Atatürk’ün gösterdiği tepki, Tevfik Rüştü Aras'ın konferansta gösterdiği performansaydı. Nitekim Atatürk, sözleşmeyi bir zafer olarak görüyor ve bu zaferi de Aras'a değil, İsmet İnönü'ye mal ediyordu. Haksız da değildi.

DOÇ. DR. MURAT BURGAÇ / ANADOLU ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ

Montrö'de bu gelişmeler olurken Türkiye'de ise büyük bir coşku ve zafer sevinci yaşanıyordu. Müjdeli haberin geldiği andan itibaren ülkede haklı bir bayram havası esmeye, basındaysa Türkiye'nin Montrö'deki başarısını öven yazılar peşi sıra çıkmaya başlamıştı. Ülkede sevinç ve coşkunun yaşandığı bu süreçte siyaset sahnesinde de önemli bir hareketlilik dikkati çekiyordu. Nitekim Atatürk, konferansın görüşmelerinin tamamlandığı haberini alır almaz derhal İsmet İnönü'ye bir telgraf çekmiş ve "Zafer senindir, gözlerinden öperim, yarın tayyare ile bekliyoruz" cümleleriyle onu yanına davet etmişti.

Atatürk'ün yazdığı tek telgraf İnönü'ye değildi; bir diğerini de Aras'a göndermişti. Ancak bu ikinci telgraf bir kutlama değil, bir tepki telgrafıydı. Nitekim şöyle diyordu Büyük Önder:

"Tebrik ederim; Montrö Konferansı'nı pek parlak demeyeceğim, makul neticelendirebildiğinden dolayı. Yukarıda vermek istemediğim parlaklığı, bu başarınızı zafer haline getirecek bundan sonraki yüksek neticeler almanıza saklıyorum.”

Bu telgraftaki tepki, Montrö Konferansı sonunda ortaya çıkan yeni sözleşmeye değil, Aras'ın konferansta gösterdiği performansaydı. Nitekim Atatürk, sözleşmeyi bir zafer olarak görüyor ve bu zaferi de Aras'a değil, İsmet İnönü'ye mal ediyordu. Haksız da değildi… Zira Aras'ın, Karahan'la yaptığı görüşmelerde Türk tasarısı üzerinde mutlak bir uzlaşı sağlayamamış olması, arkasından İngiliz tasarısını kabul etmekle yapmış olduğu stratejik hata, Türk ve Sovyet delegasyonları arasındaki ilişkiyi neredeyse kopma noktasına getirmiş, hatta Ruslar konferanstan çekileceklerini Ankara'ya resmen bildirmişlerdi. Ankara'nın yerinde ve etkili müdahalesi olmasa belki de bu kriz, konferansın sonuçsuz dağılmasına kadar varabilecek, Türkiye'nin en temel talebi olan Boğazları tahkim işi dahi suya düşebilecekti. Gerçi konferans sonuçsuz dağılmadı, lakin Türkiye ile Sovyetler Birliği ilişkileri de Montrö Konferansı'ndan sonra bir daha hiç eskisi gibi ol(a)madı. Oysaki Ruslar, Boğazlardan geçiş rejimiyle ilgili konferansa sundukları taleplerin neredeyse tamamını elde etmişlerdi. Dolayısıyla Türk-Rus ilişkilerinin aldığı "yaranın" sebebi, Montrö Boğazlar Sözleşmesi değil, Montrö Boğazlar Konferansı'ydı ve "büyük ölçüde, konferans çalışmalarına paralel olarak iki ülke dışişleri bakanları arasında yürütülen görüşmelerden dolayı ortaya çıkmıştı".

Montrö Konferansı her ne kadar Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkileri olumsuz etkilemişse de, konferansın sonunda ortaya çıkan sözleşme her iki ülkenin de çıkarlarına son derece uygundu ve açıkçası İngilizlere karşı kazanılmış bir zafer belgesiydi.

Bu zaferin anlamını yerli yerine oturtabilmek için, Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni -madde madde olmasa bile- sözleşmeye taraf üç temel aktör açısından değerlendirmek yararlı olacaktır.

