Şehit Fırat Yılmaz ÇAKIROĞLU 30 Aralık 1990 tarihinde Konya ili Akşehir ilçesinde doğmuştu. Çakıroğlu ailesinin tek evladıydı. Öğretmen olan annesi Özlem hanım 1995 yılında Diyarbakır’a tayin oldu. Bu tayinden dolayı Fırat’ın çocukluk ve ilkokul yılları Diyarbakır’da geçti. Fırat Diyarbakır Karabağlar ve Yenişehir Toplu Konut Mahallelerinde tüm çocukların sevgili arkadaşı idi. Derslerinde başarılı, okuldaki sosyal faaliyetlerde daima aktifti. Taklit yeteneği ile herkesi kahkahalara boğuyordu. Kısacası hayat dolu bir çocuktu.
Yıllar geçti Fırat büyüdü. Tarihe çok büyük ilgisi vardı ve bu branşta akademisyen olmak istiyordu. Fırat’ın hayallerinin peşinden gitmeye cesareti vardı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümüne girerek hayallerine bir adım daha yaklaştı.
Ancak anlaşılmaz bir terslik vardı. Türkiye Cumhuriyetinin milli bütünlüğünü parçalamak, ülkenin doğu ve güneydoğusunda ayrı bir devlet kurmak için faaliyet gösteren, son kırk yılda binlerce askerimizi, polisimizi, öğretmenimizi, doktorumuzu, hemşiremizi, devletine sadık vatandaşlarımızı katleden bölücü PKK terör örgütü sanki üniversitenin hakimiydi. Örgüt elemanı örgütlü azgın bir azınlık üniversitenin üzerine bir karabulut gibi çökmüştü. Üniversitenin bulunduğu şehir İzmir’di. Burası örgütün dağlık araziden yararlanarak barındığı, eylem yaptığı güneydoğu dağları değildi. Ülkenin en batısında bulunan İzmir şehriydi. Söz konusu yer devletin üniversitesi idi. Başında maaşını devletten alan bir rektör, yüzlerce akademisyen ve yine yüzlerce idari personelin olduğu bir üniversiteydi. Yaşanılan olaylar dışarıda anlatılsa kimseyi inandıramazdınız. Adına Çözüm Süreci denilen bir çözülme sürecinde 200 kişilik örgütlü azgın bir azınlık sanki üniversiteyi tutsak etmişti; Edebiyat fakültesinin duvarları PKK terör örgütüne ait afiş ve pankartlarla doluydu. PKK’lı azgın azınlık kendilerinden olmayan her türlü düşünceye karşı çekinmeksizin şiddete başvuruyordu. O kadar pervasızlaşmışlardı ki bırakın karşıt fikirleri DHKP-C terör örgütünün propagandasını yapan Grup Yorum’un konserine dahi saldırmışlardı. Anadolunun pek çok vilayetinden okumak için üniversiteye gelmiş, yaptıklarına katılmayan ve karşı çıkan öğrencilerin eğitim hakkını gaspediyorlar, bina girişlerinde kimlik kontrolü yapıyorlar, fişledikleri öğrencileri darp ediyorlar, derslere ve sınavlara sokmuyorlardı. PKK terror örgütü lideri teröristbaşının serbest bırakılması için stantlar açıp imza kampanyaları düzenliyorlardı. Fişledikleri öğrencileri açtıkları sosyal medya hesaplarından ölümle tehdit ediyorlardı. Ders sırasında sınıflara girip örgüt propagandası yapıyorlar, itiraz eden hocaları yaka paça kendi dersinden atıyorlardı. Terör örgütü mensubu bu azgın azınlık mart ayında Nevruz kutlaması adı altında ellerinde terörist başının fotoğrafları, dağdaki PKK’lıların üniformaları içinde ve duvarlarda PKK terör örgütünün afişleri ile gövde gösterisi yapıyorlardı. Devletin üniversite kampüsü içerisindeki bu alana dağda devletin güvenlik görevlileri ile çatışırken gebertilen Hozan Serhad alanı adını dahi koymuşlardı.
Üniversite de eğitim gören binlerce gencin, kanunlara uyan, çalışan, vergisini veren, askerliğini yapmış, kısacası vatandaşlık görevlerini yerine getiren, ekonomik sıkıntılar içinde dahi çocuklarının okuması, bir meslek sahibi olması ve vatana millete faydalı olması için çalışan anne ve babaları vardı. Bu anne ve babalar için kutsal saydıkları devlet çocuklarının güvenliğini saglardı. Uzaktaki evlatlarına dualar eden ve her görüşmelerinde “Aman çocuğum derslerine iyi çalış, başını belaya sokma” diye nasihat eden bu anne ve babalar teoride haklıydı. Ama maalesef bu haklılık Ege Üniversitesinde sadece teorideydi.
