BİR

Herhalde bir kaç gün Celal Şengör’ün ‘Kolonyalizm’i öven olumlayan cümlelerini konuşacaksınız. Oryantalizm’in ünlü yazarı Edward Said’i küçümsemesi de cabası. Halk arasında “kayış kopardı”, “devreleri yaktı”, “iyice sıyırdı” vs. dedikleri.

Defalarca bu beyfendinin ‘okumalarının’ çok eksik siyaset felsefesi ve tarihi vb. konularında çok çok zayıf olduğunu kitaplarını makalelerini tek tek okuyarak söylemiştim.

Deprem konusu şüphesiz uzmanlık alanıdır, bilemem, ancak felsefe, siyaset bilimi ve sosyoloji kavramları ve konularına iş gelince, cehalet kökenli “küstahlık”, “bilmişlik” zır delilik ölçeğinde.

Nedense kendini bütün bilimlerin ‘bülbülü’ gibi görüyor, TV ekranlarında şöhret bulunca kendini ‘dev aynasında’ görüyor.

Sonuç: muazzam bir cehalet!

Bir bilim adamı bir alanda ‘uzman’ olunca kendisini diğer bütün bilim sahaların yarı Tanrısı olarak neden görür, bu bilimi değil psikiyatriyi ilgilendiren bir konu!

Bilim ölçü’nün haddin konusudur, sınırları bilmemek bilimi bilmemektir.

Habertürk ekranlarında Fatih Altaylı’nın en çok röportaj yaptığı isimler, birincisi Cübbeli Hoca, ikincisi Celal Şengör, hurafe konusunda ikisi de aynı kapıya çıkıyor,  biri din biri bilim sahasında ama ikisi de maşallah TNT kalıbı dinamit gibi.

İKİ

Cem Yılmaz’ın yeni çıkan filmleri eskileri gibi büyük seyirci bulamadığı yazılıpçiziliyor. Bunu bir çok sebebe bağlamak mümkün, mesela yeni bir durum Türkiye’de artık Netflix var, etkilemiş olabilir. Ayrıca komedi filmleri dışında büyük izleyici bulmak her zaman büyük ciddi derin bir meseledir.

İşte Nuri Bilge’nin ‘Ahlat Ağacı’ filmi. Dört dörtlük bir senaryo ve film. Türkiye sosyolojisinin tam ortasına cuk diye oturuyor. İşsiz ve hayalleri olan bir gencin hep eleştirdiği kaçmak istediği ve sonunda kabullendiği acı gerçek: kendi dar ve sorunlu aile dünyası dışında kendine hayat bulamayışı.

Birinci sınıf bir film ama gişesi ortada ve kimse “neden çok izlenmedi” diye hayıflanıp sormadı, çünkü bu filmlerin izleyicisi belli. Yazarlara düşen ilk görev de bu filmlerin derinliğini lezzetini sosyolojisini zekasını tadarak överek göstererek yazıp çizerek izleyici kitlesini çoğaltmaktır.

Ama değil, Ahlat Ağacı’nı seyretmiş nice yazar gördük, utanmadan “sıkıldım çıktım”, “işkence gibiydi”, dediğine şahit olduk.

Cem Yılmaz ise komedyenliğiyle Türk mizahına damgasını vurmuş büyük bir sanatçı. Sahneye adımını attığı ilk günden çektiği son filme kadar alıp verdiği nefesi ve hakkında yazılıp çizilenleri saniye saniye izliyoruz. Halkımız Cem Yılmaz’ın komedyenliğine ‘narkotik’ düzeyde tiryaki, bağımlı. İstiyorlar ki Cem Yılmaz hep komedyen olsun. Oysa sanatçılar doğar, büyür, gelişir sarhoşluk ve coşkuları duygudan düşünceye derinleşir savrulur çeşitlenir.

