İngiltere’de seçimler, Muhafazakar Parti’nin Avam Kamarası’nda çoğunluğu elde etmesiyle sonuçlandı.

İlk sandıkların açılmasıyla birlikte, İngiliz basını Corbyn’in istifa etmesi gerektiği yönünde haberler yapmaya başladı.

Seçimlerden bir hafta önce Alman merkez medyasında, eğer Corbyn başarılı olamazsa görevinden ayrılmasını dile getiren haber ve yorumlara geniş verilmişti.

İngiliz medyasının büyük çoğunluğu, seçimlerden yaklaşık 1 ay önce Corbyn karşıtı haberlere başlamıştı.

Brexit referandumundan itibaren siyasi kriz içinde olan siyasal partiler, geleneksel politikaları doğrultusunda hareket edemez hale gelmişti. Corbyn’in radikal sol programıyla birlikte bu siyasal merkez hızlanarak çözülüp dağılmaya başlamıştı.

Ne var ki merkez medyada aynı çözülme gerçekleşmedi. Merkez partilerin çözülmesine karşın, merkez medya Corbyn’e karşı tek ses oldu.

Filistin direnişine verdiği destekten dolayı Corbyn’e karşı ağır ithamlar yöneltildi, antisemitizm ile suçlandı.

Musevi cemaatinin gazetesi Jewish Chronicle cemaatin dini liderinin "İşçi Partisi’ne oy vermeyin" çağrısını kapak yaptı.

Batı’da bir siyasi liderin, özellikle en güçlü Musevi cemaati tarafından antisemitizmle suçlanmasının bedeli açıktır!

Merkez medyanın Corbyn’e karşı yönelttiği diğer suçlamaysa, İngiliz Devleti’ni bölmek ve teröre destek vermekti. İrlanda’nın demokratik ve bağımsızlık hareketine verdiği desteği hatırlatan Boris Johnson da, seçim öncesi son canlı programda Corbyn’i İngiliz devleti düşmanı ilan etti!

EN ESKİ SUÇLAMA: RUS AJANLIĞI

İngiliz seçimlerinde de Rusya’nın gölgesi hissedildi.

Seçimlerden çok önce The Times 2016’da gerçeklesen Brexit referandumunda Rusya’nın rolünü ima eden haber yayımlamıştı.

Johnson’un baş danışmanı Dominic Cummings’in Oxford’dan mezun olduktan kısa bir süre sonra Rusya’da çalıştığı ve bu süre zarfında Rus istihbarat çevreleriyle iyi ilişkileri olduğu yazıldı. The Times, Brexit kampanyasında Cummings’in etkin rolünü dile getirerek, bir anlamda Brexit’in arkasında Rusya’nın olduğunu söyledi.

The Observer, seçimden önceki haberindeyse çok daha doğrudan bir ithamda bulunmuştu. Gazetenin iddiasına göre, Johnson Dışişleri Bakanı görevindeyken İtalya’da, Rusya ile ilgili NATO toplantısı sonrası, protokol dışı bir ziyaret gerçekleştirir. Johnson, eski KGB ajanı şimdi milyarder Rus iş adamı Alexander Lebedev ile buluşmuştur.

Batı basınında, Avrupa’nın parlamenter demokratik sisteminin, Rusya’nın desteklediği aşırı sağ popülist partilerin yükselişiyle tehlikede olduğu uzun zamandır yazılmaktadır.

Reklamdan sonra devam ediyor 

Brexit’i, yükselen sağ popülist partilerin destekleyen Rusya’nın projesi olarak yorumlayan Avrupa’nın merkez medyasının iddiaları, Corbyn’in seçim kampanyasıyla boşa çıktı.

2015’teki seçimde Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) partilerin birinci gündemiyken, Brexit ile AB’den ayrılma tartışması son seçimlere damgasını vurdu.

Corbyn seçim kampanyasına uygun olarak yeniden NHS’yi gündeme taşımak istedi. Seçim öncesi Trump ile görüşen Johnson’un gizli bir anlaşmayla, sağlık hizmetlerinde özelleştirmeyi hızlandırma sözü vererek, İngiliz sağlık sisteminde ABD patentli ilaç firmalarına ayrıcalık tanınacağı sözü verdiği iddiası, Corbyn tarafından dile getirildi.