Ege Üniversitesi’nde sanki değil, gerçekten devlet yoktu. Üniversite rektörü Candeğer Yılmaz olayları görmezden geliyor, devletten maaş alan pek çok akademisyen de ekmeğini yedikleri devletin değil bir terör örgütünün kılıcını sallıyorlardı. Dedik ya, başka yerde anlatırsa kimse inanmazdı. Üniversitede rektör, akademisyen, şehirde vali, kaymakam, savcı, emniyet müdürü Ankara’da devlet yoktu. Bir maymunlar cehennemi yaşanıyordu. İnsanlıktan nasibini almamış bir avuç eşkiya binlerce öğrenciye kabus olmuştu. Ülkenin geleceği olacak binlerce öğrenci kaderine terkedilmişti. Korkutulmuş binlerce genç sessizce kendilerine soruyorlardı; Burası Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bir yer değil miydi? Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir üniversitesi değil miydi? Devlet dediğimiz yapı vatandaşlarının en temel hakları olan yaşam hakkını, eğitim hakkını korumak zorunda değil miydi? Varlığının en basit sebebini ifa edemeyen bir devlet devlet olabilir miydi? Anne babaların varsaydıkları ile gençlerin gerçekte gördükleri ve yaşadıkları ne kadar farklıydı.
Ege Üniversitesi’nde bunların yaşandığı tarihlerde, aynı operasyonun başka bir kısmı da Ankara’da icra ediliyordu. Geleceğin subay kadrosunun yetiştirildiği Kara Harp Okulu’nda, FETÖ’nün tahakkümüne girmeyen ögrenciler “şok mangaları” adı verilen işkence ekiplerinin ellerinde inliyor, çıglıklarını beşyüz metre ilerideki TBMM’den, yediyüz metre mesafede bulunan Genelkurmay başkanlığından duymuyorlardı.
Ege Üniversitesindeki binlerce gençten biri de Fırat Yılmaz ÇAKIROĞLU’ydu. Öğretmen olan annesi oğlunu toprağına, bayrağına, devletin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’e bağlı bir şekilde yetiştirmişti. Fırat’ın keskin bir kavrayısı ve yüksek bir adalet duygusu vardı. Bu yaşananlara tahammül edemezdi. Türkiye Cumhuriyeti devletinin üniversitesinde kanunlar uygulanmalıydı. Bir terör örgütü hiçbir öğrencinin eğitim hakkını engelleyemezdi. Devletin öğrencilerin eğitimi ve güvenliği için görevlendirdiği herkes görevini yapmak zorundaydı. Alandan kaybolmuş, vatandaşlarını kaderine terketmiş bir devlet olamazdı. Tam tersine dönmüş bu düzen düzeltilmeliydi. Fırat sırtına çok ağır bir yük aldı. Fırat en alttan başladı. Bütün faaliyetler kanun çerçevesinde yapılacaktı. Önce arkadaşları ile konuştu. Sonra arkadaşları ile beraber çoğunluğu apolitik olan korkutulmuş ve sindirilmiş öğrencileri kanun, düzen ve devletin varlığı lehine cesaretlendirdi. Hiç yorulmadan, yüksünmeden herkese, her kesime gitti, anlattı konuştu. Üniversite öğrenci konseyi seçimleri böyle kazanıldı. Fırat ve arkadaşlarının mutluluğu tarifsizdi. Sanki işgal altında kalmış vatan topraklarını kurtarmak için adım atmışlar ve ilerleme sağlamışlardı. Daha sonra sosyal medya hesapları açıldı. Bir avuç PKK’lı azgın azınlığın tahakkümünde sindirilmiş olan öğrencilerin çığlıklarını tüm Türkiye’ye duyuracaklardı. Bu PKK’lı azgın azınlık, sosyal medya hesaplarında üniversiteyi işgal ettiklerini övünürerek anlatılıyordu. Fırat ve arkadaşları için namussuzların bu kadar cesaretli olduğu bu yer de namusluların daha cesur olması gerekiyordu. PKK’lı teröristler 19 Mayıs için tertiplenen bir etkinliğe saldırarak etkinliği düzenleyenleri darp etmişler, Türk bayrağını yerlere atmışlar, Atatürk resimlerini yırtmışlardı. Fırat’ın öncülüğünde yapılan bir organizasyonla bütün kesimlerin katıldığı “Atatürk ve bayrak” yürüyüşü yapıldı. Sonra basın açıklamaları yapıldı. Valiliğe, emniyete, dönemin tüm bürokratlarına ve milletvekillerine yazılan dilekçeler ile Üniversitedeki durum anlatıldı. Rektörlüğe defalarca başvuruldu.Fırat dönemin rektör yardımcısına; “Eğer bu grublara müsaade ederseniz, edebiyatın durumundan rahatsız olmuyorsanız arkanızda asılı duran Atatürk resmine bakamazsınız” dedi. Ama gözler kör, kulaklar sağır vicdanlar nasır tutmuştu. Şair sanki Fırat’ı ve Fıratların halini anlatıyordu;
