Yazımın Latince başlığı kabaca 2040 yaşındadır. Romalı şair Publius Vergilius Maro tarafından yazılan ve Roma imparatorluğunun bir nevi destanı sayılan Aeneis’de geçer. Truva savaşları sırasında tahtadan yapılmış atın Truvalılara hediye edilmesi üzerine rahip Laocoon bu sözü söyler: ‘’Hediye getirse bile Yunanlılardan (Danaanlar) korkarım.’’ Neticede haklı çıkar. Tahta hediye attan çıkan Yunanlılar Truva’yı istila eder.  Tarih boyunca Yunanistan’a güvenilmeyeceğini insanlığa hatırlatan kadim bir deyimdir.  

YUNANİSTAN'A VE RUMLARA GÜVENEBİLİR MİYİZ?

Bu girişi yapmamın nedeni Türk Deniz jeopolitiği ve Mavi Vatanın geleceğini temelden ilgilendiren Yunanistan ile istikşafi görüşmelerin; KKTC’de ise BM liderliğinde vizyonu federal çözüm olan 5 + 1 sürecinin tekrar gündeme gelmesinden kaynaklanıyor.

Önce istikşafi görüşmeler konusuna değinelim. Türkiye’nin Mavi Vatan’daki hak ve çıkarlarını koruma sürecinde en hassas olduğu alanların başında bu konu geliyor. Yeni yılın ilk haftası içinde 4 Ocak günü Yunan Kathimerini gazetesinde Türkiye’nin Yunanistan’a Doğu Akdeniz’de gaz ve petrol arama faaliyetlerinden vaz geçeceğine dair güvence verdiği ve istikşafi görüşmelerin yeniden başlaması için Ankara’dan bir adım beklendiği haberi yapıldı. Bu haberden kısa bir süre sonra Ankara’da Alman Büyükelçi ile görüşen Milli Savunma Bakanı, Yunanistan ile istikşafi, görüşmelerin başlamasından yana olduklarını söyledi. (Bu arada 5 Ocak’ta gerçekleşen görüşmede 22 Kasım 2020 tarihinde Mora Güneyinde Türk bayraklı Roseline- A gemisine AB’nin Irini harekâtı kapsamında deniz haydudu gibi müdahale eden Alman Firkateyni Hamburg’un görüşmede gündeme getirilmemesi dikkatlerden kaçmadı. Tarihimizde ilk defa Türk bayraklı bir ticaret gemisine devletin izni olmaksızın çıkılmıştı. Bu alçak baskın asla unutulmamalı ve unutturulmamalıdır.) İstikşafi görüşmeler için benzer bir diyalog çağrısı AB Dönem Başkanlığını 1 Ocak’ta devralan Portekiz’e yaptığı ziyaret sırasında Dışişleri Bakanı tarafından geldi. Yunan Dışişleri Bakanı ile önümüzdeki günlerde bir diyalog başlatılacağı ve Doğu Akdeniz için çok taraflı, her kıyıdaşı içeren bir konferans planlandığı basın brifingi demeçlerinin arasındaydı. Hatırlanacağı üzere Türkiye 21 Temmuz 2020 tarihinde Oruçreis’in Rodos güneybatısında yapacağı sismik araştırmanın Navtex ’ini Almanya’nın talep ve baskısı üzerine iyi niyet işareti olarak iptal etmiş, gemiyi Antalya’ya çekmişti. Bu iyi niyet üzerine iki taraf 2016’dan bu yana ara verilen istikşafi görüşmelere yeniden başlayacağını duyurmuştu. Türkiye toplantıya ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, 4 Ağustos 2020 tarihinde Mısır ile Yunanistan Akdeniz’de deniz sınırlandırma anlaşması imzaladı. Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias bu gelişme üzerine basın brifinginde sırıtarak Türkiye Libya Anlaşmasını çöpe attık deme cüretini göstermiş idi.

NEDİR İSTİKŞAFİ GÖRÜŞMELER?