Dünyanın çok ünlü komedyenlerini de izliyor görüyoruz ne kadar üretebildiler, ne kadar kendilerini tekrar ettiler, pilleri ne zaman bitti diye. Topluyor, çıkartıyor, bir sonuca varıyoruz: Cem Yılmaz bir sanatçının üretebileceği sınırları çok aştı, çok doyurucu eserleri ile bu ülkeye tekrarları dahi defalarca izlenen yüksek kalitede komedi malzemesi sundu. Yüzlerce gence idol oldu, mizahı taklit edildi çoğaldı çeşitlendi, mizaha yepyeni kapılar açtı. Düşünün yaşadığınız topraklarda her kesime ulaştı ve bu ülkede Cem Yılmaz konuşmamış Cem Yılmaz seyretmemiş tek bir insan kalmadı.

SİYASET YAPTI DİYE DIŞLAMAK

Bugün itibariyle Cem Yılmaz’la ilgili iki büyük tartışma var. Birincisi, hayran kitlesi Cem Yılmaz’dan hâlâ “yarılarak güldükleri” o eski komedileri bekliyor. Bu insan sınırlarını aşan imkansız bir talep. Sanatçılar şöhret oldukları ilk yirmi yılda sınırlarının zirvesine ulaşırlar. Mesela Nihat Genç. İlk yirmi yılımda yüz binlerin okuduğu yüzlerce hikaye yazdım. Bugün ‘yazarlığım’ çok daha geliştiği halde o hikayelerin duygu ve drama gücünü artık yakalayamıyorum. O yıllarda aşırı duygularla savaş halindeydim. Kendi yaşadıklarım içinde ifade, tasvir, duygu ve kurgu gücüm çok yüksekti. Hikayeler yazıla yazıla içimdeki deniz çekildi. Ve şimdi düşünsel gücü derin ve detaylı metinler yazmaya çalışıyorum. Bu zorunlu ‘geçiş’ okuyucuya uzun uzun anlatılacak bir hikaye.

Büyük şöhretiyle zaman içinde Cem Yılmaz bir kaç filmin prodüksiyonunu rahatça çıkartacak kadar çok para kazandı ve yaptığı işin ahlakını ve ciddiyetini filmlere dönüştürdü. Artık sahnede tek kişi değil, arkadaşlarıyla bir ekipti. Artık esprileri bir kurgunun içindeydi. Yani komediye tövbe edip kiliseye kapanmadı. Yön değiştirdi ve bu yeni tarzıyla da büyük bir seyirci kitlesine ulaşıp manşetlerden hiç düşmedi.

Hangi görüşte olursanız olun bu filmlere koşarak gittiniz, eğlendiniz, kendinizi mutlu hissettiniz, kendinizi çok neşeli bir dünya curcunası içinde buldunuz. Buraya kadar sorun yok. Siyasi ve estetik değerlerinize göre eleştirilerinizi siz de canınız çektiği ölçüde yaptınız hâlâ döne döne elinizde kırbaç döve döve yapabilirsiniz.

Ama bugün Cem Yılmaz’a eleştiri değil çok haksız başka tür bir kampanya yürütülüyor. “Cem Yılmaz’ı boykot edin, sinemasına gitmeyin” diye yaygara koparılıyor. Meşhur adıyla “linç”.

Neden, çünkü Cem Yılmaz siyasi eleştiride bulunmuş.

Kardeşlerim, bu topraklarda çok uzun yıllardır Türkiye’nin doğusunu Fransa’nın sömürgesi Cezayir gibi ve kendisini de Sartre gibi gören çok yazarını gördük ve “adam” yerine koymayıp kıyasıya karşı durduk.

Ancak cumhuriyete ve toprak bütünlüğüne bağlı yazarların, insanların sanatçıların hangi görüşte olursa olsun siyasi görüşüne değil ‘kalitesine’ baktık.

Sanatçılar bizim gibi düşünmek bizim gibi sanat yapmak ve siyasi tepkilerini bizimle aynı cepheden vermek zorunda hiç değil. Sanatçının ‘eseri’ tek ölçümüzdür, ve ölçümüz itibarımızdır.

Sanat iyisi kötüsüyle bizi hayata, dünyaya bağlar. Taşıdığı estetiği kıvılcımı coşkusu değeri düşüncesi, mucizevisinden vasatına kadar hepsi başımızın tacıdır.

Bize insanlığı, bize güzelliği, bize itidali, bize dostluğu fedakarlığı, bize yalnızlığımızı bize kaderi bize dünyayla ve kendimizle soylu kavgayı öğreten ‘sanat’ eseri ve sanatçılardır.