SÖZLEŞMENİN KAZANANLARI VE KAYBEDEN(LER)İ TÜRKİYE

Montrö Konferansı'na katılan -hatta katılmayan- tüm devletlerarasında sözleşmenin getirdiği hükümlerden en fazla fayda sağlayan devlet, bir başka ifadeyle Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin en büyük kazananı tartışmasız biçimde Türkiye'dir. Sözleşmenin Türkiye açısından kazanımlarını maddî (parasal) kazanımlar, egemenlikle ilgili kazanımlar ve ulusal güvenlikle ilgili kazanımlar olmak üzere üç ana başlık altında toplamak mümkündür.

Maddî Kazanımlar

Maddî kazanımlarla kastedilen husus, Türkiye'nin, Boğazlar üzerinden yapılacak ticaretten elde edeceği gelirlerdir. Nitekim Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin ikinci maddesine göre, Boğazlardan transit geçecek ticaret gemilerinden herhangi bir vergi ya da harç alınmayacak fakat geçiş esnasında bu gemilere sunulan fenerler, ışıklı şamandıralar, geçit şamandıraları, tahlisiye hizmetleri gibi doğrudan hizmetler -sözleşmedeki tabiriyle ifa edilen hizmetler- belirli bir ücrete tabi olacaktı.

Bir diğer maddî kazanım, yeni sözleşmede ifa edilen hizmetlerin içine "sağlık denetimi" adı altında yeni bir hizmet eklenmiş ve bu hizmetin bedelinin de -"sıhhiye harcı" adı altında- alınacağının kabul edilmiş olmasıydı.

Sözleşmede, Türkiye'nin zaman içerisinde kayıp yaşamasını engelleyecek bir tedbir de alınmış ve bu hizmetlerden alınacak ücretler "altın frank" esası üzerinden hesaplanmış, yani "altına" endekslenmişti ki bu da Türkiye'nin sözleşmeden elde ettiği üçüncü maddî kazanımdı.

Mustafa Kemal Atatürk ve Lev Karahan 1934.

EGEMENLİKLE İLGİLİ KAZANIMLAR

Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin Türkiye'nin egemenlik haklarıyla ilgili kazanımlarının başında kuşkusuz, Boğazlardan geçiş rejiminin yürütülmesi ve denetlenmesi işlerine nezaret eden Uluslararası Boğazlar Komisyonu'nun tasfiye edilmesi gelir. Bu tasfiye, Türkiye'nin Boğazlar üzerinde tam egemenlik hakkını eline alması demektir ki tek başına bu kazanım dahi Montrö'nün ne denli başarılı bir sözleşme olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu temel kazanımın yanı sıra, Montrö Sözleşmesi'nin, Lozan Sözleşmesi'nde yer alan gayri askerilik ve tahkim yasağıyla ilgili maddeleri kaldırmasını da -her ne kadar temelde ülke güvenliğiyle ilgili olsa da- egemenlikle ilgili kazanımlar içinde değerlendirmek gerekir. Zira bir devletin kendisine ait topraklarda asker bulundurmasının kısıtlanması ve/veya yasaklanması, buralarda savunma önlemleri almasının engellenmesi, kuşkusuz egemen bir devlet olma anlayışıyla bağdaştırılabilecek şeyler değildir. Meseleye bu açıdan baktığımızda Türkiye'nin Montrö Sözleşmesi'yle, Çanakkale ve İstanbul Boğazları ve bunların arasında kalan Marmara Denizi, Marmara Denizi'ndeki tüm adalar ve ayrıca Ege (Adalar) Denizi'nde yer alan ve Boğazların giriş kapısı olan İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada, son olarak da İstanbul olmak üzere üç coğrafî alan üzerinde "mutlak egemenlik" hakkını elde ettiği sonucuna ulaşırız.

