Yazarlar
30 Temmuz 2020 ( 692 izlenme )
Reklamlar

GEÇMİŞİMİZLE YÜZLEŞMEYİ ÖNEREN YÜZSÜZLER

Dicle Eroğul yazdı...

“Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Buna adalet deniyorsa, kahrolsun adalet! Allah vatanımıza, milletimize zeval vermesin. Borcum var, servetim yok, üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum. Fertler ölür, milletler yaşar. Yaşasın Millet!”

Her yıl olduğu gibi bu yıl da, 24 Nisan günü sosyal medya hesaplarından verdikleri mesajlarla, “geçmişimizle yüzleşmek”ten bahsedenlere; Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, 101 yıl öncesinden, 10 Nisan 1919 günü Beyazıt Meydanı'nda idam sehpasına giderken, işte böyle sesleniyor. Türk Milletine, “geçmişiyle yüzleşmeyi” öneren yüzsüzler, acaba Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ile yüzleşebilirler mi? Yürek ister!

Tarihin vicdanını sızlatan “soykırım yalanı”na destek için mesajlar atan kişilerden biri, ne yazıktır ki, Gazi Meclis'in çatısı altında bulunuyor. CHP'ye, kaset kumpasından sonra gökten zembille indirilip genel başkan yardımcısı olarak yerleştirilerek, 2011 yılından beri Meclis'te sandalye işgal eden ve ''Gölge CIA'' olarak bilinen Stratfor belgelerinde TR 705 koduyla anılan şahıs, yıllardır CHP yönetimi tarafından korunmaktadır. Kaset kumpası öncesinde genel başkan yardımcılığı görevini üstlenmiş kişileri bile tereddüt etmeden ihraç eden mevcut CHP yönetiminin, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'e ve tarihe verilecek hesapları var. Aslında hiç bir şekilde veremeyecekleri bir hesap!

Ne acıdır! Yıllardır 24 Nisan'da emperyalist odaklarla birlikte mesaj yayınlayan, “milletvekili” sıfatlı şahsı bir tarafa bırakın, 10 Nisan'da Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'i anan, iktidar ya da muhalefet, milletvekili sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Oysa geçmişine sahip çıkmayan milletler, geleceklerine de sağlam adımlarla yürüyemezler. Atatürk'ün “mazide muktedirken bütün gücüyle çalışmış olanlara minnet duygusu olmayan bir milletin ayakta kalması mümkün değildir” sözünün gereği; TBMM’nin 14 Ekim 1922 tarihinde çıkarttığı bir kanunla, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Millî Şehit ilan edilmişti. Vahdettin'in, işgal kuvvetleri ve işbirlikçilerin dayatmalarıyla düzmece bir mahkemede verilen idam kararını onaylamasıyla asılan Kemal Bey'in ailesine, Atatürk sahip çıkmıştı. 

Kemal Bey, Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na katıldığı sırada, Anadolu'nun birçok noktasında emperyalistlerin işgal eylemlerini kolaylaştırmak için eşzamanlı olarak çıkarılan Ermeni isyanları döneminde Boğazlıyan'da görevine başlamıştı. Osmanlı Devleti olağanüstü savaş şartlarında gerek isyan bölgelerinde asayişi temin etmek, gerekse sınır güvenliğini korumak üzere “tehcir” kararı almıştı. 1 Haziran 1915’de 'Tehcir ve İskan Kanunu' çıkartılmış, savaşta düşmanla işbirliği yapan, yurt içinde ayaklanmalar çıkartan Ermenilerin güvenli bir şekilde savaş bölgesi dışına gönderilmesi emredilmişti. Bu sırada Yozgat ve Boğazlıyan çevresinde de Ermeni terör faaliyetleri yoğunluk kazanmıştı. Kemal Bey, kendisine verilen görevin gereği olarak bu terör faaliyetlerine engel olmaya çalışırken, diğer yandan da Ermenilerin İran üzerinden Anadolu'ya geçirdikleri ve isyanlar sırasında Müslüman halka karşı kullanmayı planladıkları pek çok sayıda silah ve cephaneyi ele geçirmişti. Sonuç olarak Kemal Bey, devletin güvenliği ve bekası adına sorumluluk almış ve Ermenilerin, Müslüman halka karşı planladıkları katliamlara engel olmak için İstanbul'dan kendisine verilen görevleri yerine getirmişti. Ancak yine İstanbul tarafından idama mahkum edildi.

