceye gelince kuş öter, deliklerden biri beyaza döner, balkonda oturan adam sağ tarafındaki şahinin gagasından elini kaldırır, sol elini ise sol taraftaki şahinin gagasının üstüne koyar. Sağdaki şahinin gagasından, sağdaki yılanın ağzına bir top düşer, yılan topu filin sağ omzundaki vazoya bırakır, filin seyisi balta ile filin başına vurur. Top bunun ardından filin göğsünden çıkar, karnında asılı bulunan bir çan üzerine düşerek ses çıkarır ve böylece yarım saatin geçtiğini bildirir.

Katibin kalemi derece işaretlerinin dışına gelip, aynı işlemler sol taraftaki şahin ve yılan için tekrarlandığında ise bir delik tamamen beyazla örtülür bu ise bir saat geçtiğinin göstergesidir.

Büyülü, detaylarıyla nasıl da ince işlenmiş, zamanı ve yaşamı adeta kutlayan bir saat olduğu kadar bir gösteri gibi… Mekanik saatlerin hassas yani dakikaları gösterebilir hale gelmesinin 16. yüzyılda başladığı düşünülürse bu saatin önemini bir kere daha anlayabiliriz aslında.

HKTM ile işbirliği yapan İskender Giray’ın çalışmasının detaylarını aktardığı videoyu da yine öneririm.

Özetlemek gerekirse; İskender Giray, bu heykeli yorumlarken orijinalinde bulunan insanları çıkarmış. Amaçları uluslararası ticareti simgeleyen bir iş yapmakmış. Anka kuşunu bizim coğrafyamızı temsilen konumlamışlar, Çin Ejderi de, yine ticari bir simge olarak orada bulunmuş. Fil konusunda ise Hint fili yerine Afrika filini tercih ederek; Afrika’nın sömürülmesini simgelemek ve ekonominin ülkelerin işbirliğini gerektirdiğini vurgulamak istemiş). Konumladığı hayvanların hepsinin savaşır pozisyonda olduğunu söyleyen Giray, günün sonunda hepsinin bir iş birliği içerisinde saatin döngüsünü tamamladığını ve tekrar savaşır pozisyonlarına döndüğünü söylüyor kendi yorumunda. Eserin orijinalindeki 30 dakikada bir olan döngüyü de 15 dakikaya çekmişler ve günümüzün zaman algısına da gönderme yapmışlar.

İskender Giray, aynı zamanda Afrika Filini seçmesinin sebebini dişleri nedeniyle avlanmaları ve soyunun tükenme noktasına geldiğini vurgulamak olduğunu da dile getiriyor. Bunu temsilen de filin ayağının altına bir dünyayı simgeleyen bir küre, kürenin önüne de dişleri çekilmiş bir heykel yerleştirmiş. Fil cesedini görmek içinse küreye yaklaşmak gerekiyor, böylece de yansımasını gören herkesi işin içine çekmiş oluyor.

Heykeltraş bir de kendi hayatından kesit eklemiş, eseri hazırlarken kendi kızı Güneş dünyaya gelmiş. Onun için de eserin çevresini saran ve kendisinin top asansörü dediği çeperde kuş ağzını her indirdiğinde bir güneş doğuruyor. Çalışma prensibi ise 13. yüzyılla aynı; her 15 (o zaman 30’muş) dakikada bir su kabının batmasıyla tetikleniyor ve mekanizma başlıyor. Üç tona yakın ağırlıkta, dört bine yakın parçadan oluşan incelikli bir iş çıkmış ortaya.

