"Türk planlarına karşı koyabilmek için işgal gücünün stratejik emellerinin anlaşılması gerekiyor. Aksi takdirde, bazen Kıbrıs sorununun Rum tarafındaki yönetimini karakterize eden çeşitli kısa görüşlü anlatıların ve yanılsamaların tutsağı olacağız."

Bu sözler 24 Mart 2021 tarihinde Yunanistan’da yayın yapan "Sl. Press Greece" isimli internet gazetesinde Dr. Venizelos Kostas imzası ile yayınlanan "Sözde Devlet Olmadan Mavi Vatan Olmaz" başlıklı yazıdan alındı. (https://slpress.gr/ethnika/choris-to-pseydokratos-den-yparchei-quot-galazia-patrida-quot/) Kostas, Güney Kıbrıs’ın en önemli gazetesi Phileleftheros’un yazı işleri müdürü.  

RUMLAR İKİ DEVLET MODELİNDEN ÇEKİNİYOR

Makalede özetle KKTC’nin Türk jeopolitiğindeki rolü öne çıkarılıyor. Başta Mavi Vatan olmak üzere Türk tezleri anlatılıyor. Adadaki askeri varlığın sadece Kıbrıs Türkleri için değil aynı zamanda Anadolu’nun güvenliği için önemli olduğu vurgulanırken, KKTC’nin Türkiye’nin ulusal güvenliği için anahtar rolde olduğunun altı çiziliyor. Mavi Vatan doktrininin uygulanmasında çok önemli yer tutan KKTC ve adadaki Türk askeri varlığına odaklanan Kostas, Rum yönetimine bu gelişmeleri önleme tavsiyesinde bulunuyor. Şöyle devam ediyor: "Eğer dur demezsek bu plan ya mevcut sahte devlet ya da yeni bir devlet üzerinden işgalci gücün stratejik emellerinin gerçekleşmesine hizmet edecektir. Bu amaçla asli hedef Türk planlarını önlemektir. Yani Kıbrıs’ın Türkiye’ye boyun eğmesi ve bir nevi Finlandiyalaşmasının önlenmesidir. Bu da ancak güvenlik konusu öne çıkarılarak sağlanabilir. Siyasi eşitliğin yeni Türk versiyonu ile değil."

Yani kısaca şunu söylüyor: "Nisan ayında yapılacak 5+BM görüşmelerinde Türklerin federal çözüm yerine egemen eşitlik altında bağımsız devlet önerisini tartışmayın."

ASIL HEDEF TÜRK ASKERİ

Rumların, ABD ve AB’nin tek hedefi vardır. O da Türk askerini adadan çıkarmak. Zira böylesine kritik bir jeopolitik alanda Türklerin oyuncu ve belirleyici olmasına tahammülleri yoktur. Türk jeopolitiğine Kıbrıs’ın eklenmesini asla istemezler. Mavi Vatan üzerinden Anadolu’nun Akdeniz’de güçlenmesini duymak bile istemezler. Zira KKTC’de ve Akdeniz Mavi Vatanın ’da güçlü ve iddialı bir Türkiye, Kafkaslar, Levant, Ortadoğu, Süveyş, Kızıldeniz ve Kuzey Afrika havzasında etkin aktör olabilir. Zira bu güç, kenar kuşakta bir gedik açılmasına neden olabilir.