ULUSAL GÜVENLİKLE İLGİLİ KAZANIMLAR

Sözleşmenin, Türkiye'nin ulusal güvenliğiyle ilgili kazanımlarının arasında en önemlisi elbette ki Boğazların tahkim hakkının kazanılmasıdır. Bu hakkın kazanılmasıyla Türkiye 13 yıldan beridir açık olan "evinin giriş kapısını" kapatmış ve son derece önemli bir güvenlik boşluğunu ortadan kaldırmıştır. Üstelik Türkiye, yeni sözleşmeyle bundan çok daha fazlasını elde etmiş; savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine katı sınırlamalar getirmeyi; Lozan Sözleşmesi'nin, Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehlikeye düşüren tüm hükümlerini değiştirmeyi başarmıştır.

Ayrıca sözleşmenin 21. maddesinde "yakın savaş tehlikesi tehdidi hali" adıyla yeni bir durum kabul edilmiş ve böylece Türkiye böyle bir tehdit algıladığı anda Boğazları -tıpkı muharip olduğu bir savaş döneminde olduğu gibi- tüm savaş gemilerine kapatma hakkını kazanmıştır.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin ulusal güvenlik açısından sağladığı tüm bu kazanımlar sayesinde Türkiye'nin, Akdeniz'de sözü geçen, hesaba katılması gereken bir devlet haline gelmesinin önü açılmıştır.

SOVYETLER BİRLİĞİ VE KARADENİZ DEVLETLERİ

Sovyetler Birliği'nin ilk ve belki de en önemli kazanımı, Montrö Sözleşmesi'nin, Karadeniz'e kıyıdaş olmayan devletlerin bu denizde bulundurabilecekleri savaş gemilerine son derece katı bir tonaj ve süre kısıtlaması getirmiş olmasıdır. Nitekim sözleşmenin ilgili maddesine göre Karadeniz'de bulundurulabilecek "yabancı donanmanın" toplam tonajı 30.000 tonu, kalış süresiyse 21 günü geçemeyecektir. Üstelik Montrö Sözleşmesi, Karadeniz'e kıyıdaş devletlere bir güvence daha sağlamış ve bahsi geçen 30.000 tonluk azamî tonajın içinde, tek bir devlete ait savaş gemilerinin oranını ayrıca sınırlandırmış, toplam tonajın 2/3'sini geçemeyeceği ilkesini getirmiştir.

Yukarıda sıralanan hususlar, Sovyetler Birliği'nin Montrö Sözleşmesi'nden "doğrudan sağladığı kazanımlar"dır. Bunun yanında bir de "dolaylı kazanımları" vardır. Zira Boğazlardan geçecek savaş araçları ne denli yasaklanır, kısıtlanırsa, Akdeniz yönünden Karadeniz'e yönelecek tehlikenin o denli azalacağı açıktır. Dolayısıyla Türkiye'nin Montrö Sözleşmesi'yle elde ettiği kazanımların bir kısmı Sovyetler Birliği'ne de fayda sağlamıştır.

İsmet İnönü, Karahan ve Kalinin.

SÖZLEŞMENİN KAYBEDENİ: İNGİLTERE

Montrö Meydan Muharebesi'nde Türkiye ve Sovyetler Birliği'nin kazanmasına koşut olarak Akdeniz devletleri -ki temsilen İngiltere diyeceğiz- büyük bir hezimete uğramıştır. Nitekim Lozan Konferansı'nda Boğazlar konusunda kendi tezlerini neredeyse tamamen kabul ettirmiş olan İngilizler, aradan geçen 13 yıl zarfında, bırakın kendi tezlerini kabul ettirebilmeyi, Türkiye'nin ve Sovyetler Birliği'nin neredeyse tüm isteklerini kabul etmek zorunda kalmışlardı.

İngilizlerin ilk ve en önemli kaybı Boğazların gayri askerî bölge statüsünden çıkarılması ve tahkim hakkının kazanılmasıydı. Zira dünyanın en güçlü donanması İngilizlere aitti ve Akdeniz onların kontrolü altındaydı. Boğazlar savunmasız, açık bir halde bulunduğu müddetçe o muazzam donanmalarıyla Akdeniz üzerinde mutlak tahakkümünü sürdürebilir, hem Türkiye'ye hem de "Sosyalist Rusya'ya" korku salmaya devam edebilirlerdi. Dolayısıyla Boğazların "açık" olması, İngilizler için yaşamsal önemdeydi. Zaten Lozan Konferansı'nda Boğazları gayri askerî bölge hale getirmek için onca dayatmalarının altında yatan en temel etken de buydu. Fakat Montrö Konferansı, Boğazları kapattı. Tek başına bu dahi konferansın İngilizler açısından ne denli büyük bir hezimet olduğunu göstermeye yeterdi.