Cem Yılmaz’ı beğenmeyebilirim, küçümseme hakkına sahibimdir, ilgi alanım içinde görmeyebilirim bunlar başka şey, ama, Cem Yılmaz gibi bir sanatçıyı sırf siyaset yaptı diye dışlamak, ötelemek, karalamak hakkına hiç kimse sahip değildir.

MURAT BARDAKÇI’NIN SAFİYE’Sİ

Mesela size sert bir örnek göstermek istiyorum, Yılmaz Özdil güya sözde kemalist bir yazar ve Mustafa Kemal biyografisi yazdı. Kitaptan yeni ve faydalı ve bilmediğimiz tek bir satır bilgi hikaye çıkmadı.

Şimdi bu yazar sırf kemalist diye bu zavallı popülist para kokan kitabını hiç de övmek zorunda değildik ve en ağır kelimelerle arkadaş dost demeden karşımıza aldık.

Aksine Murat Bardakçı kemalist bir yazar değil, gitgelli bir çok düşüncesine karşı sert eleştirilerimiz oldu ama hiç bir zaman Murat Bardakçı’yı ‘hafife’ alıp dışlamadık. Diyelim, mesela Murat Bardakçı da bir biyografi kitabı yazdı, bir kaç yıl önce okumuştum, adı: Safiye.

Safiye Ayla, cumhuriyet tarihinde iz bırakmış çok büyük bir sanatçı. Safiye kitabında Murat Bardakçı sineğin kanadından yağ çıkartmış, mektuplar, gazete ilanları, reklamlar ve sağa sola dağılmış röportajları derleyip müthiş bir biyografi çıkartmış.

Mesela, Mustafa Kemal’in boyalı (makyajlı) kadınları sevmediğini, eleştirdiğini Safiye kitabından öğrendim. Safiye Ayla Atatürk karşısında Yemen türküsünü söyleyince, Atatürk’ün duygulanıp “kız söyle senin için ne yapayım” diyerek çok duygulanıp kendinden geçmesini de Safiye kitabında öğrendim.

Safiye Ayla’nın ilk gençlik yıllarından beri Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Halikarnas Balıkçısı’yla arkadaş grubundan olduğunu Safiye kitabından öğrendim. Ve 60 yıllarda Safiye Ayla’nın Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’ın İşçi Partisi’ne maddi destek verip İşçi Partisi’ne girip çıktığını Safiye kitabından öğrendim.

Neden İşçi Partisi’ne katıldınız sorusuna Safiye kitabında Safiye Ayla, “çünkü ben de (tıpkı Ruhi Su gibi) yetimhanelerde büyüdüm”, diyor. Mesela Nazım Hikmet’in içki içmediğini Safiye kitabından öğrendim, niçin içmiyor sorusuna arkadaşları “çünkü Nazım her daim kendinden coşkulu” diye cevap veriyor.

Üstelik Safiye kitabı akıcı anlaşılır ve doyurucu bir Türkçeyle yazılmış, elinize aldığınızda bırakamıyorsunuz. Safiye’yi okuyunca yakın tarihe dair bir çok olayı; diyelim plak şirketlerini, diyelim 40’lı yıllarda Türkiye’de yaygınlaşan Mısır filmlerini, diyelim bir çok şarkının bestelenmesi güftelerini, diyelim sanat müziği piyasasında bir dönemin fenomeni Saadettin Kaynak’ı yakından tanıyor sanatı sanatçıyı yeni baştan zihninizde hikayeleriyle pekiştiriyor yerleştiriyorsunuz.

Şimdi “Murat Bardakçı bizden değil” derseniz bu muhteşem malzemelere uzak kalır Safiye Ayla gibi muhteşem bir sanatçıyı tanıyamamış olursunuz. Bu sadece bir örnek.

NICOL KIDMAN’I İZLİYORUZ ÇÜNKÜ…

Siyaseti fikirleri ne olursa olsun sağcısı, solcusu, dincisi bizi aynı hikayeler içinde yan yana iç içe tutar. Bizi ortaklaştırır. Bu yüzden ölçümüz, hangi sanatçının olursa olsun eserlerine yansız, tarafsız bakışımızdır.

