BİR

Sarı Yelekliler’le başladı, Şili’den Lübnan’a, Irak’a, ekonomiye sömürüye karşı karışıklıklar büyük halk ayaklanmaları, size ne anlatıyor?

Hiç bir teoriye uymuyor, sendikasız partisiz hatta ideolojisiz ve mezhebi ırki farklılıkları hiç olmayan siyasi hareketlenmeler sokakları havalandırıyor, bunlar henüz fragman, bir on yıl sonraya hazırlıklı olmalıyız. Bunlar soğuk savaş dünyasının öncesine  sonrasına hiç benzemeyen, yepyeni bir çağın doğuşunu müjdeleyen  kıvılcımlar!

Nazizm, faşizm, komünizm, yıkıldı, kalıntıları da zihinlerde bitti, kapitalizm de zihinlerde çoktan öldü ölüyor, şimdi sıra neo-liberalizm ve finans borsa ve şirketlerinde.

Gündelik meşgale olmasaydı, yeni çağı müjdeleyen şöyle bir kalın kitap yazmayı isterdim, ilk yüz sayfayı hiç üretmeyen finans kurumlarına yapısına, işleyişine, hegemonyasına ayırırdım. İkinci yüz sayfa yukarıdakilerle aşağıdakiler arasında uçurumu istatistiklerle dengesiz vergiler ücretleriyle anlatırdım. Üçüncü yüz sayfa, şirketlerin ülkeleri meclisleri ele geçirip teşviklerle kredilerle korunan uluslararası büyük imtiyazlar ele geçirmesini ve şirketlerin 1789’da yıkılan imparatorluğun yerini aldığını…

Mesela şöyle örnekler verirdim, New York, Londra, Paris ya da İstanbul’da finans borsa banka sektöründe çalışanların önce kaç kişi sonra gelirlerin ne kadarını aldığını rakamlardım ve sonra geri kalan yüzde doksanlık halkın işsizliğini, korunmasızlığını, tazminatsızlığını, devletsizliğini, avukatsızlığı vs. çarpıcı örneklerle anlatırdım,

Ya da şöyle hikaye roman ya da sinema yapardım, Taylan’da Nijerya’da Barcelona’da ya da Ankara’da yirmi yıl üstünde okumuş milyonlarca işsiz gençten birinin boş anlamsız insanlığın tarihin bitmekte olan son canlısı gibi hayatını anlatır, dünyanın her yanındaki benzer örneklerle istatistiğini çıkarır ve tarihi şöyle not düşerdim, “bu işsiz gençlerin soğuk savaş zamanındaki gibi bir ideolojileri yok partileri yok cepheleri yok dayandıkları güvendikleri hiç bir siyasi sosyal yapı yok. İşte bize düşen bu ‘evrensel’ yalnızlığın fotoğrafına odaklanmak.”

Ve geliri kazancı “kâr”ı üretenlere ve çalışanlara dağıtacak yeni iktisadi modeller, ortaklıklar üzerine arayışları makaleleri konu edinir, tartışma açardım.

Kardeşlerim, işsizlerin ve sömürülenlerin ve ezilenlerin dünyada ‘arkadaşları’ ‘bağlantıları’ ortak idealleri ve fikirleri kalmadı. Ve dünyamıza buradan yepyeni bir cephe açacak kültürden siyasete yeni bir tartışmayı fitilleyecek kimse de kalmadı.

Çünkü, bir yanda Marks ve diğer yanda karşıtı açık toplumcu Popper’in yanında liberallerin peygamberi Hayek ve yanında erkenci kuş Fukuyama gibi (onlarcasını sayabiliriz) nicesi maalesef tarihten düşmüştür. Çünkü hem proletarya ideali hem libarel özgürlük tezleri yeni gelişen büyük siyasi ve sosyal dünyayı açıklayamıyor, bu tezler bugünkü dünya karşısında ‘çaresizdir’. Şuradan da anlayabilirsiniz, bugün itibariyle liberalizmi kapitalizmi besleyen öven akademide medyada tek bir isim makale yoktur. Yani, diktatörler büyük silahlar büyük şirketler karşısında insan modern tarihte hiç görülmediği kadar yalnız ve çırılçıplaktır.

