Türk Beşleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkemize kazandırdığı çağdaş ve ulusal müzik eserlerinin yanı sıra özgün eserler de yaratmışlardır.

Cumhuriyetin Anadolu’dan Yükselen Sesi
Ebda Okutur 
Ebda Okutur

Aydınlanma faaliyetleri, ülkelerin bağımsızlık mücadelesi vermelerini sağlayan bir olgu olmasının yanı sıra bağımsızlık mücadelelerinin içerisinde gelişen bir olgudur. Türkiye’nin aydınlanma faaliyetleri de cumhuriyetin ilanıyla başlamıştır. Ülkemizde gerçekleştirilen çağdaşlaşma faaliyetlerinin hangi temelde olduğu, 1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yapılan değişiklikle ortaya koyulmuştur: “Cumhuriyet Devriminin temel programı; Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır.” Uygulanan politikalar, bu ilkeler doğrultusunda belirlendiği için sanattan bilime kadar her alanda arasız devrimler gerçekleştirilebilmiştir.

Atatürk, çağdaşlaşma yolunda sanat faaliyetlerini özenle takip etmiştir. Sanatın her alanına verdiği önemin yanı sıra müziği ayrı bir yerde tutmuştur. Atatürk’ün 1925’te İzmir Kız Öğretmen Okulu’ nu ziyareti sırasında yaşanan olay, müziğe önem vermesine kanıt niteliğindedir. Bu ziyaretinde öğrenciler, Atatürk’e “Hayatta musiki lazım mıdır?” diye sormuşlardır. Atatürk’ ün, öğrencilerin sorusuna verdiği cevap şu olmuştur: “Hayatta musiki lazım değildir. Çünkü hayat musikidir. (…) Musiki behemehâl (ne olursa olsun) vardır”. Bu sebeple Mustafa Kemal, çağdaşlaşma faaliyetlerinin başarıya ulaşıp ulaşamadığını saptamak için belirlediği ölçütlerin en başına müzik alanındaki başarıları koymuştur. Atatürk, 1934 yılında, TBMM’nin açılış konuşmasında başlattığı müzik devriminin önemini, "Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir" sözü ile net bir şekilde ortaya koymaktadır.”1

Türk Müziği’nin Sinemleri

Yerel müzik ve evrensel müzik ilişkisinin temelinde iki kavram yatar. “Kültürel transplantasyon” ve “kültürel sentez”. Birinci kavram, bir kültürün olduğu gibi alınıp; başka bir kültüre kopyalanması veya nakledilmesi anlamını taşırken, “kültürel sentez” ise bu kavramın karşısında yer almaktadır. “Kültürel sentez”, başka bir kültürü nakletmek yerine ondan esinlenerek kendi kültürüyle harmanlama anlamını taşır. Cumhuriyetin ilanından sonra müzik alanında gerçekleştirilen devrimlerin politikaları belirlenirken bu iki kavram çatıştırılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, devletin çağdaşlaşması ve Türk Milleti’ne ulusal bilincin yayılması için “kültürel senteze” olan ihtiyacı vurgulamaktaydı. Türk Devrimi’nin önemli fikir insanlarından olan Ziya Gökalp de konu hakkında benzer düşüncelere sahipti. “Gökalp, Türk milliyetçiliğinin Türk Kültürü ile Batı sentezinden oluşacağını ileri sürer. Kültür, kendimizin ürünü olacak; teknik ve ilimden oluşacak medeniyet ise Batı’dan alınacaktır.”2 Ziya Gökalp yaptığı kültür tanımlamasıyla; çağdaşlaşma için kültürel sentez kavramının doğru yöntemleri barındırdığını ortaya koymuştur.

