Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılması sonrasında Soğuk Savaş son buldu. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından sonra komünizm tehlikesi büyük ölçüde ortadan kalktı. İki kutuplu sistemin son bulması ve tek kutuplu dünya düzenine geçilmesi ile birlikte, küresel emperyalizmin Üçüncü Dünya’ya askeri ve ekonomik saldırısı başladı.

Yeni dünya düzenin jeopolitik ve ekonomik gereklilikleri doğrultusunda önce Yugoslavya dağıltıldı, sonra terörle mücadele adı altında Afganistan, Irak, Libya ve Suriye işgal edildi. Yemen, Pakistan ve Somali, bu mücadele kapsamında emperyalizmin insansız hava araçları ile askeri müdahalelerine sürekli bir şekilde açık hale getirildi.

Emperyalizm, Soğuk Savaş sonrasında Üçüncü Dünya’ya karşı “küreselleşme” ideolojisi ile saldırıya geçerken hem Batı ülkelerinde hem de Üçüncü Dünya ülkelerinde işçi sınıfını bölmek ve anti-emperyalist direnişi zayıflatmak için “sivil toplumculuk” fikrini ortaya attı çünkü ezen ve ezilen ülkeler arasındaki temel çelişmeyi ve ABD emperyalizmi ile diğer tüm ülkeler arasındaki baş çelişmeyi perdelemek için sivil toplumcu teorilere ihtiyaç duyuyordu.

Karşı devrimci bir hareket olarak sivil toplumculuk, sivil toplum-politik toplum ayrımı yapmaktadır ve sınıflarüstü bir devlet-toplum çelişmesi ortaya koyarak milli devletleri hedef almaktadır. Sivil toplumculuğun yükselişe geçtiği Soğuk Savaş sonrası dünyada, kimlik siyaseti de sosyalizme bir seçenek olarak ortaya atılmıştır. Daha önceden var olan yeni toplumsal hareketler emperyalizmin çıkarları doğrultusunda denetim altına alımıştır. Atakan Hatipoğlu, “Sola yutturulmaya çalışılan zoka: Kimlik siyaseti” adlı makalesinde, sivil toplumcu ideolojinin bu yeni toplumsal hareketleri dönüştürerek nasıl kendi güdümünde “sistem içi” bir muhalefet yarattığını ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır(1).

Sonuç ise etnik, mezhepsel, cinsel ve eşcinsel kimlik merkezli siyasetin ön plana çıkması ve sol hareketlerin sınıfsal mücadele bağlamından koparak emperyalizmin işçi sınıfına ve ulus-devletlere karşı yürüttüğü mücadelede bir araç haline gelmiş olmasıdır. Bu anlamda kimlik siyaseti düzeni koruyan, meşrulaştıran ve yeniden üreten bir işleve sahiptir.

KİMLİKLER VE EZİLEN DÜNYA
 

Bugün gelinen noktada, neo-liberal ideoloji ile bütünleşmiş kimlik hareketleri dünyada iki ana işlevi yerine getirmektedir. Birincisi, emperyalist ülkelerdeki sistem karşıtı mücadeleyi etkisiz hale getirmek ve ezen ve ezilen ülkeler arasındaki çelişmeyi görünmez kılmak. İkincisi ise ezilen ülkelerdeki sistem karşıtı mücadeleleri sivil toplum-politik toplum çelişmesi bağlamında zayıflatmak ve bu ülkeleri dış müdahaleye açık hale getirmek.

Kimlik hareketlerinin bu iki işlevi pratikte doğrulanmaktadır. Batı merkezli kimlik siyasetleri kendi halkını kimlik siyaseti tartışmaları ile meşgul ederken, emperyalizm ezilen milletlere demokrasi, insan hakları ve özgürlük kisvesi altında ölüm ve yıkım götürdü. Brüksel’de, Londra’da, Berlin’de ve New York’ta neo-liberal çizgideki feminist teoriler, “queer teorisi”, çevrecilik hareketleri masaya yatırılırken, etnik ve mezhepsel grupların emperyalizmin çıkarları doğrultusunda nasıl daha iyi kışkırtılabileceği ve yönlendirilebileceği tartışılırken, Kabil’de, Bağdat’ta, Rakka’da ve Trablus’ta içinde kadınların ve çocukların da olduğu binlerce sivil yaşamını kaybetti. Bu süreç günümüzde de devam etmektedir.