İKİ

Yolun sonuna geldik Amerika’yla tarihte olmadık kadar papaz (düşman) olduk. Kardeşlerim, dünyada en ıssız çöllerden Sibirya’ya okyanusların derinliklerine kadar yaşayan her canlı varlık yaşamak için bir gün Amerika’yla savaşmak zorundadır.

Amerika, siyah-beyaz ayrımının en sert olduğu ülke, dünyada siyah-beyaz evlilik oranın en düşük olduğu yer. Amerika, seri katillerin -ki hepsi beyazdır- en çok olduğu ülkedir, ayrıca her yıl düzenli bir kaç üniversitesinde katliamları artık adettendir. Amerika, dünyanın en büyük hapishanelerine sahip, 2 buçuk milyon insan, -ki hapishaneleri yüzde kırkı siyahlarla doludur. Siyahların hapse girme oranı beyazlara göre 6 kat fazla. Amerika, uyuşturucunun en çok tüketildiği ülkedir, Amerika depresyon haplarının en çok satıldığı ülkedir. Amerika yeryüzünde zengin-yoksul uçurumunun en şiddetli olduğu ülkedir. Amerika, nükleer bombayı denemiş tek ülkedir. Amerika, başta yanı başındaki Orta-Amerika, -ki bir gün huzur vermemiştir- ülkelerin iç işlerine en çok karışan en çok darbe yapan ülkedir. Amerika, dünyada en çok silah üreten ülkedir. Atom bombası kullandığı II. Dünya Savaşı dışında henüz kazandığı tek savaş yoktur, Vietnam’dan kaçmıştır, Irak’tan kaçmıştır, ve Afganistan’ı taş devrine döndürdü ancak Taliban’la dahi masaya oturmak zorunda kaldı. Amerika, “kontra”dan, “gladyo”dan PKK’dan FETÖ’den IŞİD’e kadar dünya tarihinin en vahşi terör örgütlerini planladı fonladı ve yönetip dünyanın altını üstüne getirdi. Amerika, sosyal karışma sosyal erimenin en zayıf olduğu ülkedir, dışarıdan gelen Latinler Hispanikler, Çinliler, Afro-Amerikalılar vb. halen büyük ölçüde izole ve gettovari ya da cemaatler içre yaşamaya mecburdurlar. Amerika, işgal ettiği ülkenin bütün yerlilerini soykırımdan geçirdi. Amerika para babaları büyük şirketleri ve gizemli Yahudi ve gizemli Hristiyan örgütlerin kültüründe medyasında siyasetinde at oynattığı bir ülke. Amerika, ülke dışında en çok üs ve asker bulunduran ülkedir. Petrolü olup da Amerika’nın savaş ilan etmediği ya da kuşatmadığı ya da dayatmalar ve yasaklarla işini bitirmediği tek bir ülke yoktur.

Amerika hâlâ, Amerika’yı kuran büyük okyanus efsanesi filmi de çekilen ‘Denizlerin Ortasında’nın trajik kaderini yaşıyor. Bu film Amerikan efsanesidir, okyanusta aç susuz kalmış insanlar arkadaşlarının ciğerlerini yiyerek hayatlarını idame ettirmek zorundadırlar.

En yakınının ciğerini yiyerek yaşamak, Amerika bütün bolluk bereket, bakir topraklarına, petrol yataklarına, madenlerine rağmen bu eski ve derin aç kalırım yalnız kalırım psikolojisinden kurtulamıyor.

Attila İlhan, Türkiye’nin nükleere sahip olmasını istiyordu, ben de itiraz ediyordum. Şimdi bütün ülke artık ‘nükleer güç’ olmaktan başka şansımız kalmadığını yine söylemeye başladı.

