Em. Tuğgeneral Fahri Erenel, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa İlker Yücel'in sorularını yanıtladı

MUSTAFA İLKER YÜCEL

‘ABD’nin bölgede söz geçirmediği ülke sayısı giderek artıyor. Türkiye, İran ve Irak. Bu ülkeleri zaman içinde diğerleri de takip edeceklerdir. ABD’nin yarım olan hegemonik gücü de bu gidişle sıfırlanacaktır’

Türkiye, Libya’da, deniz sınırının güvenliğini korumaya çalışıyor. Arka arkaya diplomatik adımlar atıldı. Askeri caydırıcılık gücü masaya koyuldu. Rusya’yla görüşmeler sonucunda da çözüm ekseni belirlendi. Peki Hafter’in masayı terk etmesi bütün bu olumlu gelişmeleri etkiler mi? Türkiye Rusya ittifakına ABD yanıt verebilir mi? Gelişmeleri em. Tuğgeneral Doç Dr. Fahri Erenel’e sorduk. İstinye Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün müdürlüğünü de yapan Erenel, ABD’nin yakında Ortadoğu’da söz geçirecek ülke bulamayacağının altını çiziyor. Erenel ayrıca ‘Çin’in ABD’nin Kürdistan planının da önünde engel’ olduğunu da tespit ediyor.

‘LİBYA’YA SINIRI OLANLAR ATEŞKESİ DESTEKLİYOR’

Hafter’in imza atmadan masadan kalkmasıyla birlikte hangi gelişmeleri bekliyorsunuz?

Hafter’in masadan kalkması ve Rusya’yı terk etmesinin özellikle Rusya açısından bir başarısızlık olduğunu, Hafter üzerinde bilindiğinden daha az etkisinin olduğunu düşünüyorum. ABD bu masada niye yok? Bu süreçte ABD sesini çıkarmıyor diyenlere bir mesaj olduğunu değerlendiriyorum. ABD, Rusya’da vardı. Hafter’in ateşkes anlaşmasını imzalaması halinde başta ABD, Fransa ve onun para kasasından başka bir işe yaramayan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin etkisinin giderek azalabileceğini düşünmüş olabilirler. Diğer taraftan Berlin görüşmesi öncesi üstünlük elinde iken bu tür bir anlaşmayı imzalamanın Hafter’de ciddi bir itibar ve aşiret desteği kaybı olacağı, üstünlüğün elinde olduğu bu aşamada anlaşmayı imzalamanın teslimiyet anlamına geleceği, pazarlık gücünü kuvvetli bir şekilde elinde tutarak Berlin’e gitmesi gerektiği yolunda telkine maruz kalmış olabilir. Bu aşamada Mısır’ın bir etkisinin olduğun fazla düşünmüyorum. Ateşkes konusunu desteklediklerini beyan etmişlerdi. Libya ile sınırı olan ve bu çatışmalardan en fazla etkilenen ülkelerin başında gelen Mısır ateşkesi desteklerken, çatışma ile doğrudan hiç ilişkisi olmayan, sınırı bulunmayan ülkelerin olumsuz yönde taraf olmaları ilginçtir.

‘DENGELİ BİR TUTUM BENİMSENMELİ’

Şimdi gözler 19 Ocak’ta düzenlenecek Berlin toplantısında. Türkiye hangi diplomatik adımları atmalı?

Türkiye, bu kongreye katılacak ülkeler ile geçmişte yaşadığı ve yaşamakta olduğu sorunları şimdilik bir kenara bırakarak temaslarını artırmalıdır. Özellikle İngiltere, Almanya, İtalya, Rusya ile yakın temas halinde bulunmalı. Ateşkes temasları öncesi Rusya ile sağlanan mutabakatın devam ettirilmesi için çaba harcanmalıdır. Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzalanan metnin gereğini caydırıcılık sağlayacak. Hafter tarafında da fazla olumsuz yaklaşıma yol açmayacak şekilde dengeli bir tutum benimsenmelidir.