İşçi Partisi tarafından basına dağıtılan anlaşma dosyasına dair soruları yanıtsız bırakan Johnson, bu raporun Rusya tarafından Corbyn’e verildiğini söyleyerek, Rusya’nın Soğuk Savaş’ta olduğu gibi bugün de İngiltere’ye müdahale etmek istediğini belirtti.

‘Stalinci’, ‘Rus ajanı’ gibi ithamlarla Corbyn’e yüklenen merkez medyanın ‘saygın’ gazeteleri, bu seçimlerde karşı karşıya gelen kuvvetlerin politik kimliğini açığa vurmuş oldu.

Johnson doğrudan bu gizli anlaşmayı reddetmediği gibi, AB karşıtı siyasetlerin arkasında Rusya’yı gösteren medyanın yalanlarını da açığa vurmuş oldu.

Irak Savaşı’ndan itibaren başlayan ABD-AB çatışması bugün derinleşmektedir. Irak işgalini iktidardaki İşçi Partisi Blair’in önderliğinde destekleyerek, İngiltere’yi Almanya-Fransa ekseninden uzaklaştırmıştı.

Trump’ın seçilmesi sonrası, uluslararası sermayenin iktidara taşıdığı Macron bile Almanya ile birlikte hareket ederek, Rusya ile daha sıcak ilişkiler kurma yönünde adımlar atarken, ABD ile arasına mesafe koymaya çalışmaktadır.

ABD ise, Batı kampındaki geleneksel müttefiklerini kaybederken İngiltere’yi kazanmak zorundaydı. Öyle de oldu, İngiltere’de seçimleri Almanya-Fransa kaybetti. Bir anlamda Rusya da kaybetti ama seçimlerin kazananı sadece ABD oldu.

SOL BREXİT MÜMKÜN MÜYDÜ?

Corbyn’in seçimi kaybetmesine neden olan en büyük zaafı, Brexit etrafında şekillenen uluslararası güç dengelerini bozmaya yönelik içeride politik hamleler yapamamasıdır.

Siyasi hayatı boyunca AB karşıtlığı yapan Corbyn, partinin başına geçtikten sonra aşırı sağın AB karşıtlığıyla mücadele etmek zorunda kaldı.

Seçim sürecinde Corbyn’in en çok eleştirilen eksikliği, Brexit konusunda fikirlerini söylemeyerek uzun süre sessiz kalmasıydı.

Corbyn’in, İşçi Partisi’nin tabanına ve Brüksel-Berlin-Paris hattının baskısına rağmen soldan Brexit’i (Lexit) savunma seçeneği var mıydı?

Egemen sınıfların hegemonyasının sarsılmadan yüzyıllardır kemikleştiği, İngiltere dışında ülke bulmak zordur.

Fransa’da, Almanya’da merkez sol ve sosyalist partilerin daha solunda radikal, komünist partiler bulunmaktadır. Bu partiler merkez solun tabanını etkiledikleri gibi, önemli oy potansiyelleriyle ulusal siyasetteki güç dengelerini de etkiler.

İngiltere’de İşçi Partisi’nin daha solunda ciddi anlamda siyasi hareketler olmamıştır. İngiliz Komünist Partisi, Avrupa’da komünist partilerin en güçlü olduğu dönemde dahi kitleler üzerinde etkisi zayıf, entelektüel bir hareketti.

Bu anlamda Corbyn’in sol Brexit’i savunarak hatta İşçi Partisi’ni bölerek götürebileceği daha radikal bir zemin yoktu. Yapabileceği en radikal şey, İşçi Partisi’nin tarihindeki en sosyalist programı seçim kampanyası yapmaktı.

Kaldı ki Corbyn’in bu politik hamlesi bile, merkezdeki Brexit karşıtı basının Corbyn’i hedef almasına yetti.

Corbyn’in sol Brexit hamlesini yapmasını engelleyen diğer unsur, Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa’da sol popülist partilerin yaşadığı iniş çıkışlardır.