Cumhuriyet dönemine şekil veren önderlerin, kültüre bakışlarının bu ideolojik çerçevede olması, kültürün bir parçası olan müziğe doğrudan etki etmiştir. Gökalp, Türk Müziği için güdülecek politikaların nasıl olması gerektiği konusunda önerilerde bulunmuş, önerileri doğrultusunda yöneticileri teşvik etmiştir. Nitekim “Ziya Gökalp’in 1923’te yayımlanan “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında, “Türk Ulusal Müziği” ne ilişkin temel görüşü, kendi anlatımıyla şöyledir: “Ulusal müziğimiz, ülkedeki halk müziği ile Batı müziğinin kaynaşmasından doğacaktır. Halk müziğimizin ezgilerini toplar ve Batı müziği yöntemiyle armonize edersek hem ulusal hem de asri ve garbi bir müziğe sahip oluruz.” Böylelikle yeni kurulmuş bir devletin “yokluk-kıtlık yılları” yaşadığı bir dönemde, müzikte devrimci girişimlerin kuramsal temeli atılmaya başlanmıştır.

Atatürk, cumhuriyetin hemen ardından müzikte devrimin yapılmasının önemini şu sözleriyle açıklamıştır: “Osmanlı müziği, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki büyük devrimleri anlatabilecek güçte değildir. Bize yeni bir müzik gereklidir. Bize gerekli olan müzik, özünü ulusal müziğimizin temelini oluşturan halk müziğimizden alan armonik bir müzik olacaktır.” Atatürk, Türk müziğine Türk’ün ruhunu, karakterini ve özünü dile getiren olarak bakmıştır. Modern toplumun, köklerine bağlı bir şekilde oluşması hedeflenmiştir. Bu sebeple halk müziğine dönüştürücü ve bütünleştirici olmak üzere iki işlev yüklenmiştir. Cumhuriyetin ilanından birkaç ay sonra hayata geçirilmeye başlanan politikalar, bu iki işlev bağlamında belirlenmiştir. 1924 yılında saray orkestrası, başkent Ankara’ya getirilmiş ve “Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti” adını alarak cumhuriyetin orkestrası olmuştur. Aynı yıl, okullarda diz vurarak yapılan “Gına dersleri” yerine çağdaş bir anlayışla uygulanacak müzik dersleri için, ortaöğretimde görev yapacak öğretmenleri yetiştirmek üzere ‘Musiki Muallim Mektebi’ açılmıştır. Yine aynı yıl, tekke ve tarikat gibi dinsel örgütlerin etkinlikleri yasal olarak kaldırılarak tarikat ve tekke müziğinin varlık nedenine son verilmiştir. 1926 yılında, geleneksel halk ezgilerinin derlenmesi ve geleneksel sanat müziğimizin eserlerini noktaya almak amacıyla İstanbul’da konservatuvar bünyesinde “Tespit ve Tasnif Heyeti” adlı bir kurul oluşturulmuştur. Benzer çalışmalar Ankara Devlet Konservatuvarında “Türk Halk Ezgileri Arşivi” adı altında yürütülmüştür.