26 Mart 2002 günü Yunan basınında ilk kez Türk-Yunan yumuşama sürecinde “Exploratory Talks” ifadesi kullanıldı. Dışişlerimiz bu terimi daha sonra “İstikşafi Görüşmeler” şeklinde tanımladı. Bu görüşmelerde her iki tarafın sadece diplomatları bir araya gelerek, Ege sorunlarını aralarında tartışacak ve her iki tarafın kabul edebileceği alternatif çözümleri üretme gayretine girişeceklerdi. Bu görüşmelerin özelliği gizli tutulmaları idi. 1974 Kıta Sahanlığı krizinden bu yana muhatabımız, Türkiye ile müzakere edilecek tek sorun alanının Kıta Sahanlığı olduğunu vurgulamasına rağmen nasıl olduysa Ege sorunlarını bir toplantı formatında tartışmayı kabul etmişti. Bu sürecin oluşumunda temel nedenlerden birisi, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik süreci idi. 11 Aralık 1999 tarihinde AB Helsinki zirve toplantısı bildirisinde Türkiye sınır sorunları ile diğer ilgili konuları çözüme kavuşturmak için çaba göstermeye davet edilmişti.

YUNANİSTAN, İSTİKŞAFİ GÖRÜŞMELERİ BASINA SIZDIRIYOR

2002 yılından FETÖ Darbe girişiminin yaşandığı 2016 yılına kadar iki taraf 60 kez bir araya geldi. Bu toplantılar tamamen Dışişleri Bakanlığı uhdesinde yapıldı. Türk kamuoyuna formatın gizliliği nedeniyle bilgi verilmedi. Ancak Yunan tarafı bu bilgileri değişik mecralar üzerinden dışarıya sızdırdı. Bu sayede toplantılarda nelerin görüşüldüğü Türkiye’de de öğrenildi.

BAŞBAKAN SİMİTİS'İN HATIRATI

2005 yılının Kasım ayı başında Yunanistan eski Başbakanı Kostas Simitis tarafından yazılan Yaratıcı Bir Yunanistan İçin Politika 1996–2004” isimli hatırat yayımlandı. İstikşafi görüşmeler ile ilgili olarak Simitis kitabında şunları yazmıştı: “Yunanistan açısından istikşafi görüşmelerin amacı Ege’ye ilişkin Türkiye’nin gerçek niyetlerinin tespit edilmesiydi. Geleneksel görüşümüzü savunduk. Bizim açımızdan tek sorun, Ege kıta sahanlığıydı ve bunun Uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesi gerekliydi. Divan’a gidebilmek için tahkimname imzalanması amacıyla müzakereler yapılması gerekiyordu. Bu süreçte çözümlenemeyecek konularda nihai değerlendirmeyi Lahey Adalet Divanı yapacaktı. İstikşafi görüşmelerin diğer bir sorunlu konusu, karasularıydı. Kıta sahanlığı, karasularının bittiği yerden başlayacağından, Yunan karasularının genişliği konusunda önümüzde iki tercih vardı. Ya mevcut 6 mil karasuyu genişliği temelinde kıta sahanlığının sınırlandırılmasını kabul edecektik, ya da karasularını 12 mile genişletecektik. Yunanistan kıta sahanlığı sınırlandırılmasına başlamadan önce karasularını tek taraflı genişletme hakkını kullanacağını istikşafi görüşmelerin en başından itibaren açıklamıştı. Bu hakkın fiiliyata geçirilmesinde üçüncü devletlerin Ege’de hava ve denizde serbest seyrüseferinin etkilenmemesi dikkate alınacaktı. Dolayısıyla uluslararası denizcilik ve havacılığın engellenmemesi için karasularının seçici bir şekilde genişletilmesi ihtimal dışı değildi”.

Simitis hatıratında Ege’de 12 mil ilanına alternatif olarak istikşafi görüşmelerde karasularında seçici genişlemenin de görüşüldüğünü belirtmişti.

