Geçen yılın son günlerinde başlayan yapımcıişletmeci çekişmesi, Türkiye’de devletin sinema politikası olmadığını göstermesi bakımından önemli.
Türk sinemasının popüler kanadının Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Şahan Gökbakar, Mahsun Kırmızıgül gibi temsilcileri ile ülkemizdeki sinema salonlarının önemli bölümünün sahibi Mars Grubu arasındaki söz düellosu ve boykot işareti sayılabilecek gösterim tarihi ertelemeleri, ilk bakışta "promosyonlu biletpatlamış mısır kavgası" gibi görünse de aslında sinemamızın sahipsizliğinin fotoğrafı çekilmekte. Bakın, meselenin alevlendiği günlerde sesi çıkmayan Kültür ve Turizm Bakanlığı, ölü taklidinden vazgeçmiş olacak ki "Bakanlık soruna el attı, Sinema Kanunu teklifini Meclis’e sundu" haberleri çıkmaya başladı medyada.
Yaklaşık 30 yıldan bu yana bir türlü yasalaşmayan bir tekliftir o! Her yeni kültür bakanıyla birlikte toplantılar yapılır, komisyonlar kurulur, görüşler alınır, taslaklar hazırlanır, bir süre havanda su dövüldükten sonra da unutulur gider.
Anımsayalım, 2017’nin Mart ayında Cumhuriyet tarihindeki üçüncü Milli Kültür Şûrası düzenlendi. Şûra’nın görevleri arasında gösterilen "Kültürümüzün korunmasını, geliştirilmesini, tanıtılmasını ve yayılmasını sağlayıcı tedbirleri belirlemek" kapsamında sinemaya dair alınan kararların, geçen 21 ayda ne oranda uygulandığını mı merak ediyorsunuz? Söyleyeyim; hiçbir şey yapılmadı, sıfıra sıfır elde var sıfır.

GÜNEY KORELİ ‘DEV’
2001’de kurulan; aradan geçen yıllarda ortaklıklar ve satın almalarla büyüyerek bir ucu Sabancı ailesine, diğer ucu Paris St. Germain futbol takımına açılan ve 2016’da Güney Koreli "sinema devi" CVG tarafından satın alınan Mars Entertainment Group, sinema salonu işletmeciliği açısından neredeyse tekel haline gelmiş durumda ve 1300 salonluk piyasa gücüne güvenerek "Her şeyi ben belirlerim" diyor. "Bana mecbursunuz, bana uymak zorundasınız. Bilete istediğim fiyatı koyarım, istediğim kadar reklam gösteririm, ister patlamış mısır ister kızarmış piliç promosyonu yaparım, küçük şişe suyu dört buçuk liraya satarım, size de bir kuruş fazla ödemem" diyen Mars’lılar, söylemlerine "Cem Yılmaz filmlerini bize vermezse biz de yeni Cem Yılmaz’lar çıkartırız" ukalalığını da ekleyince ortalık iyice kızıştı.
Cem Yılmaz’ı ayrı bir yere koyuyorum; Yılmaz Erdoğan, Şahan Gökbakar, Mahsun Kırmızıgül gibi isimlere de filmlerine de bayıldığımı söyleyemem ama bu meselede kesinlikle onlardan yanayım ve en yararsız tutumun da "Yesinler birbirlerini!" demek olduğunu düşünüyorum. Bazı solcularımızdaki "Ne Sam, ne Saddam" gericiliğinin bir tezahürü olarak ortaya çıkan "Ama onlar da iş kendi çıkarlarına dayanınca konuşmaya başladılar, bugüne kadar neredeydiler, bağımsız sinemacılar kan ağlarken, benim filmim salon bulamazken neden destek vermediler, beter olsunlar" söylemini boş laftan ibaret görüyorum. Kaldı ki Cem Yılmaz’ın kişisel olarak bağımsız sinemaya verdiği destek de ortada.

İKİ TEMEL DİREK
Ulusal sinemalar, iki temel direk üzerinde yükselir: Geniş seyirci kitlelerine seslenen, popüler "gişe" filmleri ve daha küçük ölçekli, festivallere dönük "sanat" filmleri. Türk sineması, yaşanan kimi sorunlara rağmen son 1520 yılda bu dengeyi, Avrupalı sinemacılara örnek oluşturacak biçimde "kendiliğinden" kurdu. Kibirle "Yeni Cem Yılmaz’lar yaratırız" diyen Güney Koreli "sinema devi", bu dengeyi yıkmak istiyor. İki direkten biri yıkılırsa, herkes altında kalır.
Son sözüm de Mars’ın kurumsal ilişkiler yöneticisine: Cem Yılmaz’a bu üslupla sesleneceğinize, "Patlamış mısır ile film bir bütündür, film seyrederken mısır yemek gelenektir" diyeceğinize, çalıya dolansanız daha iyiydi. Çekeceği ilk filmde rol alacağınıza eminim.


Tunca Arslan/ Aydınlık