Dolayısıyla kimlik siyaseti, Batı halkının dikkatini ikincil önemdeki sorunlara çekerek uluslararası gelişmeleri anlamlı ve sistemli bir şekilde yorumlamasının önüne geçmektedir. Bu yüzden Batılı ilericiler ve entelektüeller, emperyalizmin 11 Eylül sonrasında Üçüncü Dünya’da yaratmış olduğu şiddete karşı tepki vermekte yetersiz kalmıştır. 11 Eylül sonrası açılan savaşlarda şiddetin en büyük kurbanları kadınlar ve çocuklar olduğu halde Batı bu şiddeti soğukkanlılıkla izlemiştir.
Batı hegemonyasının bir aracı haline gelen kimlik hareketlerinin mücadele stratejisinde Batı’nın saldırgan politikalarına karşı herhangi bir karşı tavır yer almamaktadır. 21. yüzyıldaki etnik kimlik hareketlerine, feminizm ya da LGBT hareketlerine baktığımızda bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünya koşullarında ilerici kadın hareketleri her zaman işçi hareketlerinin yanında yer almıştı ve emperyalist savaşlara karşı çıkmıştı. Günümüz dünyasında, Vietnam Savaşı protestolarında ön saflarda yer alan ya da emekçilerin mücadelesine omuz veren kadınlar ortadan kaybolmuştur.

Emperyalizmin kimlik siyasetini tekeline alması, kimlik siyaseti peşinde koşanların anti-emperyalist bir mücadele vermesini engellemektedir ve anti-emperyalist mücadele verme potansiyeli taşıyan kesimleri de bölmektedir. Her ne kadar feministler ve LGBT’liler içinde anti-emperyalistler, savaş karşıtları, ulus-devlet fikrini savunanlar ve emekçilerin yanında mücadele edenler olsa da bu kişiler azınlıkta yer almaktadır ve içinde bulundukları toplumsal hareketleri ilerici yönde değiştirme gücüne sahip değildir. Kimlik siyasetinin bu bölücü işlevi emperyalizme karşı sistemli bir mücadelenin yollarını kapatmaktadır.

KİMLİK SİYASETİ VE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN FESHİ

Türkiye’nin 2011 yılında imzaladığı ve onayladığı ve İstanbul Sözleşmesi olarak da bilinen “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, 20 Mart 2021’de Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kararı ile feshedildi. Bugüne kadar bu sözleşme ile ilgili çok fazla şey söylendi ancak başta kadınlar olmak üzere halkın büyük çoğunluğu sözleşmenin siyasi ve toplumsal açıdan doğurduğu sorunları anlayabilmiş değil.
İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükte bulunduğu süre boyunca Türkiye’de kadınlara yönelik şiddet daha çok artmasına rağmen sivil toplum örgütleri ve kadınlar bu sözleşmeyi bir “kurtarıcı” ve “her derde deva ilaç” olarak görmeye devam etmektedir. Sözleşmeye karşı çıkanlar ise “gericiler”, “kadın düşmanları”, “ayrımcılar”, “muhafazakar ataerkiller”, “homofobik yaratıklar” ve “potansiyel katiller” olarak nitelendiriliyor. Sözleşme tartışmalarının yaratmış olduğu bu kutuplaşma ortamında sağlıklı ve tutarlı bir şekilde eleştiri ve yorum yapanlar bile bu olumsuz yaftalamalar çerçevesinde değerlendirilmektedir.
Öncelikle, uluslararası sözleşmelerin veya anlaşmaların belirli kuralları bir araya getiren sıradan hukuki metinler olduğu düşüncesi, İstanbul Sözleşmesi’nin tam anlamıyla anlaşılamamış olmasının en önemleri nedenleri arasında yer almaktadır. Bir uluslararası sözleşme ve anlaşma belirli hukuk kurallarını haklar ve yükümlülükler bağlamında düzenlemektedir, fakat bu hukuk kurallarının politik, sosyolojik, ekonomik, ahlaki ve dini kökenleri olduğu gerçeği görmezden gelinmektedir.
İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkılmasının en büyük nedenleri arasında, “toplumsal cinsiyet eşitliği” fikri bağlamında kadını ikinci plana atması, ortaya attığı ve dayattığı toplum modeli ile LGBT’nin ideolojik ve siyasal stratejisine alan açması, “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu” olarak da bilinen “GREVIO”nun müdahale ve denetim mekanizması doğrultusunda Türkiye’nin iç işlerine karışması yer almaktadır.