TÜRKİYE'NİN HATALAR ZİNCİRİ

Maalesef Türkiye de emperyalizmin bu hedefine dolaylı olarak katkı sağladı. 1983’te kurulan KKTC’nin tanınmasına gayret sarf etmedi. Dönemin muktedirleri tanımaya istekli dost ve kardeş devletlere "aman tanımayın’’ mesajları bile gönderdi. Kenar kuşağın yani Atlantik jeopolitiğinin gereğini yapmak için Ankara ve Türk halkının çıkarlarına değil, batının çıkarlarına kulak verildi. KKTC’de ne deniz ne de hava üssü kuruldu. KKTC Ekonomisinin sanayi ve tarım sektörlerine katkı sağlanmadı. Türk dünyasının tek ada devleti KKTC’nin denizcilik gücüne ve deniz endüstrisine milim yardımımız olmadı. (KKTC’de bir adet tersane var). 2003 sonrası ABD ve AB istiyor diye Türk burjuvazisi Barzani’nin kukla Kürdistanına her türlü yatırımı yapar, adeta Erbil, Süleymaniye ve Dohuk’u ihya ederken Girne, Magosa ve Lefkoşa, 70 li yılların Türkiye’si gibi kaldı. KKTC spor kulüpleri Türkiye liglerine alınmadı. Halbuki Türkiye KKTC için gerekirse dünyayı karşısına alabilmeliydi. Sahip olduğu olağanüstü coğrafya ve tarihsel geçmişi buna izin veriyordu. Bu fırsatı kullanmadık. NATO nun genişleme sürecinde küçücük Yunanistan kadar olamadık. KKTC’nin tanınmasını veya KKTC’ye ambargoların kalkmasını sağlayamadık. GKRY’nin AB’ye üye olmasını önleyemedik.

ANNAN PLANI REZALETİ

KKTC’de 2002-2004 yılları arasında tarihte örneği görülmemiş Türk, Türkiye ve KKTC düşmanlığı ile Kıbrıs Türkünü Türk yapan milli değerlere topyekûn saldırıların yapıldığını gördük. O dönemde maalesef Ankara hem FETÖ hem de ABD/AB’den aldığı destekle KKTC’yi Türkiye’den koparmak ve AB’ye eklemek için Annan Planına her türlü desteği verdi. Kahrolduğumuz günlerdi. FETÖ, hükümet ve devlet gücünü kullanarak Kurucu Devlet Başkanı Rauf Denktaş’ı sözde Ergenekon Davasına ekleyebilmek için her yolu deniyordu. Ne iktidar ne muhalefet kılını kıpırdatmıyordu. Gerek Türk, gerek KKTC kamuoyu, "Denktaş’ı, devlet kuran bir lideri emperyalizmin maşası FETÖ’nün kumpaslarına yedirmeyiz" demiyordu. Dünya üzerindeki tek Türk ada devletinin kurucusuna sahip çıkılmıyordu. Rumlar Annan Planı referandumuna hayır demese Türkiye jeopolitiğinin asli unsuru Kıbrıs’ı yani güney kalemizi kaybedecektik. Zor ve sıkıntılı karanlık günlerdi.

YA ANNAN PLANI GERÇEKLEŞSEYDİ

Bir an için Annan Planına Rumların da evet dediğini ve aradan geçen 17 yılda bugün Doğu Akdeniz’de nereye varmış olacağımızı hayal edin. Plana göre geri çekilecek boynu bükük Türk Birlikleri utanç içinde halkın ve basının gözünden kaçırılmak için muhtemelen gece intikal ettirileceklerdi.  Birliklerde görev alan Mehmetçikler asla son görev yerlerinin Kıbrıs olduğunu söyleyemeyeceklerdi. 1974’te ada topraklarına ve denizlerine emanet ettiğimiz 500 şehidimizle, adada katledilen yüzlerce Türkün hatırasına vefasızlığın sembolüne dönüşen geri çekilmenin, vatan toprağını terk etmenin ağır sorumluluğunu kendi içlerine hapsedeceklerdi. Kısa süre sonra Beşparmak Dağlarından Türk ve KKTC bayrakları inecek, AB, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti Bayrağı Anadolu’ya nazire yaparak dalgalanacaktı. GKRY nin ilan ettiği MEB sahasında bu kez karşımıza sadece Rumlar değil, ortak devlette üst seviye göreve gelen Rumsever mandacı Türkler de çıkacaktı. AB, PESCO kararları gereği adadaki askeri varlığını Rusya bahanesi ve Suriye’de İŞİD ile mücadele örtüsü altında artıracak; Fransa üsler anlaşması üzerinden yığınaklarına devam edecek; ABD ile silah ticareti hız kazanacak ve Türkiye’nin hem Mavi Vatandan hem Kıbrıs’tan kuşatılması tamamlanacaktı. Bugün Dedeağaç ve Girit’te yapılan yığınaklanmanın çok daha büyüğünü Kıbrıs’ta görebilecektik. Batıdan ve güneyden kuşatılmamız ve çevrelenmemiz tamamlanmış olacaktı. Türkiye’nin düşeceği böylesine bir durumun vahametini hayal bile edemeyiz.