Oysa Amerika’yla hesaplaşmak için daha uzun derin düşünmeliyiz. Daha fantastik fikirlerim var. Amerika’da polislerin öldürdüğü her siyahın ailesine ve Amerikan hapishanesindeki ırk ayrımcısı beyazların mahkumü siyahlara yardım yapan kuruluşlara büyük yardımlarla bulunmak ve bunu ‘politika’ haline getirmek neden olmasın. İç işlerinde Amerika’yı bu kadarcık kıllandırmak, büyük iştir(!).

Uzun vadede, yıkılmakta olan gelir dengesizlikleriyle sosyal uçurumlarla dolu şirketler dünyasını görüp yepyeni bir ekonomi modeli hazırlamak, gelir dağılımını dengeleyecek ortaklıkları derinleştirip yaygınlaştıracak güçlü bir halk inşa edebilmeyiz. Güçlü halk, organize olan bir halk demektir. Sığınakları, soğuk hava depoları, tedarik zinciri kendi silah fabrikaları ve işbirliği ve dayanışması çok yüksek bir halk demektir. Üreten bölüşen insanlar ülkesini canıyla kanıyla savunan kendine emeğine tarlasına fabrikasına güvenen halk demektir, Türkiye’nin nükleer gücü ‘kendine’ ve ‘halkına’ ve topraklarına güven, olmalıdır.

Türkiye aydını medyası ve akademisiyle yıkılmakta olan kapitalizmi şimdiden görmeli ve Çin gibi despotik ve taklitçi ve işgalci değil  ‘güçlü’ bir iktisadi modeli şimdiden tartışmaya başlamalı. Yarınların en büyük gücü silahlar değil gelirleri vergileri dengelenmiş işbirliği dayanışması yüksek ve kültürel olarak işine üretimine odaklanmış doygun gözlü insanların ülkesi kazanacaktır. Sanayi çağı uzay çağı bilgi çağı gibi dünde bırakılmış bütün çağlar ‘şirketlerin’ çağıdır, milyonları kölesi köpeği hizmetkarı yapmış bu çağlar’dan ilk kurtulup ilk çıkış yolu bulanlar gelmekte olan büyük siyasi ve sosyal karışıklıkların üstesinden gelebilecek yarınların en güçlü ülkeleri olacaktır.

ÜÇ

Kardeşlerim, diyete uygun yemek başka şey, aşçılık başka şey.

Çeşni bolluk yaratıcılık lezzet keyif aşçılığa girer, ama diyet, “zorunluluk”tur.

Türkiye’nin 80 yıllık ABD ve NATO bağımlılığı ‘diyete uygun’ yani yorganına göre ayaklarını uzatmadı. Tam tersine siyasiler cömert bir aşçılıkla hünerlerini gösterdi, ithal acenta taklit demeden mutfağı yabancı malzemelerle tıka basa doldurdular. Halkı bu kolay ve ucuz mallarla uyuşturdular, oyaladılar, kandırdılar. Ve finans yatırım şirket olarak dışarıya bağımlı ülke haline gelmemizin ağır bedelini bugüne kadar şöyle en mahrem milli istihbaratı yerlerini kaptırarak ödediler:

Bu bağımlı ilişkiye sadık olmamızın karşılığı olarak ABD ve AB iç politikamızın medyasına partilerine istihbarat kurumlarına hatta bürokrasine kendi neoliberal görünümlü “adamlarını” yerleştirdi.

Mesela, Özal dönemiyle gördük, mesela FETÖ dönemiyle gördük, iç politikamıza ve bürokrasimize ve medyamıza ve akademimize yerleştirilen dışarı bağımlı sözde aydınların karıştırma kaos istikrarlaştırma güçlerini. Cumhuriyetçi ve vatansever ve bu ülkeyi dert edinmiş insanları tasfiye edip ülkeyi yabancıya ya da saraya mecbur kılan yüzlerce liberal görünümlü ajan.