AB ÜYELİĞİ İÇİN EGE'DEN VAZGEÇMEK

Hatıratta en dikkat çeken yer, Nisan 2004’te hükümet değişikliği yani Karamanlis iktidarına geçiş sırasında istikşafi görüşmelerde anlaşmaya varılmasının an meselesi olduğu konusuydu. Yani İktidar değişmese Simitis, Yunanistan’ın Türkiye ile anlaşacağını söylüyordu. O yılları hatırlayalımAbdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı görevi esnasında, iktidarın AB’ye tam üyelik aldatmacasına rağmen Kıbrıs’ta Annan Planına ‘’Yes be Annem’’ sloganıyla tam destek verdiği; Yunanistan ile neredeyse balayı yaşandığı, GKRY’nin Akdeniz’de ilan ettiği MEB sahasına BM üzerinden cılız bir notanın verildiği günlerdi. Bu çerçevede, Simitis’in istikşafilerde uzlaşma an meselesiydi iddiasını destekleyen bir haber 4 Aralık 2003 tarihli Ta Nea gazetesinde çıktı. İrini Karanasopulu imzasıyla yayımlanan ‘’Türkiye Gri Bölgeler ile Kıta Sahası Konularında Yunan Tezlerine çok Yakın’’ başlıklı haberde istikşafi görüşmelerde Ankara’nın takındığı tavır da iki önemli değişiklik kaydedildi deniyordu. Karanasopulu şöyle yazmıştı: ‘’İstikşafi görüşmelerin dördüncü ve beşinci oturumundan sonra, Türk tarafının talepleri arasında yer alan ve Kardak krizinden sonra büyük bir ısrarla ortaya koyduğu gri bölgeler talebini geri çekmiş olduğu belli oldu. Türkiye’nin tavrını değiştirmeye başlama belirtileri verdiği ikinci konu kıta sahanlığı konusuydu. Başında Türk Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal’ın bulunduğu Türk heyetinin, Yunan heyetine, artık ada ile adacıkların gerçekten kıta sahanlığına sahip oldukları yönündeki Yunan tezine çok yakın olduklarını açıklamış olduğu söyleniliyor. Bu haber doğrulanırsa Ege’ye ilişkin bütün koşullar ve hesaplamalar değişiyor…Türk Hükümeti’nin tam uyum sağlamaya yönelik yeni rotasını ülkenin AB’ye yönelimden sorumlu Dışişleri eski Bakanı Yaşar Yakış iki gün önce tarif etti. Bizi reddetmeleri için onlara bahane sağlamayacağız. Başka nedenleri öne sürme hakkını onlara tanımayacağız dedi.’’

PASOK LİDERİ PAPANDREU'NUN MÜLAKATI

9 Ekim 2006 tarihli Ethnos gazetesinde de bu kez PASOK’un yeni lideri, Simitis Hükümeti Dışişleri Bakanı  Papandreu’ nun bir mülakatı yayınlandı. Eski Başbakan Simitis’in sözlerinden sonra, şimdi de Papandreu gazeteye istikşafiler hakkında yorumlar yapmıştı. Papandreu, mülakatta Kardak ve benzeri adaları kastederek “Türkiye’nin “gri bölgeler” konusundaki taleplerini geri çekeceği bir uygulamada anlaşabileceğimiz bir noktaya geldiğimize inanıyorum” diyordu. Bu gerçek miydi? Daha da ileri giderek, “İstikşafi görüşmeler sürecinde toplu bir anlaşma için son bir dürtmenin gerektiği bir noktaya gelmiştik. Türkiye ile nihai bir anlaşmaya gidip gitmeyeceğimiz konusunda Aralık 2003-Ocak 2004 döneminde Başbakan Simitis ile ciddi bir görüşmemiz olduğunu hatırlıyorum. Her ikimiz de böyle bir anlaşmanın seçim öncesi dönemde çok olumlu olacağı, ancak Karamanlis’in bunu kabul etmeyeceği ve gidişatı sabote edeceği sonucuna vardık. Ege’nin kaderi Yunan seçimlerine endeksleniyor, gri bölgelerde Türkiye’nin taleplerini geri çekeceği iddia edilebiliyordu. Yeni hükümetin Dışişleri Bakanı Bakoyannis ile eski Bakan Molivyatis istikşafi görüşmelerde bir anlaşmaya hiçbir zaman yaklaşılmadığını söylediler”, yorumuna da “Bu doğru değil. Her şeyden önce en ileri gelen hukuk adamları ve Lahey eski hâkimleriyle, kıta sahanlığı konusunun tüm ayrıntıları hakkında görülmemiş bir araştırma yaptık. Hareket edeceğimiz çerçeveyi belirledik. Bu plan istikşafi görüşmelerde karşı tarafça kabul edildi. Türkiye’nin nihai anlaşmaya varıp varmayacağımızı sorması noktasına gelmiştik. Simitis ile görüşmemiz bu çerçevede gerçekleşti. O zaman soralım İstikşafi görüşmelerde karşı taraf yani Türkiye’nin kabul ettiği plan ne idi?