Suriye Resmi Haber ajansı MİT Başkanı Hakan Fidan’la Suriye Ulusal Güvenlik Sorumlusu Ali Memlük’ün Moskova’da bir araya geldiğini duyurdu. Ulaştığımız kaynaklar “9 maddelik bir çerçeve anlaşması yapıldı” bilgisini paylaştı. Maddelerin içeriğinde neler olabilir?

Bu çerçeve anlaşmasının Sayın Cumhurbaşkanı’nın Putin ile görüşmesi sonrası yapılması ve en güncel sorunun İdlib olması nedeniyle içeriğinin İdlib ağırlıklı olduğu düşünüyorum. İdlib’de kontrolün tam sağlanabilmesi için geçici bir bölge paylaşımı söz konusu olabilir.

‘MISIR’LA ORTAK ÇIKARLARIMIZ VAR’

Ak Parti yöneticilerinden arka arkaya Mısır’ın önemine ilişkin açıklamalar geldi. Mısır şu anda Türkiye’nin attığı her adımı “İhvancı ajanda”ya bağlıyor. Bu algı nasıl değiştirilebilir?

Mısır ile olan ilişkilerin resmi olmasa da aynen Suriye’de olduğu gibi en azından alt seviyede başlaması gerekiyor. Mısır kamuoyunu bilgilendirici adımların atılması lazım. Türkiye, Libya anlaşmasıyla birlikte, Mısır’a yaklaşık 34 bin kilometre karelik deniz alanını kazandırmış durumda. Bunun bir kısmını Yunanistan’dan, bir kısmını da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden aldı. Bu Mısır toplumunu da olumlu etkileyecektir. Türkiye ile Mısır arasında dini nedenlere dayalı bir anlaşmazlık olmadığını anlatmamız gerekir. Türkiye ulusal çıkarını savunuyor ve burada Mısır’la ortak noktaları var. Mısır ile ilan edilecek bir münhasır ekonomik bölge anlaşmasının Mısır’ın lehine gelişeceğini, hidrokarbonun Türkiye üzerinden gerekirse Avrupa’ya nakledilmesinin daha kolay olacağının altını çizmeliyiz. EastMed projesinin ne zaman biteceğinin bilinmediğini dikkate alırsak Mısır’la anlaşmanın önemi ortaya çıkıyor.

‘ÇEVRE ÜLKELERLE BLOK OLUŞTURULMALI’

Libya’da kalıcı olmak sadece Libya’da bir kuvvet bulundurmakla mümkün değil, çevre ülkelerle ittifak oluşturularak bloğun kuvvetlendirilmesi gerekiyor. Bu da sahada yapılacak işbirliği ile mümkün olabilir. Hatta burada en önemli adımlardan biri İtalya ile olan işbirliğinin geliştirilmesinden geçtiğini düşünüyorum. Çünkü Libya konusunda en büyük mülteci sorununu yaşayan ülke İtalya. AB kayıtlarında yaklaşık 50 bin mülteci var. 800 bine yakın da düzensiz göçmen var. Türkiye’nin de bu göçmenler veya mülteciler konusunda ciddi bir tecrübesi var. Bu tecrübeyi Libya içerisinde, işbirliği içinde göstermesi mümkün. Avrupa’ya giden göçmenlerin neredeyse tamamı Libya üzerinden gidiyor çünkü kontrolsüz olan tek alan burası. Cezayir’de ve Tunus’ta düzen var. AB göçmenleri engellemek için ortak bir kuvvet oluşturdu. Göçmenleri taşıyan gemilerin kontrol altına alınması dahil bu ve benzeri tedbirlerin bu sorunu çözmediğini sadece önlemeye yönelik olduğunu görüyoruz. İtalya ile işbirliğinin Libya halkına da olumlu etkileri olacaktır. Halen, Libya’da çok değişken ve kaygan bir zemin var. Ulusal Mutabakat Hükümeti her ne kadar Birleşmiş Milletler tarafından yasal olarak tanınmış olsa bile uluslararası anlaşmaların hiçe sayıldığı ve ülke menfaatlerinin, çıkarlarının insanlığın ve yasallığın önüne geçtiği bu süreçte esnek ilişkilerin yeni imkanlar yaratabileceğini gözden uzak tutmamak gerekir.