Daha aşırı bir örnek vereyim, dünya sineması konusunda kendimi uzman görürüm. Nice büyük yönetmeni geçtim, daha aşağıda diyelim Nicole Kidman’ın neredeyse tüm filmlerini izlemişimdir. Soğuk Dağ ve Çöl kraliçesi, Gözleri Bağlı, Kadın Affetmez, vs. ve nice filmini izlemeden durabilir miyiz?

Nicole Kidman şöhret basamaklarını tırmanırken bir çok eften püften sıradan filmde de oynadı. Bugün dönüp o filmlerini bile merak ediyorsunuz. Ve şöhret olduktan sonra bir çok filmde sadece onon beş dakika görünmesine rağmen upuzun hikayesine rağmen o on dakika görünmenin hatırına koca filmi oturuyor izliyoruz.

Üstelik Nicole Kidman batılı bir yıldız, Batı’nın ne kadar vicdani sıkıntısı var, Nicole Kidman’a oynatıyor, mesela, Çöl Kraliçesi’nde Osmanlı topraklarında size karşı “casusluk” yapıyor ama yine de izliyorsunuz.

Diyelim 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz esirlere Japon askerleri işkence yapıyor ve film savaşın bütün suçunu Japon askerlerinin üstüne yıkıyo. Ve bu filmde Nicole Kidman’ın güzelliği sinsice kullanılıyor. Yani film Japonya’ya atılan nükleer bombayı hiç görmüyor ve İngiliz askerin yediği dayakları insanlığa karşı işlenmiş suçların en büyüğü görüyor. Yani milyonların ölüp sakat kaldığı nükleer bombayı dahi görmüyor önüne geçiriyor, neyle, Nicole Kidman’ın saf duru ince güzelliğiyle.

Bu vicdani tuzaklara rağmen Nicole Kidman’ı izliyorsunuz, çünkü Nicole Kidman da Ava Gardner ve Liz Taylor ve İngrid Bergman gibi sinemayı çoktan aştılar, her biri görsel bir şölen, her çektikleri filmi bilmek anlamak zorundasın, nasıl bir ‘büyü’ inşa ediliyorsa kendinizi bu filmlerin uzağına dışına atamıyorsunuz. İşte buna ‘çekim’ yani ‘cazibe’ diyoruz, sinemanın cazibesiyle “insanoğlunu” kendi ideolojik tezleri içine alıyorlar.

Çünkü Batı film endüstrisi iddialarını vicdanını estetiğini çoktandır bu çok güzel çok çarpıcı ‘yıldızlar’ı üzerinden hikaye ederek dünyalılara anlatıyor. Bu yıldızların boyları posları, elbiseleri, makyajları, duruşları, bakışları ve aldıkları roller dünyamız için standartölçü haline geliyor ve zamanla bizlerin ‘beğenisi’, ‘seçimi’ oluveriyor.

Evet bu yıldızlarla üstümüzde hegemonik bir dil kuruyorlar, ama şaşırtıcılıkları büyücülükleri hikaye edişleri film sanayileri kabul edelim ki ‘eşsiz’ ve ‘mucizevi’.

Şüphesiz bu standartlara ulaşmamız çok zor, ancak, içimizde büyük prodüksiyonları karşılayacak kadar para kazanmış sanatçılar, bizler için büyük bir şanstır. Eleştiririz kızarız beğenmeyiz ancak filmleriyle bizi dünya eğlencesine hayatın içine çağırır duygu ve vicdan ve erdem ve güzellik değerlerimizin oluşmasına eşsiz katkıda bulunurlar.

Aramızda zaten büyük prodüksiyon filmleri yapabilecek kaç kişi kaldı? O bizden değil bu bizi eleştirdi diye yok sayma dışlama vandalca linç etme lüksüne hiçbirimiz sahip değiliz.

Cem Yılmaz bu lince rağmen bu filmleri çeker ve diyelim zarar eder ikiüç milyon kaybeder, sonra, bir daha dener ve bir kaç milyon daha zarar eder ve sonunda küser yorulur yavaş yavaş uzaklaşır.

Sizce kaybeden kim olur?