Askeriyeye medyaya akademiye yerleştirilen bu çok sayıda adamlarına olan büyük güvenle darbeye kalkıştılar ve sonra ister istemez Türkiye “temizliğe” başladı, ancak FETÖ’ye bulaşmış AKP kadrolarının temizlik gücü hiç yok, görmüyor musunuz Bülent Arınç hâlâ kimin arkasına saklanıp zırvalıyor, hâlâ sümüğü taraftarlarına yalatacak aklınca bal kıvamına getirmeye çalışıyor. Ve Barış Pınarı Harekatı’nın Amerika dayatmalarıyla  durdurulmasından anlıyoruz ki bu baskılara karşı dayanabilecek açığı olmayan hesap verebilen bir iktidarımız ve alternatifi de yok.

Ancak kısmi bir temizlik dahi ABD ve AB’nin bu ülkenin iç işlerine eskisi kadar rahat karışamayacağı bir fotoğraf ortaya koydu, işte bu tarihi dönüm noktasından sonra kızıl kıyamet koptu, Türkiye’den ümidi kestiler ve Türkiye’yi şeytanlaştırmaya, Saddamlaştırmaya başladılar. Çünkü bu topraklarda ulaşabilecekleri projelendirdikleri adamlarının sayısı gittikçe azaldı.

Oysa Demirel, Özal, Çiller, hepsi yabancı ülke ajanları ve lehine konuşan yazarları iç politikada ve partilerinde şimdi yeni CHP’nin yaptığı gibi tutarak, Batılıların ülkemizdeki çıkarlarını koruyacak ya da müdahale edebilecek ya da yaptırım korkularını taşıyacak yazarlara akademisyenlere büyük ölçüde izin vererek akıllarınca iktidarları için ‘zaman’ kazandılar.

Batılılar bu proje kalemleri ya da medyasıyla iç politikada yaptırımlarını dayatıyor ya da etnik mezhep savaş ya da yalnız kalma korkusu yaşatıyor. Yani iç politikadaki (partisi-medyası) ajanları vasıtasıyla Türkiye’yi bir şekilde yularından tutup istikamet verebiliyordu.

Amerika ve Avrupa’yla papaz olmamızın işte asıl sebebi, yabancıların ‘bu ülkedeki derin ve çok geniş istihbarati bağlantılarının’ 15 Temmuz öncesine göre epeyce zayıflaması.

Ancak iç politika ve istihbarata yerleştirilmiş batılı ajanlar ve projeleri çoktan işleme tabii tutulmuştur, batılı projeler çoktan ‘açılımcı’ yeni CHP, PKK, IŞİD gibi ve Davutoğlu, Babacan gibi iktidar alternatifi inşa edilip beden bulmuştur. Bu projeler çoktandır satışa, piyasa yapmaya da başlamıştır hem ülkemizi ve diyelim Suriye’yi yangın yerine döndürmüştür.

Şüphesiz daha kullanmadıkları çok hayvan var, ancak bu projeler hala namlusu tüten silahlar devrededir, yeni CHP’sine PKK’sına elli uzun yıl yatırım boşuna yapılmamıştır. Yetmedi, hükümetin bugünlerde el altından IMF ile yaptığı gizli anlaşmaya bakarsak AKP de aynı odaklara beni proje olmaktan çıkartmayın diye iş üstündedir.

Siyasetimiz de endüstriyel yiyecekler gibi, uzun süre raf ömürleri için katkı maddeleri, boya maddeleri katılmış lezzetleriyle, hormonuyla genetiğiyle oynanmış ve zehirli gıdalar ülkeyi uyuşturmuş bağımlı kılıp halkı tembelleştirmiş.

Zehirli gıdaların bunca toplu ölümüne (hendek, açılım, Suriye savaşları) rağmen ne değişti?