Montrö Sözleşmesi'nin getirdiği hükümler sadece Boğazları tahkimle sınırlı kalsaydı, İngilizler belki bu kaybı -zor da olsa- bir şekilde telafi edebilirlerdi. Fakat sözleşmenin, savaş gemilerinin Boğazlardan geçiş rejimi için getirdiği ilkeler, durumu onlar için çok daha vahim bir hale getirmişti. Özetle Boğazların tahkimi "dünyanın en güçlü" donanmasının Boğazlardan "cebren" geçmesini neredeyse olanaksız hale getirirken, yukarıda bahsi geçen yasak ve kısıtlamalar da bu donanmanın Boğazlardan "hukuken" geçebilmesinin, böylece bir tehdit unsuru olmaya devam edebilmesinin önünü tıkamıştı.

İngilizler konferansta Türkiye'ye karşı "zafer" kazanamayacaklarını anladıkları andan itibaren en azından diğer "düşmana", Sovyetler Birliği'ne karşı birkaç kozları kalması için çok uğraşmışlardı. Nitekim İngiliz delegasyonu, Türkiye'nin tarafsız kaldığı bir savaş zamanında Boğazların muharip devlet donanmalarına açık olması için büyük mücadele vermişti. Bunu kabul ettirebilselerdi, Sovyetler Birliği'ne karşı girdikleri bir savaşta dünyaya korku salan donanmalarını hiçbir tonaj ve sayı kısıtlamasına tabi olmaksızın Boğazlardan serbestçe geçirebilir, Rusları Karadeniz'de vurabilirlerdi. Üstelik bu, Türkiye'yi kendi yanlarında savaşa çekebilmek için de önemli bir şans olurdu. Zira İngiliz donanması İstanbul önlerindeyken İngiltere'nin isteklerine karşı koyabilmek pek de mümkün olamazdı. Ancak ne yazık ki (!) İngilizler bunu da kabul ettiremedi.

İngilizlerin "maruz bırakıldığı" vahim sonuç bunlarla sınırlı da değildi. Barış zamanında Karadeniz'de bulundurabilecekleri donanma da -hem tonaj hem süre ve hem de nitelik olarak- kısıtlanmıştı. Özetle Montrö Sözleşmesi, İngiliz diplomasisi için son derece büyük bir hezimet anlamına geliyordu.

Atatürk'ün Tevfik Rüştü Aras'a konferans sonu gönderdiği, sonucun “Makul ama parlak olmadığı” yönündeki mesajı. Atatürk’ün Bütün Eserleri, 28. Cilt, S. 235.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Montrö Konferansı sonrasında ortaya çıkan Boğazlar Sözleşmesinin, Lozan Konferansı sonrasında ortaya çıkan sözleşmeden bu denli farklı olmasının altında yatan temel etken, Boğazlar meselesinin aktörleri arasındaki güç dengesinin değişmiş olmasıydı. Nitekim Lozan Konferansı'nda İngilizler ve liderliğini yaptıkları Akdeniz devletleri bloku -ki içinde Fransa, İtalya, Japonya gibi dönemin önemli devletleri vardı- güçlerinin doruğundaydı. Diğer aktörlerse bu muazzam güce karşı koyabilecek durumda değillerdi. Hal böyle olunca Lozan Konferansı'nda İngilizlerin Boğazlar konusundaki "ihtirasları" ne Türkiye ne de Sovyetler Birliği tarafından dengelenebilmişti. Bu dengesizliğin doğal bir sonucu olarak da konferansta kabul edilen Boğazlar Sözleşmesi -neredeyse tamamen- İngilizler lehine bir sözleşme olarak ortaya çıkmıştı.