Cumhuriyetimizin müzik devrimini korumak için ayrıca bir politika daha hayata geçirilmiştir. Besteci, usta çalgı sanatçısı ve müzik eğitimcisi yetiştirilmesi kapsamında yurt dışına öğrenim görmek üzere gönderilecek yetenekli gençler için yarışmalı bir sınav düzenlenmiş, bu sınavı kazanan gençlerimiz Avrupa’nın başlıca müzik merkezlerine gönderilmiştir. Bu sayede Türkiye’de müzik politikalarına yön verecek yeni müzisyenler, yöneticiler aynı zamanda yarınlara birikimini taşıyacak kadroları yetiştiren eğitimciler olacaktı. Geleceği de güvence altına alan bu politika, günümüz Türkiye’sinde ve dünyasında hala çok konuşulan, dinlenen ve onlardan çok şey öğrenilen beş ismin yaratıcısıdır. Cemal Reşit Rey (1904–1985), Ulvi Cemal Erkin (1906–1972), Hasan Ferit Alnar (1906–1978), Ahmet Adnan Saygun (1907–1991) ve Necil Kazım Akses (1908–1999) isimleri günümüze kadar “Türk Beşleri” adı altında gelmiştir. Bazı Türk yazarlar, 19. yüzyılın sonlarına doğru Rusya’da ulusal müzik çalışmaları yapma amacıyla bir araya gelen beş bestecinin oluşturduğu “Rus Beşleri” grubu adından esinlenerek, Türk bestecilerimizi de “Türk Beşleri” olarak adlandırmıştır. Türk Beşleri’nin, Rus Beşleri’nden farkıysa ulusal müziği yapmak ve yaymak için planlı olarak bir araya gelmiş olmamalarıdır. Her bir besteci, çalışmalarını ayrı bir şekilde olsa da aynı düzlemde yürütmüştür. Rus Beşleri ile ortak taraflarıysa kendi kimliklerini muhafaza eden bir müzik dili yaratmayı hedeflemiş olmalarıdır. Müzik devriminin amaçlarını yerine getiren ürünleri ortaya koyduktan sonra özgün çalışmalarına yönelmişlerdir.

Özsoy Operası’ndan İnci’nin Kitabı’na

Türk Beşleri, günümüzde mevcut olan konservatuvar, orkestra, çok sesli koro müziği yapan topluluklar, eğitim fakülteleri, güzel sanat fakülteleri, oda müziği ve senfoni orkestraları gibi kökleşmiş sanat kurumlarının birer kurucu üyesi olmuşlardır. Üstün yeterlilikleri ve özverili çalışmaları sonucu bugün birçok sanat kurumunda besteleri çalınmakta, kompozisyonları incelenmekte ve araştırma-inceleme yazıları okunmaktadır. Cemal Reşit Rey’in henüz 7 yaşındayken ilk bestesini yapması ve 19 yaşında İstanbul Devlet Konservatuvarında piyano ve kompozisyon öğretmeni olarak göreve başlaması, Hasan Ferid Alnar’ın, 12 yaşındayken bir keman virtüözü sayılması gibi özellikleri yetkinliklerinin boyutunu ortaya koyan örneklerdendir. Aynı zamanda yaptıkları çalışmalarla sadece Türk Müziği tarihinde değil, dünya müziği tarihinde de ilklere girmişlerdir. Hasan Ferid Alnar’ın, geleneksel bir çalgı olan kanun için yazdığı “Kanun Konçertosu”  buna örnektir.

Türk Beşleri, müzik devrimini doruğa ulaştıracak çalışmalara da imzalarını atmıştır. Türk Beşleri’nden olan Ahmet Adnan Saygun, besteci kimliğinin yanı sıra iyi bir etnomüzikolog, halk kültürleri ve sanatları araştırmacısı, müzik eğitimcisi ve aynı zamanda bir yazardır. Bu özelliklerinden dolayı Saygun, müzik dünyası için önemli pek çok metni kaynak olarak Türkçe’ye kazandırmıştır. Ahmet Adnan Saygun’un aydın kitleyi halkla birleştirmek için yaptığı çalışmalardan biri de ünlü “Yunus Emre Oratoryosu”dur. Aynı zamanda Saygun’un oratoryosu, “devlet sanatçısı” unvanını almasında büyük etkiye sahiptir. Ulvi Cemal Erkin’e de Anadolu’nun bir diğer izlerini taşıyan “Köçekçe” bestesi “devlet sanatçısı” unvanını kazanmasında etki etmiştir. Bu tip çalışmalara bir diğer örnek Cemal Reşit Rey’in elinden çıkmıştır. Rey, İstanbul’un alınışını simgeleyen “Fetih” adlı eseriyle büyük beğeni toplamıştır. Cemal Reşit Rey’in kültürümüzden ögelere ve seslere yer verdiği eserlerin başında “12 Anadolu Türküsü” ve Bebek Efsanesi’nden esinlendiği “Bebek” besteleri gelmektedir. Türk Beşleri’nin Cumhuriyet izlerini taşıyan en büyük eserlerin başında “Onuncu Yıl Bestesi”, “Ellinci Yıl Bestesi” ve “Özsoy Operası” gelmektedir. Cumhuriyet’in kuruluş yıl dönümlerine adanan bestelerden, “Onuncu Yıl Bestesi” Cemal Reşit Rey’ in elinden çıkarken, “Ellinci Yıl Bestesi” Necil Kazım Akses’in elinden çıkmıştır. “Özsoy Operası” ise İran Şah’ının Türkiye’yi ziyaret edecek olmasından ötürü Atatürk’ ün istediği üzerine Ahmet Adnan Saygun tarafından yazılmış ilk ulusal operamızdır.