Endüstriyel yiyecek üretenler, katkı maddelerini bilimsel doğru göstermek için bilim adamlarını ve medyayı  devreye soktu. Bugün iki doktordan biri neredeyse “şunu yemeyin bunu yiyin” der hale geldi. Açılım projesini bilim adamları ve medya yedirdi, “AB’ye giriyoruz BOP başkanı oluyoruz yeni CHP’yi dizayn ediyoruz”, hepsi bilim adamları, akademisyen, yazarların ve medyanın bilimsel akıl vermeleri analizleri (!) sonucu.

Şeker, yumurta, süt, beyaz ekmek, et, hepsi artık endüstrinin marifeti, halk artık neyi yiyeceğini kime güveneceği şaşırdı.

Oysa düşünün bir yüzyıl önce buzdolabı yoktu. Yiyecekler hızla bozulup çürüyordu ancak gıda zehirlenmeleri ve yanlış beslenme korkuları bu kadar çılgınca hiç değildi.

Bu ‘güven’ sorunudur, buzdolabı olmayan yıllarda insanlar şekeri yumurtayı sütü beyaz ekmeği et’i kendi bahçe ve mutfaklarında görüyordu ya da çok güvendiği komşusu kasaptan alıyordu. Şimdi yiyecekler gıdalar makineler içinde gözlerden uzak yoğruluyor işleniyor.

Ama artık “açılımlar”ı BOP’u IŞİD’i AKP’yi yeni CHP’yi kimler yoğurdu kimler işleme tabi tuttu ‘sır’ değil.

DÖRT

Endüstriyle birlikte ‘zehirli gıdalar’ keşfedildi ve çok geçmeden ‘vitaminler’ ‘hormonlar’ ‘gıda boyaları’ ‘koruyucu katkı maddeler’…

90’lı yıllar Türkiye’nin liberal ve vitamin çılgınlığı yıllarıydı, her şeyi satalım diyen esersiz isimsiz yazarlar birden ‘büyük yazar’ ilan edildi. Ve düzenli vitamin kullanalım yeterince takviye yapmıyoruz diyenler aynı yazarların arka sayfa (magazin) yüzüydü. Satalım diyenler ekonominin sırlarını keşfetmiş vitamin takviyesi yapalım diyenler biyolojimizin gizli sırlarını çözmüş bizlere iki cihan yaşatacak ebedi mutluluk vaat ediyorlardı.

Oysa o yıllara kadar sıska hastalıklı insanlara vitamin değil ‘süt’ salık verilirdi. Mesela 60’lı yıllarda bize balık yağı içirir ya da hapını yuttururlardı. Sütten vitamine (hormonlu gıdalara) geçişimiz özentimizin hikayesidir. Bu ‘özenti’ psikolojiktir ve köklerini ‘eksiklik’ duygusundan alır. Liberal yazarlar o eksikliği ‘vitaminle’ hormonla yani takviyeyle kapatmaya çalıştılar.

Ve 90’lı yıllar aynı zamanda ‘gurmelerin’, ‘uzmanların’ ülkeyi istila etmeye başladığı yıllar. Şaşıracaksınız, 90’lı yıllarda ‘enerji’ diye bir kelime dilimize girdi. Oysa enerji veren yiyecekler endüstriyel gıdaların reklam spotuydu. Sosyal dilimizde mesela ‘elektrik alamıyorum’ diye bir kelime giriverdi.

Eksiklik duygumuzu medyamız hokus pokus enerji, vitamin, vb. moda kelimelerle gidermeye çalıştı.

İşte o yılların ali kıran baş kesen, “yeri göğü ben yarattım” diyen “siyaseti ben yönetirim yazar sanatçı kimdir son karar merci benim” diyen kibirli küstah gazetesi Hürriyet’in haline bakın, enerjisi elektriği vitamini hormonu bitti, bugün Hürriyet Gazetesi dağılıyor, takan ipleyen yok, hükmü kalmadı.