İÇ CEPHENİN MEVCUT DURUMU

Adaya bugüne ve gerçek hayata geri dönelim. Türkiye ile dengeli ve yakın ilişkiler geliştirmeyi hedefleyen Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Cenevre’de yapılacak gayri resmi görüşme takvimi yaklaştıkça adadaki ve yakın çevresindeki mandacılar tarafından baskı altına alınıyor. Adadaki dengeleri karşılıklı şekilde tutabilmek için Tatar, mandacılara demokratik haklar paralelinde ciddi tavizler vermesine; devlet bürokrasisi içinde önemli mevkilerde bu kişileri istihdam etmesine rağmen baskılardan kurtulamıyor. Sayın Tatar emperyalizmin temsilcilerinin asla tatmin olmayacağını verilen her tavizin yeni tavizlerin kapısını açacağını yaşayarak öğrenecektir.

 

Komünist Akel ve Türklerin Akilleri Son olarak 21 Mart 2021 günü KKTC ve Türkiye karşıtı Türk ve Rum gruplar, Rum Komünist Partisi AKEL’in önderliği ve orak çekiçli bayrakları eşliğinde Türkiye aleyhinde slogan atıp miting yaptılar. Açılan pankartta ‘’faşizme ve işgale karşı omuz omuza’’ yazıyordu. Sanmayın ki burası başta PKK olmak üzere Türk düşmanı grupların sık sık gösteri yaptığı Rotterdam, Oslo, Berlin ya da Paris sokakları ya da Rum tarafında bir yer. Bu miting, Lefkoşa’da KKTC Cumhurbaşkanlığı Binasının önünde gerçekleşti. Gazeteci Venizelos Kostas, Finlandiyalılaşmaktan söz ediyor. Ancak Türk kimlikli mandacılar, Akel’in Türk Akilleri, AB ve Rum’un beşinci kol çabalarının sonucunda KKTC’de Finlandiyalılaşma yerine Tayvanlaşma sürecini başlatıyorlar. Türkiye’den ve KKTC varlığından nefret eden Türklerin çoğalması, milli değerlerinin yok olması ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu çerçevede, KKTC henüz devleti ve anayasayı koruyan kanunlara sahip değil. Olanlar da uygulanmıyor. Türkiye’ye KKTC’ye küfretmek, demokratik bir hak. Hatta vatana ihanet en büyük bir hak. KKTC Anayasasına göre en temel konulardan birisi işgal demenin suç olması. AKEL mitingi sonrası nerede savcılar? Nerede kanunlar?  AKEL Türkiye’yi işgalci olarak tanımlıyor da neden 1963’ten 1974’e kadar katledilen Türkleri korumadı? EOKA’nın bastığı köylerde mücahitlere yardım etti mi? Silah verdi mi? 1974 yazında Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerinde Türklerin EOKA- B tarafından katledildiğini basına açıklamak ve kınamak için neden 2018 yılına kadar 44 yıl beklediler? Şimdi utanmadan, ellerindeki kanın hesabını vermeden kalkıp Türkiye’ye faşist diyorlar.

 