‘BAE İLE İLETİŞİM KANALINI AÇIK TUTMAK GEREKİYOR’

Birleşik Arap Emirlikleri ile de iletişim kanalı kurmamız lazım. Çünkü Türkiye nereye gidiyor ise BAE orada Türkiye’nin karşısında yer alıyor. BAE, Türkiye’nin doğrudan doğruya karşısında yer alamıyor elbette, paralı vekil güçleri veya onlara verdiği silah, araç ve malzeme ile karşımıza çıkıyor. Bu konuda da etkili bir girişim yapılarak öncelikle sorunun ortaya konulması ve çözüm üzerinde adımlar atılması gerektiğini değerlendiriyorum. Katar ile BAE arasında son günlerde artan temaslar bu girişimleri kolaylaştırabilecektir. BAE’nin uzun süredir başta Türkiye karşıtlığı olmak üzere birlikte hareket ettiği Suudi Arabistan ile yakın işbirliğinin Yemen’de baş gösteren anlaşmazlığın giderek artması ile birlikte çatırdadığını görüyoruz. BAE’nin İran ile temaslarının artma eğilimine girdiği yolunda bilgiler mevcuttur. Türkiye’nin bu fırsattan yararlanması gerektiğini düşünüyorum.

Çelişkileri nedir Suudilerle...

Suudilerle en büyük anlaşmazlık terör suçlaması ile Katar’a ambargo konulduğu süreçte başladı. Türkiye’nin bu ambargoya katılmasını istediler. Türkiye, Katar’a kuvvet gönderdi, uçaklarla yiyecek yardımı yaptı. İran’dan da destek geldi oraya. Bir blok oluştu İranTürkiyeKatar bloğu. Suudi Arabistan olmayacak bir şey yaptı; biliyorsunuz Katar yarımada. Suudiler o kadar ileri gitmeye başladılar ki Katar’ı ada yapmaya çalıştılar. Suudilerin Yemen’de Husilerle yapmış olduğu anlaşmaya Birleşik Arap Emirlikleri ‘Bu kadar para yatırdık bu kadar emek verdik’ diyerek itiraz etti. Çünkü finansörü Birleşik Arap Emirlikleri’ydi. Afrika’dan çok sayıda paralı elemanı oraya getirdiler. Onların büyük bir kısmı Husilerle çatışma tecrübesi olan insanlar.

‘ABD ORDUSUNUN HASSASLIĞI BÜYÜKLÜĞÜNDEN KAYNAKLANIYOR’

Libya’daki gelişmeler AB ülkelerinin kendi aralarında diplomatik bir koordinasyon sağlayamadığını göstermiş oldu. Bunun yanında ABD’nin de gözünü İran’dan ayıramadığı için süreçte ismi pek duyulmadı. ABD’nin bölgemizde aynı anda birden fazla kriz yönetme yeteneğine sahip olmadığı da bir kez daha ortaya çıktı. Bütün bunlara rağmen bazı stratejistler ABD’nin büyük bir savaş yürütme becerisine sahip olduğunu iddia ediyor. Böyle bir yeteneği var mı?

ABD stratejik düşünce kuruluşlarının yayımladığı çeşitli raporlarda ABD ordusunun ciddi güç kaybı içinde olduğunun altı çiziliyor. Henry Kissinger, ABD’nin tam hegemonik güçten yarım hegenomik güce gerilediğini belirtmişti. Bunun temel sebebi ABD askeri gücünün, günün tehditlerine ve uygulamaya çalıştığı grand strateji ile uyumlu olmaması, ihtiyacı olan dönüşümü gerçekleştirmemesidir. Amerikan ordusu çok büyük bir güç, ancak bu onun şu anda en olumsuz ve hassas yönünü oluşturuyor aynı zamanda. Ordu bütçesinin yüksekliği ABD’de sürekli tartışılıyor. Dünya genelinde yaklaşık 800 üssü bulunan ABD’nin bu üslerde 180 bin personeli görev yapmaktadır. Değişik maksatlarla kullanılan bu üslerin işletme maliyetleri ve idameleri oldukça yüksek bütçeler gerektiriyor. Ayrıca, bu üslerin deniz ticaret yollarının güvenliği ve kontrolü için 11 uçak gemisi ve bu gemileri koruyan deniz kuvvetleri gemilerini, vekil güçlerine yaptıkları harcamaları dikkate aldığımızda bütçe inanılmaz boyutlara yükseliyor.