Ortada sözleşme yanlılarının iddia ettiği gibi bir kadın düşmanlığı ya da LGBT düşmanlığı söz konusu değildir. Eleştirilerin odak noktasında, neo-liberal dünya düzeninin bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde parçası olmuş liberal ya da radikal feministler ve toplumsal/ideolojik bir hareket olarak LGBT bulunmaktadır. Hedef alınan, İstanbul Sözleşmesi etrafında birleşenlerin “kimlik siyaseti” anlayışıdır. Yani, kadınlara, biyolojik ve genetik kökenli eşcinsellere ya da farklı cinsel kimliklere yönelik özel bir düşmanlık, nefret veya kin söz konusu değildir. Toplumumuzda herkes kanunlar önünde eşittir ve istediği gibi yaşama özgürlüğüne sahiptir.

DÜZENİ MEŞRULAŞTIRAN BİR ARAÇ OLARAK İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

İstanbul Sözleşmesi’ni eleştirenler, sözleşmenin şiddetle mücadele amacıyla ortaya koyduğu bazı kurallara karşı çıkarken, kadına ya da farklı cinsel kimliklere yönelik şiddetin toplumsal bir gerçeklik olduğunu kabul etmektedir ve bu şiddetle mücadele edilmesi için farklı mücadele yolları önermektedir ancak söz konusu kuralların “kimlik siyaseti” anlayışının bir ürünü olarak ortaya çıktığının altını çizmektedir. Bu bağlamda, başlangıçta açıklanan kimlik siyasetinin siyasi işlevini ve neyi amaçladığını iyi anlamak gerekmektedir.

Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan İstanbul Sözleşmesi’nin ortaya koyduğu kurallar da belirli bir politik, sosyolojik ve ekonomik zeminde yükselmektedir. Çürüyen Batı sisteminin dayattığı “kimlik siyaseti”nin bir ürünü olan bu sözleşme de neo-liberal dünya düzenini meşrulaştırma ve yeniden üretme amacı taşımaktadır. Sözleşme, bu düzenin çıkarlarıyla uyumlu bir toplum modeli inşa etmeye çalışmaktadır.

GREVIO’nun 15 Ekim 2018’de yayınlanan Türkiye Raporu’nda Türkiye’nin terörle mücadele politikalarını eleştirmesi, Türk askerini ve polisini tecavüzcü ilan etmesi ve devletin terör örgütleriyle mücadelesinin kadına yönelik şiddetle mücadelede elverişsiz bir ortam yarattığını belirtmesi İstanbul Sözleşmesi’nin gerçek yüzünü ortaya koymaktadır.

İstanbul Sözleşmesi’ni savunanlar arasında çok iyi niyetli insanlar olsa da sözleşme taraftarları arasında “Cumhuriyet” ve “ulus-devlet” karşıtları dikkate çarpmaktadır. Bu kesimler, kadınlara yönelik şiddetle mücadele ettiğini iddia ederken, PKK’nın 40 yılı aşkın süredir Türk ve Kürt halkına sistemli bir şekilde uyguladığı şiddeti görmezden gelmektedir. “İstanbul Sözleşmesi”ni hararetli bir şekilde savunan kadın örgütleri bir kez olsun “Diyarbakır Anneleri”ne destek vermemiş, teröre karşı net bir tavır almamış, Türkiye’nin milli çıkarlarını savunmamış ve kadın-erkek eşitsizliğini azaltacak üretim ekonomisinin gerekliliğinden bahsetmemiştir.