Montrö Konferansı'ndaysa yukarıda özetlenen güç dengesi radikal bir değişim geçirmiş durumdaydı. Öncelikle Türkiye artık 1923 Türkiye'si değildi. Atatürk'ün liderliğinde başlatılan çağdaşlaşma hamlesi sayesinde, Lozan Konferansı'ndan itibaren geçen yalnızca 13 yıllık süre içinde, Osmanlı İmparatorluğu'nun enkazı üzerinde, yüzü aydınlığa dönük yeni ve dinamik bir devlet haline gelmişti.

Türkiye'nin güçlenmesine karşılık İngilizlerin eski gücünü koruyabildiğiyse söylenemezdi. Nitekim Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında İngiltere'nin liderliğinde kurulmuş olan "blok" darmadağınıktı.

Akdeniz devletleri arasındaki bağların zayıflamasının tersine Karadeniz devletleriyse, Lozan Konferansı dönemine nazaran çok daha sıkı ilişkiler içindeydi. Bu devletler genel olarak SSCB'nin liderliği altında yekvücut olma yoluna girmişlerdi.

Lozan'dan Montrö'ye kadar geçen sürede aktörler arasındaki güç dengelerinde meydana gelen bu köklü değişim, konferans sonuçlarının da birbirinden farklı olmasını sağladı. Nitekim Montrö Konferansı, Lozan'ın tam tersine, tarafların her birini az ya da çok tatmin edecek bir uzlaşıyla sonuçlandı. Gerçi bir önceki başlıkta görüldüğü üzere Montrö Konferansı'nın da bir "kaybedeni" vardı. Bu açıdan bakıldığında bu konferansın da kendi "memnuniyetsizlerini" yarattığı düşünülebilirse de gerçek böyle değildi. Evet, İngilizler gerçekten de kaybetmişti, lakin olması gereken de zaten buydu. Zira Boğazlar, önce her iki kıyısına da sahip bir ülke olarak Türkiye'yi, ardından da Boğazlardan başka bir çıkışı olmayan Karadeniz'e kıyıdaş devletleri ilgilendiren bir meseleydi. Bir Akdeniz devleti olarak İngilizlerin Boğazlarla ilgisi ancak emperyalist emellerle açıklanabilirdi ki zaten İngilizler tam da bu emeller nedeniyle, Lozan Konferansı'nda, diğer iki aktörün haklarını "gasp" etmişlerdi. Dolayısıyla Montrö'de kaybettikleri, aslında 13 yıl önce gasp ettikleriydi; bunlar zaten İngilizlerin "hakkı" değildi.

Kaldı ki konferansın en büyük "kaybedeni" dahi Montrö'de bir şeyler kazanmış, Boğazlardan "serbest geçiş prensibini" diğer aktörlere kabul ettirmeyi başarmıştı. Nitekim sözleşmenin girişinde Lozan Antlaşması'nın 23. maddesine atıfta bulunularak kayıt altına alınan bu serbestî, ilerleyen kısımlarında da birkaç ayrı yerde teyit edilmişti. Ayrıca sözleşmenin süresi yirmi yıl olarak belirlenmişken, geçiş serbestisi prensibinin sonsuza dek yürürlükte kalacağı açıklanmıştı. Gerçi bu serbestî, bir yandan Boğazların tahkim edilmesi, diğer yandansa savaş gemilerinin Boğazlardan geçişleri için getirilen kısıtlamalarla bir hayli "örselenmişti". Fakat öte yandan ticaret gemilerinin geçişi -"sıhhıye harcı" konusunda verilen bir ödün dışında- ücretsiz ve mutlak olarak kotarılmıştı.

İngiltere'nin Montrö Konferansı'nda kazandığı tek şey, serbest geçiş prensibi de değildi. Dünyanın yeni bir savaşa sürüklenmemesi için elinden gelen her şeyi yapan, bunun için kendi çıkarlarına aykırı bir biçimde Akdeniz'deki Anavatan Filosu'nu dahi çeken, "yatıştırma siyasetinin" bu en önemli temsilcisi bir başka şey daha elde etmişti: Barış umudu… Zira Montrö Konferansı, Birinci Dünya Savaşı'ndan kalan sorunların emrivakiler yoluyla ve "hukuksuz" bir biçimde çözüldüğü bir dönemde, bu sorunların masada da çözülebileceğine dair bir emsal yaratmıştı. Böylece "ne kadar karmaşık olursa olsun, uluslararası ilişkilerin dürüst ve düzenli yoluyla memnunluk verici bir sonuca erişmeyecek hiçbir mesele mevcut olmadığını cihana ispat etmişti". Yani aslında barışa bir şans verilmişti… Bu kazanç, elbette ki yalnızca İngilizlerin hanesine yazılan bir kazanç da değildi.