Türk Beşleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkemize kazandırdığı çağdaş ve ulusal müzik eserleri sonrasında kendilerinden izler taşıyan özgün eserler de oluşturmuşlardır. Böylece müziklerinin düzleminde değişikliğe gitmişlerdir. Ahmet Adnan Saygun’un “Özsoy Operası”ndan “İnci’nin Kitabı”na giden yolu, bu düzlem değişikliğine örnektir.

“Sahip Çıkılan” Miras

Türk Beşleri’nin öğrencisi olarak yetişmiş Ferit Tüzün, Leyla Gencer ve Muammer Sun gibi birçok değerli sanatçımız günümüzde üçüncü kuşak olan Fazıl Say gibi usta müzisyenlerin öğretmeni olmuştur. Buna karşın aradan yıllar geçtikte çokseslilikte ulusal müziğimizi taşıyan sanatçıların sayısı azalmış ve ulusal müziğimizin köklerini oluşturan çınarların yeri de doldurulamamaya başlanmıştır. Bu bilgilerin yalnızca müzisyen çevrelerinde ve konservatuvarlarda öğretilmesi, “sahip çıkılan miras”ın tırnak içerisinde yazılmasına sebebiyet vermektedir. Cemal Reşit Rey isminin bugün çoğu çevrede “Onuncu Yıl Bestesi”nin yazarı olmaktan çok İstanbul Şişli’deki konser salonun adı olarak bilinmesine neden olmaktadır. Devrimci Cumhuriyetimiz’e, ulus bilincimize, ulusal kültürümüze sahip çıkanlara sadece “Onuncu Yıl Bestesi”nin yazarının adını bilmek de bize yetmemelidir. Türk Beşleri’ni oluşturan isimlerin verdiği savaşın zaferini, yarınlara taşımaya çalışmalı ve bu hedef doğrultusunda Anadolu’ya sarılmalıyız. Yoksa popülerizme kurban gitmekte olan Neşet Ertaş türküleri örneğinde olduğu gibi “eserlere sahip çıkmış” gözükenlerin elinde, değerlerimizin içi hepten boşalmaya başlayacaktır. Ulus olarak bu kültürel koflaşmaya karşı tekrar Saygun’un aksak ritimlerini dinleyip, ritimler içerisinde Anadolu rüzgârlarını hissetmeliyiz. “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları” belgeseli gibi bu amaç doğrultusunda yapılan çalışmaların sayısının ve niteliğinin devlet eliyle artmasını diliyoruz.

Ebda Okutur

TGB Eskişehir İl Sekreter

Dip Not:

1- Alapınar Gençay, Ç. (2018). Çağdaş Türk Müziğinde Hasan Ferid Alnar ve “Sekiz Piyano Parçası”nın Yeri, İnönü Üniversitesi Kültür ve Sanat Dergisi, 4.

2- Kaloğlu, O. (2011). Jön Türk Milliyetçiliği’nden Kemalist Ulusçuluk’a, TEORİ Dergisi.

tgb.gen.tr