Mondros Mütarekesi'nden sonra İttihat ve Terakki Partisi yönetimi sona ermiş, Hürriyet ve İtilaf Partisi iktidara gelmişti. İşgal kuvvetlerinin desteğini alan iktidar, “Ermenileri tehcir edenlerin yargılanması” istemiyle “İttihatçı avı” başlatmıştı. Tevfik Paşa Hükümeti yerine Ermenilerin ve İngilizlerin arzularını gerçekleştirmek için gönüllü olarak iktidara gelen Damat Ferit Hükümeti, Ermeni tehciri ile ilgili yargılamaları öncelikle gündemine alarak söz konusu davaların başlaması için Padişah onayını da almıştı. Sultan Vahdettin, 23 Kasım 1918 tarihinde Londra’da yayımlanan Daily Mail gazetesi muhabiri G. Ward Price’a verdiği beyanatta; Ermeniler hakkında reva görülen muameleleri büyük bir üzüntü ile öğrendiğini, bu çeşit olaylara yol açanların en ağır şekilde cezalandırılması için derhal inceleme ve araştırma yapılması emrini verdiğini söyleyerek, kendisinin ve babasının ne kadar İngiliz hayranı olduğunu da ilave etmişti. Vahdettin’in, suçluların cezalandırılacağı yönündeki bu beyanatı, birçok masum insanın canının yanmasına başlangıç teşkil etmiş ve bu mülâkattan sonraki günlerde tutuklamalar hızla artmıştı. Ermeni ve İngilizlere yaranma uğruna hiç vakit kaybetmeyen Damat Ferit, yakın ilişki içinde bulunduğu İngiltere Sefarethanesi'nin taleplerini yerine getirerek “tehcir ve harp mesulleri bahânesi ile birçok nâmuslu, vatanperver ricâlin tevkîfini” istemişti. Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davaları anımsatan mahkemelerde, Türk bürokratlar yargılanmaya başlandı. Mahkeme heyetinin sanıklar aleyhine önceden kararlarını verdiği açıkça hissedilen bu mahkemelerde, sanıklara atılan başlıca suçlar; savaş esnasında Ermeni tehciri konusunda vazifeyi ihmal, işgal kuvvetlerine kötü davranma, Mondros hükümlerine uymama gibi suçlardı. Suçlananlar, Bekirağa Bölüğü adlı Harbiye nezarethanesinde tutuklu kalmakta ve Nemrut Mustafa'nın başkanlığını yaptığı İstanbul sıkıyönetim mahkemesinde yargılanmaktaydılar. Mahkemede sanıkların avukat bulundurmaları yasaktı. Oturumlar halka açık değildi ve kararlara karşı temyiz yolu kapalıydı. Böyle hukuksuz bir ortamda düzmece deliller ve iftiralarla yargılanmakta olan yurtseverler, en ağır cezalara çarptırılmak istenmekteydi. Tutuklanacakların listesi, Hükümete İtilaf devletlerince verilmekteydi. Üst düzey komutanlar ve yöneticiler Bekirağa Bölüğü’nde aşağılayıcı davranışlara ve işkencelere uğradılar.

İşte bu mahkemelerde yargılananlardan birisi de Ziya Gökalp'ti. Atatürk'ün “fikirlerimin babası” olarak nitelendirdiği Ziya Gökalp'ın, Divanı Harp'te yapmış olduğu savunma, bugün “geçmişimizle yüzleşmek” gereğinden bahsedenler geçmişle yüzleşecek olsalar, suratlarında patlayan bir şamar niteliğindedir. 

"Milletinize iftira etmeyiniz!”

Ziya Gökalp’ın damadı Eğitimci Yazar Ali Nüzhet Göksel, Türk Yurdu’nun Ziya Gökalp adına çıkaracağı özel sayı için Gazeteci Hakkı Süha Gezgin’den bir yazı istemiş. Hakkı Süha Gezgin dergiye iki “enstantane” vermiş. Bunlardan ilki “Bekirağa Bölüğü’ndeki Ziya” diğeri “Divan-ı Harp Karşısında Ziya”. Türk Yurdu dergisinde 1 Aralık 1942 tarihinde yayınlanan Hakkı Süha Gezgin’in “Ziya Gökalp’ın İki Enstantanesi” başlıklı hatırasında “Divan-ı Harp Karşısında Ziya” bölümünden:

“Yanan Adliye’nin etrafı dolu, bahçesi, dolu, merdivenleri, koridorları ve salonları dolu. Süngülü jandarmalar dimdik ve put gibi dilsiz. Binaya ağır, heybetli bir hava çökmüştü. Gazeteci kartım, bana yol açıyor, kalabalığı yararak ilerliyorum. Nihayet matbuat locasına tırmandım. Her yer dolu. Yalnız kızıl çuha kaplı masalarla, kürsülerin arkası boş. Hâkimler henüz gelmemişler. Kırmızı perdelerden ışık, kan gibi akıyor.

