“Eğer bir gün Çin rengini değiştirir ve bir süper güce dönüşürse, eğer dünyaya tiranlık ederse, her yerde başkalarına zorbalık, saldırganlık yapar ve sömürüye maruz bırakırsa, dünya halkları onu sosyal-emperyalizm olarak tanımlamalı, teşhir etmeli, onunla mücadele etmeli ve Çin halkıyla birleşerek onu devirmeli.”

Bu konuşma 10 Nisan 1974’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Çin Halk Cumhuriyeti delegasyonunun başkanı sıfatıyla Çin Başbakan Yardımcısı Deng Xiaoping tarafından yapıldı. Mao Zedung hayattaydı. Kuşkusuz bu sözler Mao’nun sözleriydi. 

ORG. KILINÇ’IN ŞAŞKINLIĞI

4-5 Aralık 2004’te zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in himayesinde Vatan Partisi (o dönemdeki adı İşçi Partisi) tarafından Gazi Üniversitesi’nde düzenlenen Avrasya Sempozumu’nda Çin Halk Cumhuriyeti’nin Ankara Büyükelçisi Song Aiguo da Mao’nun ilkesini kürsüden güzel Türkçesiyle ifade etmişti, “Evet Çin hızla büyüyen bir ülkedir. Ama Çin hiçbir zaman süper devlet olmayacaktır. Eğer Çin, bir süper devlet olursa, bütün dünyayla birlikte onu devirmeye çalışacağız!” (1) Tecrübeli Büyükelçi Song, geçen yıl sonunda Dışişleri Bakan Yardımcılığı’ndan emekli oldu. 

Sempozyumun konuşmacılarından emekli Orgeneral Tuncer Kılınç ile birlikte oturuyordum. Büyükelçi Song’un “eğer rengini değiştirirse kendi devletini devrime” çağrısı yapması üzerine irkildi. İçgüdüsel olarak vücudundan “hünk” diye bir ses çıktı. Dönüp bana şaşkınlıkla “kendi devletini yıkacağını mı söylüyor” diye sordu. 

Büyükelçi Song’a bu sözleri söyleten ÇKP’nin kuruluş ilkelerine bağlı kalma iradesi ve Mao’nun “iktidarın döne döne fethi” anlayışıydı. 

‘ÇİN ASLA HEGEMONYA PEŞİNDE KOŞMAYACAK’

Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping 18 Ekim 2017’de, Çin Komünist Partisi’nin 19. Genel Kurultayı’ndaki konuşmasında ÇKP’nin Mao’dan miras kalan bu ilkesini bir kez daha dünyaya ilan etti: “Çin hangi gelişme aşamasına ulaşırsa ulaşsın asla hegemonya peşinde koşmayacak veya yayılmacılık yapmayacaktır. Çin, asla başkalarının zararları pahasına kalkınmayı sürdürmeyecek ve Çin'in kalkınması başka bir ülke için tehdit oluşturmayacaktır” dedi. 

Çin devletinin Eylül 2019’da yayınladığı “Yeni dönemde Çin ve Dünya” isimli “Beyaz Kitap”ta Xi Jinping’in 19. Genel Kurultay konuşması şöyle ayrıntılandırılıyor: “Geçmişte, güçlenen ülkelerin hegemonya peşinde koştuğu doğrudur. Ancak bu tarihsel bir yasa değildir. Bazı Batılı güçler kendi deneyimlerini Çin’e birebir taşırlarsa, aynı mantığı Çin’in gelişmesine uygularlarsa saçma ve çarpıtılışmış bir düşünceye varırlar. Çin’in barışçıl kalkınma arayışı, diplomatik bir retorik, bir menfaat eylemi veya stratejik bir belirsizlik değildir. Aksine, Çin'in bakış açısının netliğini ve uygulamada kendini göstermeye hazır olduğunu gösterir; Çin'in değişmez stratejik seçimini ifade eder ve ciddi taahhüdünü temsil eder. Uluslararası durumun nasıl değiştiğine veya Çin'in kendini nasıl geliştirdiğine bağlı kalmadan, Çin asla hegemonya ya da yayılma peşinde koşmayacak ya da nüfuz alanları yaratmaya çalışmayacaktır.”

SORUN HİTLER YA DA TRUMP MI?

Emperyalist olmak, hegemonya peşinde koşmak, o ülkeleri yönetenlerin isteklerine bağlı değildir. İkinci Dünya Savaşı’na yol açan Hitler’in dizginlenemeyen histerisi değildi. Alman büyük sermayesi Hitler’i bulup çıkardı ve iktidara taşıdı. Alman büyük sermayesinin dev şirketleri Krupp ve Porche, ordu için gereken araçları sağladı. Ağır silahlar için Rheinmetal kullanıldı. IG Farben tıbbî ve lojistik ihtiyaçları karşılarken, Siemens ordunun haberleşme sistemlerini kurdu. Junkers, Heinkel, Messerschmitt Focke-Wulf gibi şirketler Alman ordusu için savaş uçakları tasarladı. İki savaş döneminde aşırı büyüyen ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “Hitler’in çizmelerini giyen” ABD’nin hegemonya peşinde dünyayı kana bulaması da Reagan’ın kovboyluk aşkı, Bushların çılgınlığı, Trump’un “manyaklığı” değil. Amerikan büyük sermayesinin çıkarı gereği. 