Ne Yapmalı? KKTC halkı ve yönetimi her şeyden önce küresel dengelerin değiştiğini; hegemonyanın sona erdiğini çok kutuplu dünya düzeninin başladığının farkında olmalıdır. ABD pandemiden sonraki bir yılda yarım milyon insanını kaybetti. 6 Ocak Kongre baskının travması atlatılmış değil. George Floyd siyahi isyanının dip dalgaları hala devam ediyor. AB, Brexit sonrası gücünden ciddi kayıplara uğradı. Ekonomik kriz devam ediyor. ABD’nin AB ve NATO olmadan Avrasya’da tek başına kazanması mümkün değil. Diğer yandan Türkiye 83 milyon nüfusu, dünyanın ilk 20 ekonomisindeki yeri, %65’lere varan ulusal savunmayı destekleme yeteneği ile 1950’lerin Türkiye’si değildir. KKTC, kendi içimizde iç siyasete ve iktidar partisinin çok ciddi zig-zaglarına rağmen anavatana güvenmelidir. 20 Temmuz sabahı adaya yaklaşan Türk donanması ve hava filoları neredeyse tamamen ABD’ye bağımlıydı. Ama bu gerçeğe rağmen adaya çıkıldı. Bugün adada 1974’ten bu yana 47 yıldır kan akmıyorsa bunun temel nedeni Türkiye Cumhuriyeti’nin uzak ve yakın varlığıdır. Türkiye sayesinde adada savaşan taraflar fiilen ayrılmış ve Türk askeri varlığının caydırıcı etkisiyle sui generis bir düzen kurulmuştur. Aslolan bu doğal sonucun yani barış döneminin devamıdır. Ancak emperyalizm Doğu Akdeniz’in bu kritik alanında Türk varlığına hele bağımsız bir Türk varlığına tahammül edemez. Bu yapının kırılması için gerekirse adadaki huzur ve istikrarın bozulması dahil her şey denenecektir. O nedenle mevcut durum üzerine önce bir Barış Konferansı ve ardından Kıbrıs Türk cumhuriyetine dönülecek sürece odaklanmak gerekir.

 

Yeni Paradigma İhtiyacı Yunan ve Kıbrıs Rumlarının isteklerine göre pozisyon alınamaz. Bu çerçevede 1968 yılında Birlemiş Milletler zemininde ve Genel Sekreterin iyi niyet görevi çerçevesinde başlayarak, 1975 yılından itibaren de BM Güvenlik Konseyi’nin yeni bir iyi niyet görevine dönüştürülen çözüm süreci paradigması değiştirilmelidir. Zira bu paradigma adadaki Rum yönetimini KKTC halkını da temsil eden meşru bir yapı olarak görüyor. Halbuki adada 1954 yılında henüz İngiltere hakimiyeti devam ederken dahi, Yunanistan tarafından BM’ye götürülen Enosis yani Yunanistan ile birleşme hedefi söz konusuydu. 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda bu hedef ortadan kalkmadı. Sadece donduruldu. Yeni devlet 3 yıl yaşadı. Gerçekte BM’nin meşru devlet olarak kabul ettiği bu eşit ortaklık devleti 1963 tarihinde Rumların iradesi ile son bulmuştur. 1964 yılında Grivas isimli Yunanlı faşist generalin kumandasında Enosis’e destek için adaya 20 bin Yunan askerinin getirilmesi söz konusu rezaletin son perdesi oldu. 1967 katliamları sonrası Kıbrıs Türk liderliği yerel özerklik hedefine yöneldiyse de bu yeni yaptırımlar, katliam ve baskılarla durduruldu. Kıbrıs Türkleri kendi vatanlarında esir oldu. Bu zorlu ve acı dönem 1974 Temmuzuna kadar devam etti Daha sonra oluşan fiili durum sonunda 1980 sonrasında BM tarafından iki toplumlu, iki kesimli federasyon sonucuna gidecek süreç başlatıldı. Bu süreç de Annan Planının büyük bir şans eseri Rum tarafının reddedilmesi ile sona erdi.  GKRY’nin 2004 yılındaki AB üyeliği ile sözde Kıbrıs Cumhuriyeti kâğıt üzerinde kalmaya devam etse bile ruhen tamamen ortadan kalkmıştır. Ada’da 1974’ten sonra iki ayrı coğrafya ve idare mevcuttur. Her yönü ile ayrı iki kültür dil ve din mevcuttur. Bu durum iki ayrı bağımsız devletin kurulmasını gerekli kılmaktadır.