Bu sırada kapılar maznunlara açıldı. Kabine ve Merkez-i Umumî âzaları göründüler. Ziya da aralarında idi ve “Yeni Mecmua” idarehanesinde yürüdüğü gibi yürüyordu.

Divan-ı Harb Heyeti de sağdaki kapıdan girdi. “Gökalp”a da malûm şeyleri sordular. Sakin, tereddütsüz cevaplar verdi. Nihayet:

- Ermeni katliâmına siz fetva vermişsiniz? Buna ne diyeceksiniz diye sordular.

Bu soru, ona yanardağın kapağını fırlatan bir hız verdi.

- Milletinize iftira etmeyiniz! Türkiye’de bir ermeni katliâmı değil, bir Türk - Ermeni mukatelesi vardır. Bizi arkadan vurdular, biz de vurduk, dedi.

Böyle cevap alacaklarını ummamışlardı. Nazım Paşa’nın ağzı açık kaldı. Kaşları alnına tırmanmış, gözleri fal taşına dönmüştü.

- Demek tehciri de mazur görüyorsunuz? diye bağırdı.

Ziya, Diyarıbekir şivesiyle:

- Tabii! demekten çekinmedi..

Bundan sonra, Divan’ca en ağır, en korkunç suç sayılan şeyler birer birer sıralandı. O, hepsini birer:

- Tabii! ile karşıladı.

Divan-ı Harb’in kanlı dekorundaki azametli gösterişi yıkan bu cevaplarda bütün bir tarih vardır. Çünkü bu cevapları aldıktan ve salonda bu cevapların uyandırdığı hayran uğultuyu duyduktan sonra, hâkimlerle maznunlar arasındaki mesafe kalkmış ve her iki taraf da müşterek bir düşman karşısında bulunduklarını anlamışlardı. Nazım Paşa’nın istifa kararında bu tarihî anın tesiri büyüktür.

Ziya, velilere mahsus vekarı, namus ve faziletle aydın yüzü, inandırıcı ve vecdli heyecaniyle bir çocuk gibi girdiği divandan işte böyle bir kahraman olarak çıkmıştı.”

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in idamına halk tarafından gösterilen tepkinin, Divan-ı Harp karşısında yurtseverlerin kahramanlık hikayeleri ile büyüyor olmasından çekinen işgal kuvvetleri, önemli kısmını eski sadrazam ve nazırların oluşturduğu bir grubu “Ermeni katliamı” suçlamasıyla yargılayıp cezalandırmak üzere Malta adasına götürmüşlerdi. Ancak bütün baskılara ve usulsüzlüklere rağmen, Malta yargılamalarından hiçbir sonuç alınamamıştır. Dolayısıyla Atalarımıza yapılan “soykırım” iftirasının hiçbir hukuki kanıtı olmadığı aşikardır. 1915 yılında yaşananların, “soykırım” olarak nitelendirilemeyeceği, AİHM'in verdiği Perinçek kararı ile bir kez daha netleşmiştir.

Peki 100 yıl önce, olay sıcakken ve işgal güçleri olarak ellerinde her türlü olanak varken kanıtlayamadıkları bir iddiayı, her yıl 24 Nisan'da başta ABD olmak üzere önde gelen emperyalist devletlerin temsilcileri neden tekrarlarlar? Emperyalizm sadece silahla, terörle saldırmıyor; algı operasyonu ile çarpıttığı sözde “tarih” ile de saldırıyor. Aynı yalan sürekli tekrarlanarak “gerçekmiş” algısı yaratılıyor. Bu bağlamda her 24 Nisan'da ABD Başkanı 1915 Ermeni olayları hakkında bir açıklama yapar. Trump ve diğer emperyalist odaklar, her yıl olduğu gibi bu yıl da beklenen açıklamaları yaptılar. Bunlar anlaşılabilir, ancak hazin olan içerideki ve hatta Yüce Meclis'teki bazı kişilerin, emperyalizmle aynı paralelde açıklama yapmalarıdır. Geçmişimizle yüzleşmek isteyen muhalefet temsilcileri, Malta'da yıllarca yurtlarından, ailelerinden uzakta esir tutulan yurtseverlerin hatıralarını, örneğin Ziya Gökalp'in ailesine yazdığı mektupları içeren “Limni ve Malta Mektupları”nı okusalar, utanırlar mı? Sanmam!