Cezeri’den ve onun dehasından bahsederken bir de şifre sistemlerinden bahsetmek istiyorum. Kilit sistemleri üzerine çalışan ve şifreli kilit sistemleri geliştiren Cezeri’den önce buna benzer bir sistem görülmediği biliniyor. Saray mühendisi olarak devletin gizliliği için yaptığı bu yenilikçi çalışma, ilk olmasının da ötesinde çok ileri düzey bir buluş aslında. Şöyle ki ürettiği sandığı açmak için 281 trilyon olasılık bulunmakta. Sandığın sağladığı güvenlik teknik olarak 48 bitlik güvenlikte, çok daha ileriki dönemlerde Almanların ünlü Enigma’sından bile bu yönüyle daha karmaşıktır. Hatta 2000li yıllara kadar bilgisayarlardaki algoritmik şifreler dahi 48 bitten daha ileri değildir.

Yaşamında buluşlar üreten özgün insanların hikayesi öğrenmeye ve anlatmaya değerdir. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışan ve yarın ölecekmiş gibi üreten insanlar beni çok etkiliyor.

Topraklarımızdan geçmiş kıymetli insanları tanımamız öğrenmemiz önemlidir. Umarım bu alim hepimize ilham olur.

Niye ortaçağdan sonra müslüman halkların yaşadığı toplumlarda bilimsel inkişaf durdu; bu bir muammadır. Bu konuda birçok görüş var; mesela Huff’a göre Ortaçağ zamanında İslam dünyasında bilim adamlarının faaliyetlerini destekleyecek sosyal ve hukukî kurumlar gelişmedi. Medreseler başlangıçta bazı bilim alanlarında (mesela tıpta) faaliyet gösteriyorlardı, ancak daha sonra buralarda fıkıh, tefsir, mantık, kelam ve benzer bilimler dışında eğitim yapılmaz hale geldi. Medreselerin eğitim sistemi kurumsal olmaktan daha çok münferit idi. Avrupa’da 12. yüzyıldan sonra üniversitelerin kendi usul ve kaidelerini tespit edip yine kendi müfredatlarını özerkçe belirleme ve uygulayabilmelerine karşılık, medreselerin eğitim programları umumen geleneksel ve tutucu bir şekilde eski ekolün sürdürülmesine dayanıyordu. Medreselerin hamisi vakıflar da “İslam dışı” sayılan bilimlere itibar etmediği için bir müddet sonra bilim çalışmaları sosyal ve hukuki destekten mahrum kaldı. Huff, Müslümanların parlak bir başlangıçtan sonra bilimsel çalışmalarını devam ettirememelerini ağırlıklı olarak sosyal kurumsallaşma ve hukuki özerklik alanındaki başarısızlıklarına dayandırmaktadır (1).

İkinci görüş ise Kocabaş’a ait. O da sosyal ve hukuki sebeplerin arkasında, 11. yüzyılda müslümanların temel kavramları anlayışında meydana gelen bozulmaların bu gelişmeye engel olduğunu söylüyor. Müslümanlar “‘akıl” ve “‘ilim” gibi Kuran’da geçen bazı kavramları yerinde kullanmamışlar, Kuran’daki anlamından uzaklaşmışlar. İslam düşünce tarihi içinde ciddi bir kavramsal bozulma ortaya çıkmış. Eğer Müslümanlar Kuran’da ifadesini bulan ve başlangıçta kazanmış oldukları temel kavramları, anlayışlarını terketmemiş olsalardı bilim alanındaki motivasyonlarını kaybetmeyecekler ve bu alandaki çalışmalarını devam ettirmelerini sağlayacak sosyal kurumlaşma ve hukuki düzenlemeleri de gerçekleştirebileceklerdi, diyor Kocabaş (2).