Tehditlerin ulaştığı ve ulaşabileceği yetenekleri dikkate aldığımızda konvansiyonel savaşların tamamen ortadan kalkmadığını, ancak günümüzde asimetrik savaşların ve özellikle meskun mahallerde savaşların daha ağırlık kazanacağı söylemek mümkündür.

Artık uçak gemisinin bile dönemlerinin geçtiği bir sürece geliyoruz. Nasıl sistemler olmalı; Türkiye’nin Anadolu amfibi hücum gemisi gibi, her türlü harekata destek sağlayabilecek ve çatışma halinde kuvvet çarpanı olarak olumlu yönde etki yaratabilecek, yetenek tabanlı, modüler sistemlere daha çok ihtiyacın duyulacağı bir döneme girdik. Örneğin Anadolu Amfibi Uçak Gemimiz için ABD’ye sipariş verdiğimiz dikine inip kalkabilen F35 B tipi uçaklarımız olsaydı Doğu Akdeniz ve Libya krizinde Türkiye’ye çok önemli bir katkı ve avantaj sağlardı.

‘ABD’NİN DENİZLERDEKİ HAKİMİYETİ SONA ERİYOR’

ABD’nin silahlı kuvvetlerini yeniden yapılandırma sürecinde geç kaldığını, Rusya’nın Putin’le birlikte yeni güvenlik stratejisi ile uyumlu olacak şekilde, Rusya silahlı kuvvetlerinde modernizasyon ve dönüşümü büyük ölçüde gerçekleştirdiğini görmemiz gerekir. Çin de aynı şekilde, Çin silahlı kuvvetleri yeniden organize edildi, eğitimi dahil her şeyi günün şartlarına uygun hale getirildi ve getirilmeye devam ediliyor. Bu şekilde devam etmesi halinde ABD’nin bu bölgede, özellikle denizde tesis ettiği hakimiyetin sona ermesi anlamını taşıyacaktır. Çin savunma sanayi inanılmaz hamleler yapıyor ve ABD oldukça geride kalıyor. Aramco saldırısında ABD’nin içine düştüğü zaafiyet bu düşüşün en açık göstergesidir.

Türkiye’de, karşılaştığı ve karşılaşılması muhtemel tehditlere ve çatışmalardan aldığı derslere göre, Türk Silahlı Kuvvetlerinde insan kaynakları, teşkilatlanma, eğitim, silah sistemlerinde önemli bir dönüşüm gerçekleştirdi ve gerçekleştirmeye devam ediyor. Savunma sanayide bu dönüşümü ihtiyaç odaklı bir yaklaşımla; milli, yerli ve özgün projelerle destekliyor.

Komando birliklerinin, jandarma özel harekât timlerinin sayılarını artırdık. Sayısal gücü fazla olan ülkelerin hepsi küçülmeye ve günümüzdeki tehditlere uygun bir yapıya gitmeye başladı. Hâlbuki Amerika hantal yapısını sürdürüyor. Pentegon’un bu konuda ileriye yönelik araştırmalarının sınırlı kaldığını ve konvansiyonel güç üzerinde yürümeye devam ettiklerini görüyoruz.

SÜLEYMANİ SUİKASTININ ŞİFRELERİ

Hatta bundan bir ay kadar önce İran’ın askeri gücüne ilişkin bir raporda şöyle bir ifade vardı: ‘İran bugüne kadar asimetrik saldırıda bulunacak şekilde yapılanmıştı, artık İran yavaş yavaş konvansiyonel yöne de ağırlık vermeye başladı. Özellikle kara gücü eksiği vardı. Kara gücünde ve deniz gücünde ciddi atılımlar yaptı ve yapmaya devam ediyor.’ Dolayısıyla raporda özetle “eğer önlem alınmaz ise İran Amerika’nın karşısına sadece asimetrik gücü olan bir unsur değil, konvansiyonel ve asimetrik gücü bir arada kullanabilen ve aynı zamanda engellenemezse nükleer güce de sahip olan büyük bir bir güç olarak çıkacaktır” deniliyor.

