İnsanımızın yüzde doksanı “öteki” hastalığına yakalanmıştır. Bu hastalık pandemiden de, doğal afetlerden de daha tehlikeli bir beladır. Senin partinden değil ise, hemen yaftalıyoruz “öteki”. Senin mezhebinden, inancından değil ise yine aynı damga “öteki” ….

Herkes, her grup, her parti ittifakı bu biçimde düşünüp bu şekilde davranınca “kutuplaşma” hani şu hepimizin aslında şikayetçi olduğumuz “gerginlik” oturuveriyor bu güzelim milletin yüreğine. Biz kutuplaşınca Cumhuriyet, Vatan ve Millet düşmanlarına gün doğuyor.

Asıl mesele “ötekileştirmeli miyiz” sorusunun altında yatmaktadır. Cevabı kocaman bir “EVET”tir. Hırsızı, vatan hainini, tecavüzcüyü, cinsel istismarcı alçağı, bölücü şerefsizi ÖTEKİLEŞTİRMELİYİZ.

Emperyalist zihniyet yıllardır kafamıza, beynimize hücum etmiş. Atatürkçü, Kemalist, Sosyalist, Alevi, Sünni, Ateist, Dindar, Devrimci, Ülkücü, Türk, Çerkez, Kürt, Zaza… Bulduğu her argümanı, ufacık bir parçayı bile bölme işleminde kullanmış. Dikey biçimde bizi bölmeye başlamış, bölmelerin arasına kin ve nefret tohumlarını ekmiş, milleti birbirine kırdırmak için her haltı da yemiş. Bu kadar algı saldırısına rağmen hala ayakta kaldı isek, hala birbirimizin boğazını yaygın anlamda sıkmıyorsak, hala az da olsa vicdanımızın sesine kulak verebiliyorsak bunu binlerce yıllık Türk kültürüne sahip olmamıza, millet yapımıza ve dışardan ve içeriden ahlaksız saldırılara uğramış olsa da Cumhuriyet rejimine borçluyuz. İçeride ve dışarıda kökenleri tarihten gelen bunca yüklenmeye rağmen hala tam başaramamaları aslında bizim silkinip kendimize gelmemize, bilim ve akıl rehberliğinde ileriye doğru yürümemize imkân sağlayacak bir zemin yaratmaktadır. Bunun farkında olmak ve karar vermek hayati önemdedir.

İçeride kenetlenmemizi sağlayacak olan olmazsa olmazlardan birincisi kendimizi ezilmiş, hakarete uğramış, kandırılmış hissetmemizi sağlayan olaylardan uzak kalabilmektir. Daha açık bir ifade ile uluslararası arenada “SAYGI” görmemizin gerçekleşmesidir. Bağırarak, tehditkâr söylemlerde bulunarak, ama gerçek anlamda hiçbir icraat göstermeyerek bu sağlanamaz. Milleti rahatlatacak olan akıl ve kararlılığın ön plana çıktığı bir dış politikadır. Dış politikayı hükümetler belirler. Diplomasi de bu rotaya göre işler.

Gelelim asıl konuya. Geçen hafta Libya’ya insani yardım götüren Türk bandıralı bir ticaret gemisi Akdeniz’de uluslararası sularda “KORSAN”larca durduruldu. Ortaçağ’da bile eşine ender rastlanan bir hareket ile hiçbir hukuk kuralını da dikkate almadan (Korsanların bile kendi aralarında da olsa hukuki değerleri var idi) büyük şovlarla silahsız ve savunmasız gemiye çıkartma yaptılar, saatlerce aradılar…İşin enteresan yanı bu işi yapan korsanların o sırada Akdeniz’de gerçekleştirdikleri sözde harekat bile yasa dışı idi. Tesadüfe bakın ki, Geminin taktik komutanı bir Yunanlı amiral, operasyon komutanı bir İtalyan amiral onun yardımcısı ise bir Fransız amiral idi. Bu ahlaksızlığın boyutlarını, teknik detaylarını Veryansın Tv mecrasında işin uzmanı arkadaşlarımız ( E. Amiral Cem GÜRDENİZ, E. General Beyazıt KARATAŞ) kafalarda hiçbir soru kalmayacak şekilde yazdılar. Osman Aydoğan arkadaşım da bu konuda kendi sitesinde güzel bir yazı kaleme aldı. Kendilerine teşekkür ederim.

Peki, biz Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak bu rezillik karşısında neler yaptık. Dışişleri Bakanlığı sert açıklama yaptı. İlgili ülke elçileri bakanlığa çağırılarak kendilerine “NOTA” verildi. Yani klasik protesto yapıldı. Bunlar elbette doğru hareket tarzıdır. Ama geçmişte de eli böğründe kalmış bu millet için bunlar yeterli değildir. Geçmişte yaşanan hadiselerde de benzer şeyleri yaşadığımızı hatırlayalım şimdi.

Ege Denizi'nde 1992 Ekim ayında ABD ile ortak icra edilen tatbikatta ABD’nin SARATOGA adlı gemisinden atılan güdümlü füzeler ile TCG Muavenet vuruldu ve gemi komutanı dahil 5 arkadaşımız şehit edildi. TC devleti yine yetersiz açıklamalar yaparak olayı adeta sineye çekti. Bunun yarası Türk Milletinin yüreğine işledi.

