Mustafa Kemal Paşa, 6/17 Ocak 1923 günü İzmit’te gazetecilerle yaptığı konuşmada, 'Ankara, Türkiye'nin pekâlâ merkezi olabilir ve hadiseler de orasını merkez yaptı. Dolayısıyla Ankara'ya karşı nankörlük etmek caiz değildir' diyerek Ankara'nın Başkent olacağına dair ilk işareti vermişti
Milletin kaderini değiştirdi başkentle taçlandı
ERCAN DOLAPÇI

Samsun’dan Ankara’ya yedi aylık bir yolculuk ve mücadele. 27 Aralık 1919 günü Ankara’ya karargâhın kurulması… Ondan sonraki hızlı süreç… Zorluklar, yokluklar. Olmazı olduran mücadele azmi… Birlik ve beraberlik ruhu. Tek parti var: Vatan! En büyük zenginlik umut. Ordu yok para yok. Hepsi oluyor. Çünkü direnen bir halk var. Bulup buluşturuyor… Müttefikler yaratıyor. En önemlisi başta büyük devrimci Mustafa Kemal Paşa var. Halkın asırlık hayalini gerçekleştiriyor. Bağımsızlık ve onurlu yaşam! İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruz. Hepsine 30 bin nüfuslu Ankara şahit. 1920’lerde halkın kurduğu yeni devlete artık isim verme zamanı. Ondan önce Ankara’nın başkent ilan edilmesi gerekiyor. Neden Ankara? Bunun cevabını da Atatürk veriyor: “Ankara’ya karşı nankörlük olurdu…” İşte Ankara’yı 13 Ekim 1923 günü başkent yapanların anlatımı: 

NEDEN ANKARA OLMASIN

Mustafa Kemal Paşa, 16/17 Ocak 1923 günü İzmit’te gazetecilerle yaptığı konuşmada yeni devletin başkentinin neresi olacağı konusunda sorulan bir soruya verdiği yanıtta, başkentin Ankara olacağının mesajını verir:

“Hükümet merkezi neresi olacaktır diye bahsedilmiştir. Lozan Konferansı neticelerinin bugüne kadar varmış olduğu hadde ve varacağı sınırlara yakın olan yerlere bakışlarımızı dolaştırdık. Hükümet merkezi neresi olmalıdır? Bendenizce iki bakımdan inceleme yapmak icap eder. Birisi; her tür taarruz ve tecavüze karşı yerinden kıpırdamayarak, kuvvet ve sükûnetini muhafaza edebilecek bir yer olmalı. Bu itibarla bittabi memleketin merkezini araştırmak lazım. Yoksa bir geminin topundan telaşa düşecek bir yerde hükümet merkezi olamaz.

İkincisi hükümet merkezi öyle bir yerde olmalıdır ki, hükümet, bakışlarını memleketin bütün muhitlerine eşit surette atfedebilsin. Eğer memleketin bir köşesine çekilirsek, o halde mamur olmayan ve bizden uzak olan yerleri unutabiliriz. Bilirsiniz ki, Anadolu bugün doğudan batıya, kuzeyden güneye kadar, istisnasız her noktası bir harabe halindedir, baykuş yuvası halindedir. Yani kasaba, şehir denecek hiçbir yeri yoktur. Ne için böyledir? Bunun için birçok sebepler vardır. Fakat o sebeplerden birisi de hükümet merkezinin İstanbul'da olmasıdır. İstanbul tabii gayet latiftir, geniş bir yerdir. Memleketimizin en mamur ve medenileşmiş bir kısmıdır ve orada oturmakla bu mamuriyeti kazanmıştır. Fakat bu medeniyet ve bu genişlik içinde bütün bakışlarımız, bütün mevcudiyetimiz meczub kalmıştır. Asıl hakiki ve tabii kaynaklar gözlerden uzak kalmıştır. Onunla iştigal edememişizdir. Yalnız oradan almışızdır.

Bu memlekette çalışmak isteyenler ve bu memleketi idare etmek isteyenler memleketin içine girmeli ve bu zavallı milletle aynı şartları yaşamalı ki, ne yapmak lazım geleceğini ciddi surette hissedebilsin. Bir insan Ankara'da başka türlü düşünür, İzmir'de, İstanbul'da başka türlü düşünür, Paris'te büsbütün başka türlü düşünür. Dolayısıyla onun için hükümet merkezinin Anadolu'da olması lazım gelir. Orada çalışmak lazımdır. Hakikaten Anadolu'nun ortasından başka bir yer düşünmek istersek genişlik ve mamuriyeti ve güzelliği itibariyle hatıra gelebilecek yerlerden birincisi İstanbul, ikincisi Bursa, üçüncüsü İzmir'dir. Şimdi efendim, İstanbul birçok bakımdan hükümet merkezi olamaz. Ve bu salahiyeti kaybetmiştir. Bursa dahi dâhilde olmakla beraber emin değildir. Yine sahilin topçu ateşi altındadır. Bir düşman donanması Bursa'yı bombardıman edebilir. İzmir de aynı sebeplerden dolayı hükümet merkezi olamaz. Anadolu'nun ortasında merkez olacak bir şehir ancak Ankara-Kayseri-Sivas üçgeni dâhilinde bir noktada olmak lazım gelir. Fakat böyle bir noktada yeni bir şehir yapıp, o şehrin bütün memleketle ulaşımını temin etmek biraz güçtür. Bu üçgenin bir ucunda bulunan Ankara Türkiye'nin pekâlâ merkezi olabilir ve hadiseler de orasını merkez yaptı ve verimli bir merkez yaptı. Dolayısıyla Ankara'ya karşı nankörlük etmek caiz değildir. İstanbul birçok bakımlardan yine kıymetini, şerefini saklı tutacaktır ve Ankara'da oturmak ve çalışmakla beraber hepimiz oradan istifade edeceğiz.” (ATABE, C.14, Kaynak Yayınları, s.275.)