İnsandan halktan sendikadan haklardan tazminattan üretimden tek satır bahsetmediler, bir ‘enerjik’ bir ‘vitamin’ kelimesiyle şiştiler büyüdüler, ihaleler aldılar, hatta bankalar soydular ve sonunda FETÖ’ye ve iktidara teslim oldular.

Çünkü, enerji ve elektrik, markette satılmaz, çünkü insan evladını sıcak tutan mutlu tutan doygun ve kendine güvende tutan hakiki sıcacık enerji ahlak ve dürüstlükten yayılır.

Bu medya bizim gibi yüzlerce yazarı akademisyeni kovdu, dışladı aklınca adam yerine koymadı, yerine enerjik ve vitamini bol ve besili görünümlü yazarlar getirdiler.

Soralım, ne oldu elektriğinize takviye haplarınız, hormonlarınız, vitaminleriniz, gazınız, enerjik yazarlarınız nerede?

Kovulanları, atılanları, rezil olanları, FETÖ işgaline sessiz kalanları; bugün hepsi SARAY resepsiyonunda poz veriyor!

Neden sarayda MİT Müsteşarıyla ya da Savunma Bakanıyla poz verirler, çünkü, kendilerini güvende hissediyorlar ve devletle fotoğraf güya kendilerini güvenilir kılıyor!

Özetin özeti, topu birden alayı artık enerjiyi sarayda buluyorlar.

Sağcısı solcusu dincisi yandaşı muhalifi saraydan ‘elektrik’ almaya gitmişler, saray tarafından kabul edilmek siyasi ahlak’ın kahramanlığın ta kendisi!

BEŞ

Kardeşlerim, bizim kuşağımızın tasasız yazarları enerjiyi kendinden değil bu patron medyasına kapılanmakta buldu.

Güya dünyayı dert edinmiş diğer arkadaşlarımız da aynısı enerjiyi kendi eserlerinde değil, eleştiride ve bağımsızlıkta hiç değil, bağlandıkları ideolojide fanatik taraftartarlarının alkışında gücünde buldu.

Enerji, vitamin, hormon, “gaz”la röportajla şekilli fotoğraf vermek ekrana çıkmak bu medyada adından söz ettirmekle ‘eksiklik’ duygusunu gidereceğini sandılar.

Gün itibariyle hepsi çöktü, rezil oldu, bir kısmı hapiste, bir kısmı çöplüğünde, bir kısmı yurt dışına kaçtı, hormon gaz vitamin takviye buraya kadar, esameleri okunmuyor, nefessiz ve kişiliksiz kaldılar.

Kardeşlerim, uzun yıllar Türk siyasetine medyasına hakim olan bu acımasız holdinglerin medyası nice yazar ve akademisyenin yüzüne hiç ama hiç bakmadılar, dönüp hikayelerimizi yazılarımızı hiç okumadılar. Enerjiyle AB’lerde uçuyor, özelleştirip satıyor, açılımla ülkeye barış özgürlük getiriyorlardı, hergün medyanın düzenli haplarını kullanıyorlardı?

Kardeşlerim, bugün iflas edip rezil olan o cafcaflı medyada otuz uzun yıl bizi neden yaşatmadılar, çok basit.

Orası Bizans. Bizans’ın meşhur genelevlerinde fahişe kadınlar erkek çocuklarını kendilerine karşı çıkar ya da mesleklerine ayak bağı olurlar diye doğdukları gün öldürürlerdi. Ancak, kız çocuklarını dokuz yaşına geldiğinde “mesleklerini” devam ettirsinler diye itinayla besler büyütürlerdi. 90’lı, 2000’li o uzun yıllarda bizleri yok sayarak ‘öldürdüklerini’ düşündüler. Peki kimleri yaşattılar? BOP’cu, FETÖ’cu, AB’ci, AKP’li, açılımcı ve şöhret hastası ve bir kaç uyduruk makaleyle akademide yükselmek isteyenler.