Bu açıdan baktığımızda Kasım Süleymani’nin suikastının altındaki şifrelerden birinin de İran’ın giderek güçlenmekte olan yapısı olduğunu düşünüyorum. Çin ve Rusya’nın da desteği ile silahlanmasını ve yeniden yapılanmasını sürdürmeye devam eden İran güçlü bir devlet geleneği ve ideolojisi ile ABD’nin her türlü baskı ve yaptırımlarına rağmen ayakta kalmaya ve direnmeye devam ediyor.

Son tahlilde Ortadoğu, ABD’nin önünde eğildiği bir Ortadoğu değil artık. Söz geçirmediği ülke sayısı giderek artıyor. Türkiye, İran ve Irak. Bu ülkeleri zaman içinde diğerleri de takip edeceklerdir. Yarım olan hegemonik güç bu gidişle sıfırlanacaktır.

‘ÇİN, ABD’NİN KÜRDİSTAN PLANININ ÖNÜNDE ENGEL’

İran’ın geleceğini Rusya ve Çin’e bakarak daha doğru değerlendirebiliriz yani. Çizdiğiniz çerçeve bir kader birliğine de işaret ediyor.

Eskiden herkes Amerika’ya bakardı şimdi Amerika, Rusya ve Çin’e bakıyor. Öncelikle Çin’e bakıyor ne hamle yapacak diye. Şu anda Çin’in savunma sanayinde ulaştığı seviye Amerika’nın en güçlü olduğu dönemin 23 kat üstünde. Neredeyse ayda bir firkateyn imal edecek seviyeye geldi. İkinci uçak gemisini indirdi. Dikkat edin Çin dünyanın hiçbir yerinde sıcak çatışmaya girmiyor. Hiçbir yere askeriyle gitmiyor, Amerika gibi yapmıyor. Bugün Kudüs’te 7 bine yakın Çinli müteahhit işçi çalışıyor. Bugün Şam’da da Çinliler var ama kimse duymuyor. Türkiye’de de Zonguldak’ta madende çalışıyor iki yıl önce maden kazasında duyduk burada Çinliler varmış diye. Afrika’da da aynı şekilde Çinliler var. Amerika her konuda Çin’in arkasından gelmeye başlıyor. Çin’in aynı zamanda asimetrik yapısı da çok etkili. Amerika’nın istihbarat sistemleri de çok geride kaldı. Örneğin Çin Uzay Kuvvetleri’ni kurdu hemen arkasından Rusya kurdu. Amerika onlardan 3 ay sonra kurdu. Eskiden herkes ABD’ye bakardı. Ama şimdi öyle gitmiyor. ABD eski sistemini sürdürmek istiyor ama karşısında Rusya, Çin, İran ve Türkiye gibi yakın temas halinde olan ülkeler var. Türkiye NATO kartını hiçbir zaman bırakmıyor ama kendi güvenliği için gerekli önlemleri de hızla alıyor, hiçbir ülkeye danışma ihtiyacı duymuyor.

Dışişleri Bakanlığı’nın Yeniden Avrasya çalıştayı da tam bu süreçte yapıldı.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Yeni Avrasyacılık açıklamaları çok önemli. Almanya birçok Orta Asya ülkesine kredi veriyor. Burada iş imkanları yaratmaya çalışıyor. Önceki Alman Dışişleri Bakanı “Almanya’nın güvenliği Tibet’ten başlar” diyor. Bütün bunlara baktığımızda ABD’nin arkasında bir müttefik ülkelerle birlikteliği olacağını düşünmüyorum. ABD, NATO’yu zorlayabilir ama sonuç alamaz. Almanya kesinlikle olmaz.

TERÖR KORİDORU PLANI

İran Dışişleri Bakanı Zarif’in ABD tehditlerine Batı Asya vurgulu cevaplar vermesi geleceğe yönelk hangi adımların haberini veriyor?