'MÜSLÜMANLAR AKTÖR DEĞİL'

Tabii bunlar bu konudaki bir çok görüşten sadece ikisidir. Bu konuda daha çok görüşler var. Örneğin müslümanların Batı’nın taklitçisi haline gelip imanlarında ısrarcı olmadıkları için geri kaldıklarını söyleyen ve büyük etki yaratan İslamın Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti kitabının yazarı, Hintli islam alimi, En Nedvi’yi de anmakta fayda var (3). Bu kitabın ilk baskısı 1951de, daha sonra 8 edisyonu yapılmış. Kitapta müslümanlarin 600 yıl hamiliğini yapmış Türklerin de Jön Türk hareketi ile beraber bu gerilemede etkin rolü bulunduğu unutulmamalıdır, denmektedir. 1914 doğumlu En Nedvi, bir tebliğcidir ve ölmeden 1 yıl önce 1998'de “Dünyâ Müslümânların çöküşüyle çok şey kaybetti. Bu meşhur kitabınızda ileri sürdüğünüz görüşlerle herkesçe ma’lûm birçok kuşak yetişti.. Kitabınızın üzerinden otuz yıldan daha fazla zaman geçtikten sonra durumu nasıl görüyorsunuz. Dünyâ Müslümânların çöküşüyle neleri kaybetti?” sorusu sorulduğunda şöyle cevap vermiştir(4):

“Doğrusunu söylemek gerekirse bütün kültürlü kimselerde hâkim olan fikir müslümânların sadece oyuncu olduğudur. Burada müslümanlarla istişare edilmeden onların görüşleri ve eğilimleri bilinmeden tamamlanan bir tiyatro var, uluslararası bir tiyatro, müslümanlar da orada kendi rollerini oyuncular gibi oynuyorlar. Ancak ben bu fikri değiştirdim. Tarihi değiştirdim. Belki de benim bu konuda, Allah’ın yardımıyla, biraz önceliğim oldu. Müslümanlar aktör değildir, aksine onlar etkendirler. Tiyatroyu şekillendirenler onlardır, bütün dünya tiyatrosunu şekillendirmeye güç yetirecekler de onlardır. Onlar bu tiyatroda satrançtaki bir taşı temsil edemezler. Aksine Müslümanlar hâdiseleri şekillendirdiler. Onlar şekillendiricidir, onlara şekil verilemez. Müslümanlar işte böyle olmalıdır. Ne zaman ki Müslümanların elinden önderlik ipi kayboldu, dünya başıboş kaldı. Toplumlar ve halklar çobansız bir sürüye dönüştü. Bu kitâb “İslamın Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti” işlevini başarıyla yerine getirdi. Eksikliği varsa da Müslümanı taklidçi, tabi olan iken etken olan, kalıba döken ve sonuçları değiştiren bir konuma getirdi. Yeni bir nesli müjdeledi. Müslümanlar insanlığın önderleri iken dünya doğru yoldaydı. Müslümanlar ne zaman önderlikden azledildiler, toplumlar çobansız bir sürüye dönüştü. Doğrusu Müslümanlar geri çekilmek, hezimet neticesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Şimdi elde ettikleri hürriyetten faydalanıyorlar. İlk vazife Müslümanların fikri seviyelerinin öğrencilikten, tabilikten ve kaybolmuşluktan önderliğe yükseltilmesidir.“

Kuşku yok ki En Nedvi kendi görüşlerini aktarmış ve nedenlemelerde bulunmuştur. Bunların derinlemesine çağlar boyunca yaşanan sosyal hadiseleri de gözönünde bulundurarak incelenmesi gerekir. En Nedvi’den sonra bu konuda daha birçok görüşe yer vermek mümkün, fakat eskiye öykünmeden islamın ilk indirilişi gibi devrimci ve yenilikçi, sosyal ve entelektüel bir yaklaşım daha göremedim. Ama günümüzde müslüman halkların yaşadığı ülkeler ya ekonomik olarak darda ya da gelir dağılımının bozukluğu yüzünden halkın fakirlik çektiği veya iç çekişme ve huzursuzlukların olduğu ya da bölgesel savaşlarla boğuşan endişe içinde yaşayan insanların memleketidir. Şu içinde bulunduğumuz Kovid19 salgınına karşı müslüman kimliği ile öne çıkan hiçbir ülkenin henüz aşı geliştirmediği de bir başka gerçektir. İbni Sina tüm dünyanın övünç kaynağı olsa bile bizim bir yerlerde hata yaptığımız kesin.