Almanya’da SPD’nin seçimlerde yaşadığı başarısızlık sonrası gittiği kongrede 20’ye yakın kişi parti liderliği için aday oldu. Almanya’da tekellerin kamulaştırılmasını savunmasıyla gündeme gelen SPD’nin gençlik kolları başkanı Kevin Kühnert’in desteklediği aday kazansa da, Merkel ile ittifaktan ayrılarak erken seçime gitme kararı kongrede kabul edilmedi.

Fransa’da ise aylardır devam eden Sarı Yelekler eylemi ve geçen haftalarda başlayan genel greve rağmen, sol Macron’u sıkıştırsa da, Le Pen’i durduracak kitlesel başarıya ulaşmış görünmemektedir.

Corbyn’in radikal sol programı heyecan yaratsa da, Avrupa’da solun dağınıklığı, sağ popülist partilerin karşısında bocalamaları nedeniyle, sol Brexit’i savunacak destekten yoksundu.

Libya’dan Suriye’ye kendi ülkelerinin emperyalist dış politikalarına ses çıkaramayan Avrupa sol partilerinin, İngiltere’nin emperyalist politikalarına doğrudan karşı çıkan Corbyn’e güçlü destek vermeleri mümkün değildi.

SINIFA YENİDEN DÖNÜŞ

18-24 yaş arası seçmen oylarının ezici çoğunluğunu alan Corbyn, 45 yaş üstü seçmenin büyük çoğunluğunu Johnson’a kaptırdı. Bu veri çok şey anlatmakla birlikte, seçmenler arasındaki temel çelişkiyi ortaya çıkarmamaktadır.

Corbyn’in seçimleri kaybetmesindeki en temel nedense, İşçi Partisi’nin geleneksel işçi sınıfının oylarını kaybetmesidir. İngiltere’deki sanayi şehirleri ve işçi bölgelerinde hakimiyetini ilk kez kaybeden İşçi Partisi’nin yaşadığı sorun, bir anlamda gelişmiş tüm kapitalist ülkelerdeki genel eğilimdir. Fransa’da, Almanya’da, ABD’de de geleneksel işçi sınıfı kuşağını sağ popülist partiler kazanmaktadır.

Özellikle son otuz yıldır uygulanan neoliberalizmin esnek ve uzmanlaştırıcı politikaları sonucu işçi sınıfının geleneksel kimliği parçalanarak, işçi sınıfı içinde çıkarları çelişen farklı kesimler yaratılmıştır.

Bir tarafta Londra’da hizmet ve teknoloji işkollarında esnek biçimde çalıştırılan genç ve eğitimli beyaz yakalılar, diğer tarafta ağır sanayide çalışan orta yaş üstü, eğitim düzeyi düşük mavi yakalı işçi sınıfı.

Corbyn radikal programına rağmen, işçi sınıfı içindeki çelişkiyi aşıp neoliberalizme karşı işçi sınıfını birleştirecek stratejisi yoktu. Bu sorunu çözecek stratejiye sahip hiçbir sol parti bulunmamaktadır!

Bu köşede birkaç hafta önce yayımlanan ‘Eski Güzel Günler, Yeni Kötü Günler’ yazısında tartıştığımız konunun yakıcılığı ortaya çıkmıştır.

Neoliberalizmin yarattığı tahribat sonrası dönüşen sınıf ilişkileri çerçevesinde, bugün Keynesyen politikaların uygulanabileceği bir zemin var mıdır? Daha önemlisi sadece kamucu, sosyal devlet programıyla, işçi sınıfının çelişen kesimleri bir araya getirilebilir mi?

Genç-yaşlı, eğitimli-eğitimsiz kriterleriyle toplumsal çatışmadaki kuvvetleri kültürel anlamda tanımlamak, sınıftan kaçış demektir. Corbyn seçimi kaybetse de neoliberalizme karşı İngiltere’de yeniden sınıfa dönüşün yolunu açmıştır.

Eski yollarla sınıfa dönmek ne kadar mümkündür, yeni yollar hangi politik hat üzerinde inşa edilmeli, önümüzdeki dönemin ertelenemeyecek sorularıdır.


Aydınlık