2010 HABERLERİ

8 Aralık 2010 günü To Vima ve Kathimerini gazetesinde Türkiye ile yürütülmekte olan istikşafi görüşmeleri konu alan başka haberler yayınlandı. Bu haberlerde Ege’de her iki tarafın da anlaşmaya yakın olduğu belirtiliyordu. Gazetelerin ikisine göre Türkiye, Yunan ana karasında karasuların 12 mile, Doğu Ege’de bazı yerlerde 8–9 mile çıkarılmasını yani seçici genişlemeyi kabul etmişti. Bunun karşılığında mevcut Yunan Hava sahasının 10 milden karasuları sınırına uyarlanacağı yazıyordu. Gazetelere göre ayrıca bu iki konuda mutabakat sağlandığı takdirde kıta sahanlığı sınırlandırılması için BM Adalet Divanına gidilecekmiş.

Şu ana kadar Yunan kaynaklarını kullanarak istikşafi görüşmelerin bazı detaylarına değindim.  Bizim tarafta konunun gizliliğine uyulduğundan basına sızdırılan bilgi yok. Sadece eski Dışişleri Bakanlarından (merhum) İsmail Cem ile vefatından önce yapılan 8 Mart 2005 tarihinde gazeteci Hakan Cem Işıklar tarafından yapılan bir söyleşide bu konuda bazı ipuçları veriliyor. Kendisine “Sizin döneminizde sürdürülen görüşmelerde karasuları konusunda 6–9–12 mil uygulamasına geçilmesi konusu gündeme geldi mi?” sorusuna verdiği cevap çok dikkat çekicidir: “Sadece araştırılan konulardan bir tanesiydi. Karasuları genişliğinin farklı yerlerde farklı mesafelerde olmasını bazı arkadaşlarımız mümkün görmekteydi.”

YENİ HATALAR LÜKSÜMÜZ YOK

Eski Bakan karasuları genişliğinin farklı yerlerde farklı mesafelerde olmasını bazı arkadaşlarımız mümkün görmekteydi diyor. Bu konunun Simitis’in de yazdığı üzere istikşafilerde görüşülmüş olduğunu düşünebiliriz. Peki, karasuları genişliğini farklı yerlerde farklı görme yetkisi dışişleri diplomatlarına millet adına TBMM tarafından mı verilmiştir? Lozan’da tesis edilmiş üç millik karasuları genişliği dengesini 1936 yılında bozan taraf Yunanistan olduğu halde tepki verilmemesi ve daha da öte 1964 yılında bu dengesizliği altı millik karasuyu ilanı ile bozmuş olmamıza rağmen o günlerde üçüncü bir hata yapma lüksümüz var mıydı? Ege’ de taviz verecek taraf Yunanistan olduğu halde sanki Türkiye bir savaşı, denizdeki mücadeleyi kaybetmiş gibi alttan alan ve taviz veren taraf olmak zorunda mıydı? Yunan gazetelerin ve Simitis’in hatıratında söz konusu edilen Türk tavizlerini burada tek kaynak oldukları için eleştirmiyorum. Ancak en ufak gerçek payı olması bile ciddi endişeler yaratmaktadır. Dilerim hepsi uydurma olsun. Dilerim geçmiş dönem diplomatlarımız bu vahim hataları yapmamış olsun.