Kardeşlerim, bir bizleri ekranlarına sayfalarına almayarak dışladıklarını öldürdüklerini marjinalize ettiklerini sananlara bakın bir de ambargo sansür koyulan soylu akademisyen ve yazarların verdiği efsanevi kavgaya bakın. Ve tarih döndü, ihanetler hırsızlıklar vitamin enerji takviyeleri zehirli gıdalar kendini gösterdi ve sonunda tarihten silindiler, Hürriyet’in kaderi hepsinin kaderidir bir kaç yıla kalmaz Sözcü’sü, Sabah’ı Habertürk’ün yerinde yeller esecektir.

Söyleyin geriye kim kalacak?

O uzun bitmeyen yıllarda şöyle bir hikaye zihnime kazılmıştı, Cezayir Milli futbol takımı Fransa’yla özel bir dostluk maçı yapıyor.

Maçın 70’inci dakikasında bir bacağı ampute koltuk değnekli bir genç (TV’den bütün dünyaya canlı yayın verilen maçın) sahanın içine dalar ve topun peşine koşar.

Sahadaki oyuncular ve hakem, oyun bozuldu diye bir an şaşırır. Ama koltuk değnekli çocuk oralı olmaz ve topun peşine koşmaya oyuna dahil olmaya çalışır.

Şaşkınlık bir süre sonra biter ve engelli çocuk sağ iç mevkisinde kural dışı 12. oyuncu olarak oynamayı sürdürür, bu davetsiz misafire tribünler önce gülüşür, ama sonra engelli çocuk kahramanlaşır ve tribünler çok ciddi sevinç yaşar.

Top engelli oyuncuya geldikçe tribünler sevinçten çılgına döner.

Ve ama tedirgin tuhaf bir durum hâlâ vardır. Engelli çocuk sahadadır ama her iki takımın oyuncuları engelli çocuğa top atmamaktadır, hatta çocuk sahada hiç yokmuş gibi kendi oyunlarını oynamaktadır.

Ve birden engelli çocuk rakip oyuncunun ayağına dalar ve topu alır, ve sürmeye başlar, işte, burada kızıl kıyamet bir alkış, işte burada ekran başında biz dünyalılar ağlamaya başladık ve tezahürattan yıkılan tribünlerin sevincine katılıyorduk.

Birden maç başka bir yöne doğru evrildi ve tribünler artık topun engelli çocuğun ayağına gelmesini istiyor ve ayağına geldikçe çılgına dönüyorlar.

Sahadaki coşkuya olup bitene şöyle bir baktım, bir tarafta on milyon dolarlık topçular, diğer yanda seyirciyi çılgına çeviren kadroya alınmamış engelli koltuk değnekli çocuk!

Cezayir/Fransa maçındaki davetsiz engelli çocuk, bizim bu medya ve siyaset dünyasına nasıl dahil olup kendimizi oyuna nasıl kabul ettirdiğimizi kimseye bakmadan ayağımıza topu alıp bugüne kadar keyfimizçe nasıl topu döndürdüğümüzü çok güzel anlatıyor.

Bugün, sizi kadroya almayanların ne sahaları kaldı ne kulüpleri, ne gazeteleri ne medyaları, takviye gıdalar vitaminler enerjiler, bir yere kadar, esameleri okunmuyor.

Sağlı sollu medyanıza bir daha bakın, AKP’si İmamoğlu, Yeni CHP,  reklamları, milyon dolarları, milyarlık şirketleri, hepsi beslendikleri yere hizmet eden köleler, hizmetçiler,  hepsi enerjilerini vitaminlerini reklamlarını alıyor, ve bir de, kimsenin ‘kadrosuna’ dahil olmayan bizlere bakın.

Nerede Hürriyet’in afili yazarları ve şöhret ettiği romancılar sanatçılar?