Diğer yanda Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü,  birçok araştırmacı tarafından, ilgili tüm devletlerin arşivleri taranarak gerçekler bütün çıplaklığıyla kanıtlanmışken hala “1915 olaylarını araştırmak için ortak tarih komisyonu” kurulmasından bahsediyor. İşgalcilerin baskısıyla haksız yere idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'i ve Ermeni çeteler tarafından katledilen Türk diplomatları anarak hatıralarını canlı tutmak yerine bir emperyal yalanın peşinde sürüklenmek, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamına yakışmıyor. Tarih komisyonu bir yana, tek başına tarih yapan Atatürk'ün haksız iddialar karşısında sinirlenerek “Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır.” sözünden haberleri olmasa gerek. Atatürk, Amerikalı gazeteci Clarance K. Streit'ın kendisini ziyareti sırasında, Ermenilerin zorunlu göçe tabi tutulmasının gerekçelerini sorması üzerine sinirlenerek verdiği yanıtta şunları da vurgulamıştır:

“İngilizlerin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda'ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.

Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi, şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi, evlerine dönmüş olurlardı.

Gerek umumi harp sırasında, gerek mütarekeden sonra Ermeniler ve Rumlar tarafından Müslüman ahaliye yapılan mezalim üzerinde durmak uzun bir hikaye olur.

Brest Litovsk Muahedesi'nin akdini müteakip, Rusların Şark Vilayetlerimizi tahliyeye başladıkları sırada Ermeni çetelerinin yapmış oldukları katliam ve tahribat kafi derecede herkesin malumudur.”

Ermeni araştırmacılarından Tarihçi Yazar Bilal N. Şimşir, 'Ermeni Meselesi 1774-2005' başlıklı kitabında, “geçmişimizle yüzleşmediğimiz sürece yaralarını saramayacağımız”dan bahseden yüzsüzlerin, yüzleşmeleri gereken gerçekleri sıralamış.

“Eskiler, “Ermeni gailesi” diyorlardı. “Gaile”, dert, sıkıntı, keder, üzüntü, insanı uğraştıran, bezdiren, sıkıntılı iş demektir. Bir bakıma “baş ağrısı”, hatta “baş belası”. Ermeni gailesi, basit bir sorun değil, karmaşık, “sui generis” bir sorundur, başka sorunlara pek benzemiyor. Bu gailenin geçmişinde, Ermenilerin Osmanlı Devleti'ne ihaneti var; düşmana hizmeti var; Mehmetçiği arkadan hançerlemesi var; masum Müslüman köylüleri kılıçtan geçirmesi var, alçaklık, kalleşlik var, yalanın, hilenin daniskası var, her türlü adilik, kötülük ve de emperyalizmin bütün çirkin oyunları var.

…………

Ermeni gailesinin içinde bunların hepsi var. Ermenistan'ın, Türkiye sınırlarını reddetmesi, Türk topraklarına göz dikmesi, Azerbaycan topraklarını işgal etmesi, yüz binlerce Azeri'yi yerinden yurdundan etmesi var, var, var da var. Yani Türkiye'nin karşısında dengesiz, patolojik, iflah olmaz, yüzsüz insanlar var… İnsanı uğraştırır, kahreder…”

İLK KURŞUN

Sezgin Tanrıkulu'ndan skandal tweet!

CHP'li Sezgin Tanrıkulu'dan akılalmaz sözler!

Sezgin Tanrıkulu çizmeyi iyice aştı!

Sezgin Tanrıkulu'na büyük tepki

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Hatay'daki gemi yangınını PKK üstlendi!. İBB’de işten atılan işçiler hakkında Dedikodular ve gerçekler Akçakale Belediye Başkanı Mehmet Yalçınkaya: Suriyeliler dönmeye hazır Erdoğan açıktan rest çekti! Vermezsen verme