1991 ve 1992 yıllarında bir tanesine birebir tanık olduğum olaylar yaşandı Güneydoğu Anadolu bölgemizde. Uluslararası taşeron PKK terör örgütüne karşı kahraman polislerimiz ve korucu kardeşlerimiz ile birlikte büyük mücadeleler verilirken ABD helikopterlerinin teröristlere defalarca mühimmat ve yiyecek malzemesi attığını tespit ettik. Çatışmalardan sonra üzerlerinde ve sığınaklarında bol miktarda konserve (ABD askerine ait) içecek ve yaşam malzemelerini bulduk, görüntüledik, raporlar yazdık. Basın yazdı, milletin haberi oldu. Yine hiçbir icraat yapılmadı. Yani yine içimizde kaldı bu yara.

Diğer rezil olay 2003 Temmuzunda yaşandı. Irak Süleymaniye’de valiye suikast yapacaklar iddiası ile ABD conileri ve işbirlikçi peşmergeler en seçme birliklerimizden bir timin mensuplarını gözaltına alıp, başlarına çuval geçirdiler bu da yetmedi teşhir ettiler. 1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddedilmesinin intikamını alıyorlardı. O tarihte Ankara’da Jandarma İstihbaratında görevli idim. Olay mesajı gelir gelmez komuta katında toplandık. Komutanıma “Anında vereceğimiz tepki önemlidir. İzin verin, Güvercinlik kışlasından kendi ekibim ile birlikte helikoptere binip Adana’ya gideyim. Bugün Cumartesi, İncirlik Üssü'ndeki ABD askerleri çarşıdadırlar. Adana Valisine suikast yapacaklarına dair duyum aldık gerekçesi ile onları tutuklayıp kafalarına da “ÇUVAL” geçireyim. Basını da davet edelim, haber olsun” dedim ve ekledim: “Bunu hemen yaparsak ABD askerlerimizi serbest bırakır ve bizden de özür diler.”

Komutanım Genelkurmay'a bağlı ve kriptolu siyah telefonu kaldırdı, karşısındaki kişiye 'komutanım' diye hitap ediyordu. Teklifimizi kısaca söyledi, sonra rengi bembeyaz oldu ve telefonu kapattı….

Basın bu aşağılık hadiseye büyük yer verdi. Millet adeta ayağa kalktı. Yetkililerden gelecek açıklamalara kilitlendi herkes. Dönemin başbakanı gazetecilerin “ABD’ye NOTA verecek miyiz” sorusuna “Müzik notası mı bu “diye cevap verdi. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise “Büyütülecek bir durum yok, olur böyle şeyler” anlamında cevaplar verdi. Yani o çuval Türk Milletinin başında kaldı.

Ağustos 2018’de ABD yönetimi iki Türk bakanı hakkında yaptırım kararı aldı. Bir rahip Türkiye’de tutuklu idi. Gerekçe buydu. Sonra Trump’un ricası(!) ile serbest bırakılan rahip ABD’ye gönderildi. Başka bir tutuklu Alman vatandaşı da şansölye Merkel’in ricası(!) ile serbest bırakılıp Almanya’ya gönderildi. Bu liste uzar gider.

Biz, Millî Mücadele yıllarında elindeki imkanlar nerede ise sıfır iken, İngilizlerin İstanbul Meclisi Mebusanı’nı basarak tutukladıkları milletvekillerini Malta’ya sürgüne göndermeleri karşısında Mustafa Kemal Paşa’nın telgraf başına gidip bütün kolordu ve valiliklere Anadolu’da dolaşan, denetim yapan İngiliz subaylarının görüldükleri yerde derhal tutuklanmalarını emrettiğini okuduk.

Biz 1990'ların ortalarında haksız ve hukuksuz şekilde haddini ve hududunu aşan Yunanistan’ı nasıl hizaya getirdiğimizi gördük. Yunan kuvvetlerinin arasından hayalet gibi geçip vatan toprağı Kardak’a bayrağımızı diken Ali TÜRKŞEN, Ercan KİREÇTEPE ve arkadaşlarının başarılarına tanık olduk. Bu liste de uzar gider.

Asıl olan millete kendini kötü hissettirmemektir. Bu da yönetimlerin görevidir. Basra Körfezi'nde adeta fink atan İran gemilerine bizim gemimize yapıldığı gibi bir oldu bitti yapılıyor mu? Yapılmaya kalkışıldığında ise, anında bir İngiliz ya da ABD gemisine misilleme uygulanarak cevap verilmiyor mu? İran yönetimini ister beğenelim ister beğenmeyelim, ama adamlar İran halkının kendini ezik hissetmesini her şekilde önlüyorlar.

Netice olarak hukuk ona ayrı, bana ayrı olmaz. Yüzlerce yabancı bandıralı ticaret gemisi boğazlarımızdan geçiyor değil mi? Örneğin Alman, İtalyan veya Yunan bandıralı bir gemide yüklü miktarda uyuşturucu taşındığına dair bir ihbar alabiliriz. Ve tüm hukuki prosedürleri uygulayarak o gemileri durdurur, saatlerce didik didik arayabiliriz. Bir daha bizim gemilerimize “korsanlık” yapamazlar.

Netice olarak şunu belirtmek istiyorum. Biz içeride birbirimiz ile barışırsak, hırsızları, bölücüleri, Cumhuriyet düşmanlarını ÖTEKİLEŞTİRİR isek her türlü belanın üstesinden gelebiliriz. O zaman birbirimize güveniriz, o zaman akıl ve bilim yolunda hızla ilerleriz. Türkiye’de milyonlarca vatansever var. Nihat Genç arkadaşımın dediği gibi 30-40 bin Atlantikçi, dinci ve bölücü trol tayfasının iğrenç saldırıları aslında bize vız gelir. Yeter ki birlik olalım. 1923-1938 arası dönem bize en büyük örnektir. Biz Cumhuriyetçiyiz, biz vatanseveriz, biz bağımsızlıkçıyız. Bir üçüncü yol her zaman vardır. Saygılarımla…


veryansıntv