Cem Yılmaz o Ferrari arabalarıyla kendi hücresinde de bahtiyar mutlu pekala yaşayabilir ve bir senede sadece bir saatlik gösteriyle yine milyon dolarlar kazanabilir, ama değil. Kendini riske ediyor, para yatırıyor, büyük prodüksiyonlara girişiyor.

Yani karşısına geçip bu filmini “şöyle beğendik, şöyle beğenmedik” deme hakkına hatta yaşantısını alışkanlıklarını eleştirme şansına sahibiz, ama yok sayma görmeme dışlama hakkına ve küfür ederek hücum etme hakkına hiç kimse sahip değil.

Üstelik Cem Yılmaz yorulmuyor, bir iddiası var, üstelik arkadaş çevresiyle ‘oyunlar’, ‘hikayeler’ kurmayı ve bu hikayeyi tüm ülkenin gözü önünde eğlencesi ve curcunasıyla sürdürmeyi çok seviyor.

Kendilerini işlerine adamış bu sanatçıların düşmanca karşılarına geçmenin alemi ne, neler oluyor beyler, içinizde Cem Yılmaz’ı yapıp ettikleriyle dövebilecek gücü olan var mı, yüz binlerce bit pire hücuma geçmiş, cüceler ülkesinde Güliver!

Sanat ve sanatçının hikayesi iyisi kötüsüyle hayatlarımız ve dünyamız için fena halde iyi ve doğru şeyler söyler.

Sanatçıyı eser sahibini hızla ‘tüketecek’ hızla küstürecek hızla yoracak eylemler sözler sanatın değil barbarlığın konusudur. Bu ne cüret, eleştiri gücü entelektüel gücü  eseri olmayanlar tek çözüm kısas, öldürmeye soyunuyor.

Üstelik ülkemiz için ‘sanat’la geçinebilmek tam bir mucizedir, asla unutmayın, sanat’la kendini meşgul edebilen insanlar içimizde yaşayan ‘mucizelerimizdir’.

Ve böyle linç günlerinde sanat’ı, sanatçıyı “savunmasız” ve yalnız bırakmak vahşilerin yanında saf tutmaktır, insana “değneksiz köy mü buldunuz” derler.

Bu kalemi elimize tutuşturan, hepimizi son nefesimize kadar eyleyen, neşelendiren, hüzünlendiren ve hepimize derin bir varoluş meselesiyle sarhoş edenler asla unutmayın yazar ve sanatçılardır.

Sanatçılar, insanlğın yeni azizleridir. Ressamın tablosunda, yazarın daktilosunda, sinema perdesinde hepimizin ruhuna girebilecek incelikte bir ışık dolaşır. O ışık, hepimiz için duygu parçacıkları hayat parçacıkları özlem hasret taşkınlık sevinç gözyaşı düşünce bilgelik ve bizi dünyaya bağlayan ‘heyecan’ parçacıklarından oluşur.

Unutmayın, hepimiz ya bir tablodan ya bir filmden ya bir romandan ya bir şiirden ya da hazin çarpıcı trajik bir hikayeden yontulup çıktık.

Kardeşlerim, bazı insanların ruhlarında kapanmayan ‘yaralar’ vardır, bu yaraları doktorlar hastaneler kapatamaz, bu yaraları çoğu zaman annebabaarkadaş çevresi iyileştiremez. Yapabildikleri tek şey bu yaraları ancak yüce estetik ölçülerle ‘insanlığın’ ortak dertleri ‘eser’ haline getirmektir.

Yani yaralarını ‘estetize’ ederler ve yaralarını itina ve güzellik ve hassas ölçülerle hepimizin sofrasına taşımaktan başka çare de bulamazlar. Büyük aşk isteyen derin bir kuvvetle hepimizi aynı yaralara yoğunlaştırırlar, filmlerle romanlarla.

Neden, şundan, insani sorunlarımız hep intihar ve cinayetle ve savaşla sonuçlanmasın diye!

Bunun için anlayışlı özgür ruh gücü yüksek ve çok cesur ve parlak yorulmak bilmeyen insanlara mı ihtiyacımız var?

Yoksa kendi siyasetinde olmayanlara hain damgasını yapıştırıp parasını yemeyi dahi bilmeyen bizi enayi yerine koyanları mı?

veryansintv