JEOPOLİTİK ÇIKARLARIMIZ DİRENMEYİ GEREKLİ KILIYOR

Türkiye’nin AB üyesi olmadığı KKTC’de ambargo ve yaptırımların devam ettiği bir ortamda sadece ABD ve AB devam ettirmek istiyor diye Kıbrıs Cumhuriyeti şablonu altında oluşturulan federal çözüm sürecine devam etmek günümüzün jeopolitik gerçekleriyle uyuşmaz. Çözüm sürecini tetikleyen süreç Yunanistan ve Rum patentli Megali İdea ve Enosis hayalleri sonucu ortaya çıkmıştır. Türklerin bu süreçte rolü ve yeri yoktur. Yunan ve Rum tarafı bu emellerinden vaz geçmedikleri gibi Rumların AB üyeliği ile Yunanistan’ın NATO üyeliği ve ABD ile yeni başlattıkları sömürge hegemonya ilişkisini kullanarak daha da saldırgan konuma gelmişlerdir. Artık karşımızda GKRY ve Yunanistan yoktur. Batı dünyası vardır. Türkiye’nin mavi vatan ve KKTC’deki varlığına çullanan bir emperyalizm vardır. Bu saldırı sadece geçen hafta Girit Suda üssünde Yunan Başbakanını ağırlayan USS Eisonhower uçak gemisi darbe grubu ile; Yunan bağımsızlığının 200 yıl kutlamalarında Galler Prensi Charles’ın Yunanca okuduğu şiirle; AB Zirve sonuç bildirisiyle, Dedeağaç’ta devam eden yığınaklanma ile devam etmiştir. Bu saldırılar ne Türkiye ne de KKTC’yi yıldırmamalıdır.  Aksine bu jeopolitik bilek güreşinde Türkiye ve KKTC’de yeni bir varoluş mücadelesini tetiklemelidir. AB bu süreçte kesinlikle tarafsız değildir. ABD tarafsız değildir. BM tarafsız değildir. 5+BM görülmelerinde asla tuzaklara düşülmemelidir. Federal çözüm süreci dayatması olduğu takdirde masayı terk etmek için beklenmemelidir. Bu sürecin amacı Kıbrıs’a istikrar ve barış getirmek değil Türkleri azınlık yapmak, Türk askeri varlığını en kısa zamanda geri çektirmektir. Rumların ve batı dünyasının baskılarına dayanmak hem Ankara’nın hem de Lefkoşa’nın görevidir. Bu kapsamda Ankara’nın son aylarda batı dünyası ile uzlaşma arayışı içinde Doğu Akdeniz yetki alanlarımızda örneklenen geri çekilmeyi dilerim Kıbrıs 5+BM görüşmelerinde görmeyiz. KKTC ile ilgili Ankara’nın vereceği her taviz Mavi Vatandaki tavizleri etkiler. Bu meyanda görüşmeler iki devletli çözüm ile sonuçlanmaz ise yapılacak en önemli hamle KKTC’nin tanıtım seferberliğine başlamak olacaktır.

Bu yazımızı Ziya Gökalp’in 1914 yılında yani Birinci Dünya Savaşında yazdığı Durma Vur şiiri ile bitirelim.

DURMA VUR!

Durma, Yunan, durma, kibrini artır!
Türklüğün başına hakaret yağdır!
Uyuyan bir kavme bu zillet azdır,
        Vur, eski kölesi, utandır onu!
        Bırakma uyusun, uyandır onu!

Bu yurdun haznesi onun elinde;
Fakat anahtarı senin belinde,
Kalmış aç ve garip kendi ilinde,
        Vur, eski kölesi, utandır onu!
        Bırakma uyusun, uyandır onu!

Zorla onu, yeni revişe girsin,
Gemi yapsın, alış verişe girsin.
Fabrikalar açsın, her işe girsin,
        Vur, eski kölesi, utandır onu!
        Bırakma uyusun, uyandır onu!

Sıkıştır ki ordu, donanma yapsın,
Garp’te ne terakki görürse kapsın,
Türklüğü tanısın; Tanrı’ya tapsın,
        Vur, eski kölesi, utandır onu!
        Bırakma uyusun, uyandır onu!

Zannetme, yaptığın hoşa gitmiyor,
Terakkimiz koşa koşa gitmiyor.
Emin ol, emeğin boşa gitmiyor,
        Vur, eski kölemiz, utandır bizi!
        Bırakma dalalım, uyandır bizi!