Ben Batı Asya terimini önemsiyorum. ABD, Astana’nın fişini çekemedi. Bunu hatırlarsanız James Jeffrey söylemişti. ABD, Türkiye, Rusya ve İran’ın işbirliğinden rahatsız. Batı Asya bloğunun oluşmasını engellemek istiyor. Şanghay İşbirliği Örgütü ve Asya Yatırım Kalkınma Bankası Avrasya bloğunu kuvvetlendiriyor. Yine bakın Çin’le Rusya doğalgaz petrol hattı anlaşması yaptı. “Sibirya’nın Gücü” ismini verdiler. Bu kamuoyunda pek işlenmedi. 3 bin kilometreye yakın dünyanın en büyük boru hatlarından biri inşa ediliyor. Çin’in özellikle Körfez üzerinden İran’a olan bağımlılığını bir ölçüde azaltacak bir proje bu. Bunun bir kısmı kullanılmaya başlandı bile. Astana fişini çekmek aynı zamanda Çin’in “Tek Yol Tek Kuşak” projesini zaafa uğratmak anlamına gelir. Şu anda zaten Libya’dan baktığınız zaman bir hat çekin Doğu Türkistan ve Pekin’e çizdiğiniz hattın üzerinde Amerika’nın şu anda dokunmadığı nokta yok. Bakıyorsunuz bu hattın geçtiği yerlerden biri olan Belucistan terör eylemleriyle anılıyor. İran, Pakistan sınır bölgesinde arasında terör eylemleri durmuyor. Doğu ve kuzeye doğru gittiğinizde Afganistan ve Pakistan’da aynı şekilde terör eylemlerinin arttığını görüyorsunuz. Güney batıya doğru indiğinizde zaten İran, Suriye, Irak hattı oradan iniyorsunuz Libya aynı şekilde; adeta tek elden yürütülen bir şiddet ve bir terör hattı var.

Suriye’nin kuzeyindeki bazı terör grupları sizin işaret ettiğiniz coğrafyaya taşındı.

CIA’nin dönemi bitti, hamlelerini yanlış yapıyor. Çin’i durduramaz. Çünkü Çin sabırla geliyor en önemli özelliği bu. Erbil’de ABD dünyadaki en büyük konsolosluk binasını yaptı. Çin de Erbil’de konsolosluk binası inşa etmeye başladı. Aynı büyüklükte hemen hemen. Çin’in Tek Yol Tek Kuşak Hattı için Erbil önemli. Çin orada olduğu sürece Kuzey Irak’ta bölgesel Kürt yönetiminin bağımsızlık ilan etmesi güç olacak. ABD “gerekirse Bağdat büyükelçiliğimizi Erbil’e taşırız” açıklaması yaptı. BOP kapsamında Irak’ın üçe bölünmesi planı var. ABD ciddi yatırımlarını hep Irak’ın kuzeyine yapıyor.

Tam bu noktada Irak Meclisi’nin kararını küçümseyenler var. ABD’nin içine girdiği açmazı göstermesi bakımından önemli değil mi?

Irak’ın petrol gelirleri özellikle Körfez Savaşı’ndan sonra tamamen Birleşmiş Milletler gözetimi altında. ABD buradan savaş tazminatı olarak belirli bir miktarını yaptığı harcamaların karşılığını olarak alıyor. ABD “harcamalarımın parasını verin çekilelim” diyor ama Irak halkı çoktan ödedi, ödemeye de devam ediyor petrolünden. İkincisi Irak’ta 2003 yılından beri 450 milyon dolara yakın kayıp para var. Bu 450 milyar dolar paranın kimler tarafından nasıl, nerelere harcandığı bilinmiyor. Gelen paraların hepsi ABD tarafından ve onun yanlısı o bölgedeki Arap müteahhitler tarafından kontrol ediliyor ve Irak halkına bir kuruş para harcanmıyor. Irak halkı çok fakirleşti. Yaklaşık, günde 4550 cent harcama ile hayatını idame ettirmeye çalışıyor Iraklılar. Dünyanın 4. büyük petrol ülkesinin halkından bahsediyoruz. Irak Meclisi’nin kararı çok önemli. Önemli karar ama uygulanabilmesi ekonomik bağımsızlığa bağlı.


Aydınlık