Çünkü ey Türk senden başkası yoktu kalan
Şarapnelle başbaşa
Seni orada gavurların kasten bıraktığı sırada
Sarıklı hocalar feshi püsküllü
Muallimler, kapatmalar ve aksak yamakları
Migrenli kısım şefleri sümen altı saman altı muavinler
Kethüdalar ustabaşları iş ve işçi bulma kurumu
Kalem efendileri daire amirleri tabur komutanları
Bütün o cüretkar bütün o ödlek tanıdıkların
Senelik izindeydiler
Gün gelip
Musafahayı aşk etmeye
Bulutlara dalmanın zekatını vermeye yeltenen
Bir adem evladı çıkacak sanma
Başbaşasın
Başbaşasın şarapnelle
(İ.ÖZEL)
Evet Fırat ve Fıratlar hep şarapnelle başbaşaydılar. Başvurmadıkları makam kalmadıgı halde olması gereken devlet hala yoktu. 19 Şubat 2015 günü PKK’lı terörist grup eğitim öğretim yuvası olmaktan çıkarıp terör örgütünün bir kampı haline getirdikleri okulda ateşler yakmış ve ateşler üzerinde tepiniyorlardı. Fırat’ın devamsızlıktan iki imza hakkı kalmış. Fırat okula gidiyor ancak eylemlerden dolayı ders olmayacak diye gönderiliyor. Fırat dersin olacağını öğrenince geri dönüp derse girmek istiyor ancak okula alınmıyor.
20 Şubat 2015 günü Fırat’ın son şansı. Öğrenci olduğu okula girebilmek için her yolu deniyor. Güvenliği, üniversite yönetimini görevlerini yapmaya çağırıyor. Ve bu kanunsuzluklara boyun eğmeyeceğini söyleyerek arkadaşları ile birlikte okula girmeye çalışıyor. Okula girebilmek için üniversite yönetimini ve güvenliği göreve çağıran Fırat ve arkadaşları Cuma namazından sonra okula giriyorlar. Fırat ve yedi arkadaşı saat 16 sıralarında Edebiyatın önüne çıkıyorlar ancak ne tesadüf ki güvenlik yok. Fırat ve arkadaşları Edebiyatın önüne çıkar çıkmaz üzerlerine taşlar ve şişeler yağmaya başlıyor. Fırat geri adım atmıyor, çekinmiyor. Adeta bir mahser yeri, çakalların arasında kalmış birkaç delikanlı. İşte Fırat burada sinsi bir çakalın kahpe bıçağı ile yara alıyor. Ambulans çağırılıyor, gelmiyor, bir daha bir daha bir daha aranıyor ama gelmiyor. Arkadaşları bir sandalyeye oturtuyor. Nasılsın? diyorlar gözlerini kırparak iyiyim diyor. Arkadaşları Fırat’ı yere uzatıyor, kan boşalan yarasına tampon yapıyorlar. Ambulans halen yok. Arkadaşları gelen polis ekibine yalvarıyorlar, kan kaybediyor sizin araba ile götürelim diye. “Hayır bize yasak” deniyor. Bırakın biz götürelim diyorlar izin verilmiyor. PKK’lı kahpeler yolu kesmiş, ambulans gelemiyor. Ambulans 45 dakika sonra ancak Fırat’ın yanına gelebiliyor. Fırat’ın yüzünde hiç acı yok, hep resimlerinde gördüğümüz o sakin tevekkülü ve yaralı haldeyken bile insanlara güven veren o sıcak gülüşü yine yüzünde bir yeşil yoldan cennete yürüyor.
Hiç kimsenin olmadığı yerde ben varım diyebilen Özlem annnenin gözbebeği, tek evladı Fırat gitti, Özlem anneye nasıl Fırat öldü diyeceğiz, yüzüne nasıl bakacağız. Evlatlarını okusunlar, vatanına milletine hayırlı evlat olsunlar diye gönderen annelere nasıl evlatınızı güven içinde okumaya gönderin diyeceğiz.
Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne
Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne
(S.KARAKOÇ)
Fırat devletin olmadığı yerde devletini geri getirmek için can verdi. Türk bayrağı açmanın tahrik unsuru sayıldığı Türkiye Cumhuriyetinin üniversitesi olan Ege Ünivesitesinde annesinin biricik evladı, arkadaşlarının dayanağı, tanıyan herkesin neşe kaynağı Fırat Yılmaz ÇAKIROĞLU’nun kanının suladığı zeminde Fırat bir bayrak oldu ve kanı ile bayrağı tekrar doğurdu.
Fırat’ın yaralarından akan kan halen sızıyor ve Fırat Türkiye Cumhuriyetinin tüm makam ve mevki sahiplerini görevini yapmaya çağırıyor.