Sonuç olarak, Montrö Konferansı sonunda ortaya çıkan sözleşme, tüm taraflar açısından o denli kabul edilebilir bir sözleşme olmuştur ki, sözleşmenin fesih yöntemi son derece kolay olmasına rağmen şimdiye kadar hiçbir devlet bu yola gitmemiştir. Tek başına bu bile Montrö Konferansı'nın başarısını ortaya koymaya yetecek büyüklükte bir delildir.

Elbette ki Boğazlar meselesinde başat aktörlerin "kızıl elmaları" Montrö Konferansı sonrası tamamen yok olmuş değildir. Uygun zaman ve zeminlerde bunların kaldırıldıkları dolaplardan yeniden çıkarılması her zaman mümkündür. Ancak tarafların kendi lehine ortaya atacağı bir değişim talebinin, Montrö'de kurulmuş olan dengeyi bozması, bu dengenin yeniden kurulamaması ve belki de sonu savaşa varacak büyük çatışmalara sebebiyet vermesi gibi bir risk taşıdığı da aşikârdır. Fakat yine de bu üç aktör -aktörlerden ikisi aynı olmakla beraber, İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere'nin yerini ABD almıştır- arasındaki güç dengesinde meydana gelecek köklü bir değişim yeni bir Boğazlar konferansı toplanmasını gündeme getirebilir.

Son söz olarak, her ne kadar yazı dizimizin -ve de kitabımızın- adı Montrö Meydan Muharebesi olsa da bu konferansı "Boğazlar sınırını aşan barış için kolektif işbirliği siyasetinin ifadesi olarak kabul etmek lazımdır". Nitekim Montrö Konferansı sonrası, uluslararası diplomasi çevrelerinde meselelerin diplomasi yoluyla, barışa hizmet edecek ve ayrıca tüm tarafları da bir şekilde tatmin edebilecek şekilde çözülmesini sağlayan bir siyaset tanımlaması ortaya çıkmıştır. Buna "Montrö siyaseti" adı verilmiştir. Dolayısıyla Türkiye, Montrö Konferansı'ndan yalnızca Boğazlar üzerinde mutlak egemenlik hakkını elde ederek, ulusal güvenlik boşluğunu kapatarak ve kısmen de maddî kazanç sağlayarak değil, aynı zamanda "Montrö siyaseti"nin mimarı bir ülke olarak, dünya siyasetindeki saygınlığını bir kat daha artırarak çıkmıştır.

BİTTİ

KAYNAKLAR:

- Atatürk'ün Bütün Eserleri, c.28, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2010.

- A. Nurüddin Gürpınar, "Türk Boğazlarından Geçiş Ücreti: Altın Frank (Franc Germinal)", anadolu Nümizmatik Bülteni, Mart 2011, sayı 16, s.2-18.

- Tevfik Rüştü Aras, Görüşlerim, İkinci Kitap, Yörük Matbaası, İstanbul, 1968.

- Kemal Baltalı, 1936-1956 Yılları Arasında Boğazlar Meselesi, Yeni Desen Matbaası, Ankara, 1959.

- Nuray Ekşi, "Montreux Antlaşması Uyarınca Boğazlardan Geçen Yabancı Gemilerin Haczi ve Bu Gemilere El Konulması", Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, yıl 2017, s.125-184.

- Feridun Cemal Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, Başnur Matbaası, Ankara, 1968.

- Kamuran Gürün, Türk-Sovyet İlişkileri (1920-1953), TTK Basımevi, Ankara, 1991.

- Yüksel İnan, Türk Boğazlarının Siyasal ve Hukuksal Rejimi, Turhan Kitabevi, Ankara, 1994.