O enerji vitaminler, katkı maddesi boyalar ne çabuk bitti!

Ve şu soruyu sorun, kırk uzun yıldır defalarca kovulmamıza, sansür edilmemize rağmen karşı cepheden damardan eyvallahsız yazılar yazan bizlerin enerjisi elektriği vitamini niye bitmedi, biz niye bitmedik?

Kardeşlerim, prematüre bebeklerde ‘kanguru tedavisi’ vardır, küveze koyulan çocukların başına hemşireler bilim adamları toplanır bütün vitaminler takviyeler yapılır. Solunum cihazları grafikler, aklınıza gelebilecek besin takviye… Ama sonra küvezdeki çocuk ölür ve kanguru tedavisi burada başlar.

Kanguru tedavisi, anne parmak çocuğu kalbinin üstüne alır ve kalbinin üstünde minik bebeği beş saat gibi uzun bir süre tutar, işte burada, annenin kalp sesi bebeğin çoktan durmuş kalbine sesiyle ritm verir ve bebeğin kalbi atmaya başlar.

Kardeşlerim, besinin, bilimin, vitaminin, enerjinin, takviyenin, uzmanların yerine bizler otuz-kırk uzun yıl, yoksullukları eşitsizlikleri hırsızlıkları adaletsizliklerinden küvezinde ölmekte olan bebeği yorulmadan usanmadan yarı yolda dönmeden kalbimizin üstünde tuttuk.

İşgal edilmiş ve ölmüş bir ülkeyi çok çok uzun yıllardır bir nesli öfkemizle, ufkumuzla, neşemizle, kalbimizin üstünde tuttuk.

Çünkü endüstriye ve bilim adamlarına değil, çünkü vitamine boyaya takviyeye hormona değil, taşıdığımız insan bedenin mucizesine inandık.

Besili olmayabiliriz cafcaflı değiliz zayıflığımız çok ama taşıdığımız bedenin ‘eksiksiz’ olduğuna yaşadığımız ülkenin ‘gücüne’ inanıyoruz, bu yüzden diğerleri gibi iktidar ya da İmamoğlu’nun takviyeleriyle yaşamıyoruz.

Kardeşlerim, otuz, kırk uzun yıl, bu sütunlarda cumhuriyet, bağımsızlık, egemenlik, bu topraklarda yaşayan her insanın siyasal sosyal hakları ve özgürlük kavgasıyla atan kalbimiz, ritm içinde yorulmayan diz çökmeyen yılmayan düzgün işleyen en sağlıklı yerimizdir.

Kalbimizden başka enerjimiz vitamin boyası katkı maddemiz ve bağımsız eyvallahsız yayın yapan başka da şubemiz yoktur.

Nice holdinglerin dev gökdelenlerin kibirli küstah patronların kendini Allah sanan peygamber bozuntularının kaç defa binbir rezilliğine şahit olduk, bu büyük tecrübeyi   şahsında test etmiş bir kardeşiniz olarak diyorum ki, ülkenizi ve kendinizi zehirli gıdalardan zehirli siyasetlerden koruyun!

Mutfağınıza sahip çıkın ‘yediklerinizi’ kendi gözlerinizle görün, ellerinizle yoklayın koklayın. Önce anlayın, AKP ya da yeni CHP-İmamoğlu eleştirisi değil mesele, büyük sorun, bu küvezdeki çocuğu hangi kalp yaşatacak?

Büyük mesele, bu dünya ve insanlık kıyameti yangınında kalbimizi öz vatanımız öz anne gibi ‘temiz’ tutabilmek.

Bir evrim kitabında okumuştum, günde bir ton sütle yavrusunu besleyen balinanın hikayesini. Unutmayın, işte, bir öfkeli cümle, bir “ben sizden değilim” meydan okuyuşu, bazen içimizin yangınından azgın bir küfür, yavrularını besleyen balinanın günlük bir ton sütüne bedeldir.


veryansıntv