DÜNYANIN EN GÜZEL ŞEHRİ OLACAK

Atatürk aynı görüşmede Ankara için yapılacakları da şöyle anlatır: “Ankara, emin olun çok latif bir yerdir. Ufukları geniştir. Ve şimdi bir Amerika kumpanyasıyla görüşüyoruz. O da oranın imarı için bir proje yapıp hükümete vermiştir. Onun teminatına göre dünyada bu kadar latif bir şehir olmayacaktır. Şimdiki gar da büyük bir gar oluyor. Güneye doğru daha garlar olacak ve aynı zamanda 175 metre genişliğinde bir bulvar yapıyor, bir tepe var, o, çepeçevre büyük bir park gibi oluyor ve parkın daha güneyinde bir göl olacaktır. Zatıâlileri zannederim, bunu bilirler.

Bu göle nazır ve büyük parkın içerisinde, tepenin zirvesinde gayet latif ve büyük

bir Büyük Millet Meclisi binası oluyor ve onun civarında vekâletler daireleri bulunuyor ve bir de mahfel yapılıyor. Kısaca, Ankara dünyanın en güzel şehri oluyor. Elektrik aydınlatması da olacaktır. Velhasıl her şey olacak. Onun için çalışmaya, her taraftan daha layıktır. Dolayısıyla, bütün bakışlarınızı oraya dikiniz.” (ATABE, C.14, s.276.)

İSMET PAŞA’NIN ANKARA’SI

Başkentin ilk Hariciye Vekili ve Başbakanı İsmet İnönü, Ankara’nın başkent oluşundan sonra yaşanan süreci ise şöyle anlatır: "Ayrıca Anadolu'nun ortasında bulunarak ve bir Anadolu Hükümeti olarak yeni devleti çalıştırmak istiyoruz. O zamanki Ankara'yı hatırlamak lâzım. Biz evimize ata binip geliyorduk.

Ankara, hükümet merkezi olmadan önce ve olduktan sonra, sefaretlerin Ankara'ya gelmemesinden endişe ettik. O esnada sefaretler hâlâ İstanbul'da bulunuyordu. Arada bir Ankara'ya geliyorlar, bir otelde oturuyorlar. Birkaç gün kaldıktan sonra İstanbul'a dönüyorlardı. Bir sefer, yine böyle birkaç günlüğüne Ankara'ya gelmiş olan bir sefire, zannederim Amiral Bristol'e sordum: Ne vakit geleceksiniz, dedim. Bana yirmi seneden bahsetmiş ve ancak o zaman burada kaldığımıza herkes kanaat getirebilir, demişti. Böyle tahmin ediliyordu. Sefaretlere bedava yer verdik. Evvela

Ruslar, Ankara'ya sefaret binası yaptılar. Ruslar örnek oldular. İlk sefarethaneyi Ruslar'ın yapması, diğer sefaretlerin başka çare olmadığına iknâ etmek için etken olmuştur." (İsmet İnönü, Cumhuriyet'in İlk Yılları, Yenigün Yayıncılık, 1997, c.1, s.21-24.)

VATANSEVERLERİN SIĞINAĞI

Milli Mücadele yıllarında Ankara’da bulunan 20. Kolordu’nun komutanlığını yapan Ali Fuat Cebesoy, Ankara’nın Milli Mücadele günlerindeki önemini şöyle anlatır: “Yirminci Kolordunun merkezi olan Ankara, Sivas Kongresi arifesinde büyük bir ehemmiyet kazanmıştı. Garpta milliyetperverler için en emin bir sığınak olmuş, milli mukavemetin hareket üssü haline gelmişti. Bu vaziyet hükümetin gözünden kaçmamıştı.” (Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, Temel Yayınları, İstanbul, 2017, s.198.)

TEKLİFİ İSMET PAŞA VERDİ

Atatürk’ün sırdaşı Kılıç Ali Bey, Ankara’nın başkent olması teklifini İsmet Paşa’nın verdiğini belirterek, “O sırada Ankara’nın başkent olması konusu da başlıca tartışma ve eleştiri konusuydu. Devletin merkezinin Anadolu’da Ankara şehri olması gerekiyordu. Özellikle Lozan Konferansı’nda Boğazlar için kabul edilen hükümler de ayrıca hükümet merkezinin Anadolu’da olmasının gerekliliğini ortaya koyuyordu. Ülkenin esenliği ve güvenliğinin gereği de buydu. (…) Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’nın Malatya milletvekili sıfatıyla Meclis’e yaptığı öneri kabul edilerek Ankara hükümet merkezi oldu” der. (Atatürk'ün Sırdaşı Kılıç Ali'nin Anıları, Derleyen: Hulûsi Turgut, 14. Baskı, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2012, s.213.)