ÇİN EKONOMİSİ İZİN VERİR Mİ?

Çin’in emperyalist olup olmayacağını saptamak için şu soruya yanıt vermek gerekir: Çin’in ekonomik gelişmesi, toplumsal sistemi dış yayılmacılığı besler mi? 

Geçen haftaki yazımızda daha derinlemesine incelemiştik. Satın alma gücüne göre dünyanın en büyük ekonomisi ama kalabalık nüfusu nedeniyle hala uluslararası standartlara göre “gelişmekte olan” bir ülke. Çin’in “gelişmiş ülke” konumuna ulaşmak için gideceği daha çok yol var. Çin’in Batısındaki 10 eyaleti kıyı şeridindeki eyaletlere göre oldukça geri. Hem bölgeler arasında hem kır ile kent arasında eşitsizlikler var. Çin sanayileşmesini, kırsal bölgelerden kaynak aktarılmasına borçlu. Son 15 yıldır, dünyada ilk kez yaşanan bir uygulamayla sanayiden tarıma kaynak aktarılarak “sosyalist köyler” kuruluyor. 

Çin sosyalizm sayesinde bu kalkınmayı sağladı. Çin’i bu gelişmişlik düzeyine ulaştıran, şirketlerin azami kar elde etme itkisi değil, halkın daha iyi yaşama isteği ve ÇKP’nin doğru önderliği. Dünya ekonomisi daralırken Çin ekonomisi şimdi kendi iç pazarına dayanarak gelişiyor. Ancak iç pazarına dayanarak gelişirse, kalkınmasını ilerletebilir. Eğer ekonomik gelişmenin hedefi, halkın yaşamını iyileştirmek olursa ülke içinde uyum ve istikrar sağlanır. Eğer Çin dış yayılmacılığa yönelirse, ekonomik büyümesi durur ve ülke içinde büyük istikrarsızlıklar çıkar. 

Çin’de 56 milliyet yaşıyor, farklı etnik köken sahip Çin halkının ekonomik gelişmeden eşit pay almaması Çin’de iç istikrarsızlıklar ve parçalanma eğilimlerini geliştirir. Çin yönetiminin azınlıkları el üstünde tutmasına karşın, ABD’nin terörle ayrılıkçılığı kışkırttığı koşullarda, risk meydana getirir. 

70 YILlIK PRATİK 

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 70 yıllık tecrübesi de geleceğe ışık tutuyor. 

1950'lerde Çin, Hindistan ve Myanmar ile birlikte “Barış içinde Bir Arada Yaşamanın Beş İlkesi”ni geliştirdi. Egemenliğine, toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı, karşılıklı saldırmazlık, birbirlerinin içişlerine karışmama, eşitlik ve karşılıklı yarar. Bunlar uluslararası ilişkiler için temel normlar ve uluslararası hukukun temel ilkeleri haline geldi. 

Çin kara ve deniz sınırları anlaşmazlıklarını, her zaman, müzakere ve görüşmeler yoluyla çözümü benimsedi. 14 komşusundan 12'siyle kara sınırı sınırlarındaki sorunlarını kesin olarak anlaşmalarla sonuçlandırdı. Beibu Körfezi'nde Çin-Vietnam deniz sınırını de görüşmelerle belirledi. Çin, uluslar arasındaki sorunların barışçıl yöntemlerle, müzakere yoluyla çözülmesini bir dış politika ilkesi haline getirdi ve BM’de her zaman bunun savunucusu oldu. 

SONUÇ

Çin sosyalizmi ancak halka dayanarak başarılı olabilir. Çin’in ekonomik başarısının arkasında, yoksul Çin halkının eğitildiğinde ve imkan verdiğinde ne büyük mucizeler yaratacağını göstermektedir. 70 yıldır Çin, halkın daha iyi bir yaşama kavuşması ve demokratik haklarını geliştirmesini sağlayan insan merkezli bir kalkınma felsefesini geliştirdi. Çin yönetimi, halkın öncü gücüne dayanarak, halka bağlı kalkınmayı teşvik ediyor ve kalkınma yoluyla hem kendi halkına hem de insanlığa fayda sağlıyor.

ÇKP’nin 19. Genel Kurultayı’nda Çin’in başçelişmesi “Dengesiz ve yetersiz kalkınma ile insanların daha iyi bir yaşam için sürekli artan ihtiyaçları arasındaki çelişme” olarak belirlendi. 1 milyar 400 milyon insana daha ileri bir refah sağlamak için Çin’in hem kendi yurdunda hem de bütün dünyada uzun yıllar barışa ihtiyacı var. Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi Çin’e de yol gösteriyor. 

1. Mehmet Perincek, Avrasyacılık Türkiye’deki Teori ve Pratiği, Kaynak Yayınları, Kasım 2016, s239.