Cumhuriyet ile hesaplaşma özlemi içinde olanların temel derdinin kadına yönelik şiddet olmadığı çok açık bir şekilde ortadır. Batı merkezli kimlik siyasetine bel bağlayanlar, kadın sorununu sadece “erkek” ve “devlet” karşıtlığına indirgeyerek ve LGBT’nin politik stratejisine hareket serbestliği sağlamaya çalışarak emperyalizmin çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Batı hegemonyasını arkalarına alarak Türkiye’yi hedef alanların gündeminde emperyalizmin mazlum milletlere yaşattığı şiddete ve acılara yer yoktur.

Bu çevreler, Libyalı, Iraklı, Pakistanlı, Somalili, Yemenli ve Suriyeli kadınların emperyalist şiddetten kaynaklanan sorunlarına dair bütüncül ve sistemli bir politik stratejiden yoksundur ve anti-emperyalist bir mücadele çizgisine sahip olmadan kadınların özgürleşemeyeceği gerçeğinden çok uzakta yaşamaktadırlar. Bu yüzden, Türkiye’deki kimlik hareketleri ülkenin iç dinamiklerini ve dünyanın değişen dengelerini anlayamadığı için ne kadınlara ne de toplumun geneline köklü ve gerçekçi çözüm önerileri sunamamaktadır.

Türk milleti, “Kürt”, “kadın”, “lezbiyen” veya “trans” kimliklerinin mücadelesini yürütmenin derdinde değil, zorlu bir coğrafyada ekonomik ve toplumsal olarak var olabilmenin mücadelesini vermektedir. Farklı kimliklerin yaşamış olduğu sorunlar büyük ölçüde mevcut emperyalist kapitalist sistemin yaratmış olduğu sorunlar ile yakından ilişkili bulunmaktadır. Kadınlar, bu sistemi karşılarına almadığı ve bu sistemle mücadele etmediği, Batı hegemonyasının kendi değerlerini evrensel değerler olarak öne sürmesine ve dayatmasına ses çıkarmadığı sürece yaşadıkları sorunları köklü bir şekilde çözüme kavuşturacak zemini yaratamaz ve özgürleşemez. Bunlar İstanbul Sözleşmesi savunucularının göremediği veya görmek istemediği gerçekliklerdir.

KADINLARIN GELECEĞİ VE ÖZE DÖNÜŞ

Batı hegemonyasının gerilediği koşullar altında Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmesi şaşırtıcı değildir. Türkiye Asya Çağı’na girerken ve özüne dönerken Batı’nın dayatmış olduğu sözde evrensel değerlerin kabul edilmesi beklenemezdi. Türkiye, sözleşmeyi feshederek neo-liberal gericiliğin kimlik siyaseti stratejisine karşı büyük bir kazanım elde etmiştir. Türkiye ve Türk kadını, İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılarak çok büyük bir yükten kurtulmuştur. Asıl gericilik, bu sözleşmenin doğurduğu siyasi ve toplumsal sorunları görmezlikten gelmektir.

Bundan sonra kadına karşı şiddetle devletin öncülüğünde kapsamlı bir sosyo-ekonomik ve hukuki mücadele yürütülmelidir. Bu noktada kadınlarımızın dayanak noktası Atatürk’ün kurmuş olduğu Cumhuriyet ve kendi milli kültürümüz olmalıdır. Kendi iç mevzuatımız kadınlara karşı şiddetle mücadelede yeterli araçları sağlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Hukuku ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun bu mücadeledeki en önemli hukuki araçlardır.

Kendi kültür ve medeniyetimizden beslenerek şiddete karşı mücadelede önemli başarılar elde edebiliriz. Üreten ve birleşen Türk kadını, Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışı ile Türk kadınını hak ettiği noktaya taşıyacaktır. Sabiha Gökçen’lerden, Afet İnan’lardan, Halide Edip’lerden, Kara Fatma’lardan, Songül Yakut’lardan, Esma Çevik’lerden ve Diyarbakır Anneleri’nden güç alan Türk kadını bunu başaracak birikime ve güce sahiptir.

Kaynaklar:

1) Atakan Hatipoğlu, “Sola Yutturulmaya Çalışılan Zoka: Kimlik Siyaseti”, Bilim ve Ütopya, sayı: 251, Mayıs 2015, s. 5-27.