KKTC’DE GELİŞEN ACİL DURUM

Geçen hafta KKTC’nin kaderini etkileyen gelişmeler yaşandı. Önce Rum Politis Gazetesi 8 Ocak günü BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi Lute’un bugün (10 Ocak) adaya geleceği ile ilgili bir haberi “Lute Anlaşmada Kararlı” başlığı ile birinci sayfasından verdi. Gazete, ‘‘Kırmızı Çizgiler Olmadan 5+1 Gayrı Resmî Konferans” alt başlığıyla Lute’un ayrı ayrı görüşeceği iki liderden; 5+1 gayrı resmî konferansa şartlar ve ön şartlar olmadan gideceklerine dair açık ve net taahhüt almakta kararlı olduğunu, garantör güçler ile de telefon görüşmeleri yapacağını savundu. Haberde bu tavrın, Kıbrıs sorununa iki  devlet çözümü görüşülmesini ısrarla öneren Kıbrıs Türk tarafına yönelik olduğu iddia edildi. KKTC’nin ve  Türkiye’nin bu şartı  kabul ederek iki kesimli iki toplumlu federasyon çözümü görüşülmesine rıza göstermesi, Rum tarafının da görüşmelerin tamamlanmasına zaman sınırı konulması ihtimali de dâhil hiçbir şeyi peşinen göz ardı etmemesi gerektiği ileri sürüldü. Bu haberden kısa bir süre önce 7 Ocak günü Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçimiz, bir konferansta “Türkiye’nin Kıbrıs konusunda siyasi eşitliği sağlayan, iki toplumlu, iki bölgeli sağlam bir devlet anlayışından yana olduğunu” söyledi. Bu beyanat hem KKTC hem de Türkiye’nin son vizyonu ile örtüşmüyordu. Zira CB, 15 Kasım 2020’de “Egemen eşitlik temelinde iki devletli çözüm..." demiş idi. Benzer şekilde 8 Ocak 2020 tarihinde KKTC’de CB E. Tatar ve eşinin de katıldığı televizyon programında eşit uluslararası statüye sahip iki egemen devlete dayalı iş birliği vizyonunu tartışmalı konuma sokacak argümanların üretilmesi; özellikle KKTC’nin tanınmasına yönelik olarak “Ben size şimdi hadi yarın Tahsin (Ertuğruloğlu) beyle (KKTC ‘yi) tanıtmaya gidelim demem. Benim ayaklarım yere basar arkadaş, ama yol oraya gider” gibi söylemler çok dikkat çekti. Diğer yandan Türkiye’nin sürekli olarak Doğu Akdeniz Konferansını gündeme getirmesi de çıkarlarımıza uygun değildir. Yunanistan’ı Doğu Akdeniz kıyıdaşımız olarak; GKRY ise diplomatik ve siyasi olarak tanımıyoruz. Geri kalan Mısır, Libya, İsrail, Filistin, Suriye ve Lübnan ile bir konferans düzenlenecekse bu süreç için siyasi ikliminin oluştuğu söylenemez. O zaman bu çağrıyı neden yapıyoruz?

MİLLET VE GELECEK KUŞAKLAR ADINA HAREKET EDİN

Devlet adamlarımız, Dışişlerimizin diplomatları ve KKTC devlet adamları yürüttükleri her müzakereyi, verdikleri her demeci millet ve gelecek kuşaklar adına yürüttüklerinin/söylediklerinin bilincinde olmalıdır. Devlete jeopolitik kayıplara mal olacak Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs gibi hayati alanlarda AB, ABD ve Yunanistan’ı tatmin etmek hedef olamaz. Türkiye 2002-2014 yılları arasında bu saydığım alanlarda en karanlık dönemini yaşamıştır. KKTC’den kolordumuzun çekilmesine onay verecek, KKTC’nin bağımsız varlığını sonlandıracak, Annan Planına destek veren diplomasi bürokrasisini ve KKTC iç dinamiklerini, bugün hüzün ve ibretle hatırlıyoruz. Doğu Akdeniz, 2007’den itibaren AB ve ABD vesayetinde GKRY tarafından 13 lisans sahasında parsel parsel büyük şirketlere peşkeş çekilirken, Türkiye Ergenekon ve Balyoz başta olmak üzere kumpas davalar üzerinden ordu ve donanmasını kendi elleri ile iğdiş ediyordu. Bugüne o karanlık günlerden çıkarılacak çok ders vardır. O nedenle yakın bir gelecekte Türkiye ve Yunanistan arasında tekrar istikşafi görüşmeler; KKTC ve GKRY arasında BM müzakereleri başlayacaksa millet adına ikazımızı yapalım: Yunanistan’a ve Rumlara asla güvenmeyin. Bu kez onlar ABD ve AB’nin Truva atları ve vekilleri olarak bize saldırıyor. Yunan ordusunu Dumlupınar’da mağlup eden Mustafa Kemal Atatürk, “Truva’nın öcünü aldık” demişti. Mavi Vatan’ın yeni bir Truva olmasına şartlar ne olursa olsun izin veremeyiz.

Açıktır ki son yaşananlarla gerileme ve hatta çöküş aşamasına giren ABD hegemonyası ile politik birliğini korumaktan aciz AB, artık ne Türkiye’ye ne de KKTC’ye dayatma gücüne sahip değildir.  Son 70 yılın büyüsü ve indoktrinasyonu özellikle 6 Ocak 2021 sonrası yerle bir olmuştur.