Neticede nüfusun yüzde 7,5’luk kesiminin kendisini LGBTİ olarak tanımladığı, yüzde 11’lik oranın da kendisini heteroseksüel olarak tanımlamadığı bir ülkeden, Almanya’dan söz ediyoruz… Yani hamle ciddi ve köklü bir “toplumsal-kültürel tabana” oturuyor ve 70 yılı geride bırakan, dünyanın en önemli üçüncü sinema organizasyonu niteliğindeki Berlin Film Festivali-Berlinale’nin oyunculuk ödüllerinde kadın-erkek ayrımını kaldırıp “cinsiyetsizleştirmeye” gitmesinde, Almanya Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2017’de verdiği kararın etkisi çok açık görülüyor.

Eşcinsel bireylerin “üçüncü cinsiyet” olarak tanımlanmasına ve kimlik bilgilerinde bu şekilde yer almasına karar veren mahkeme, “üçüncü cinse” karşı her türlü ayrımcılığı da suç olarak nitelemişti.

Almanya eşcinsel evliliklere izin ve destek veren, 2018-2019 arasında yedi bin gay-lezbiyen çiftin yasal evlilik yaptığının açıklandığı, isteğe bağlı eşcinsellik terapisi ve tedavisini yasaklayan bir ülke.

Berlin Film Festivali de 1987’den bu yana bünyesinde ayrıca eşcinsellik temalı filmler değerlendirmesi yapıp, festivalin “Altın Ayı” ödülüne karşı bir de “Altın Ayıcık” (Teddy Bear) ödüllendirmesi düzenleyen, eşcinsel sinemacıların cenneti olarak kabul edilen bir kurum. Anlayacağınız altyapı oldukça sağlam.

'ÜÇÜNCÜ CİNSİN' GÖZETİLMESİ

Tabii ki başka gerekçeler ileri sürüldü ama oyuncuların bundan sonra cinsiyete göre ayrılmayacak olmalarının ardında sanatsal kaygılar falan değil, doğrudan “üçüncü cinsin” gözetilmesi yatıyor. Oyunculuk ödüllerinin kadın ve erkek diye ikiye ayrılması doğal olarak kendisini kadın ya da erkek cinslerinden birine ait görmeyenlerin “dışlanmasına” yol açıyor(du) ve söz ettiğim gibi Almanya’da “üçüncü cinse” karşı her türlü ayrımcılık anayasal suç oluşturmakta. 

Filmlerde yönetmenin, senaristin, kurgucunun, ışıkçının, sesçinin vb. cinsiyetinin hiçbir önemi yoktur, önemli olan mesleki yeterliliktir ama oyunculuk sanatında cinsiyetin, rollerde kadın-erkek ayrımının önemi büyüktür, vazgeçilmezdir. Çünkü sinema tarihindeki pek çok rol, diyelim ki meşhur “Bazıları Sıcak Sever” (1959) filminde Jack Lemmon ve Tony Curtis’in yaptıkları gibi kadın kılığına girmiş erkekler tarafından oynanmak üzere yazılmışlardır ve bu gibi durumlarda oyuncuların sanat gücü doğrudan cinsiyetlerinden kaynaklanır.

Jack Lemmon ve Tony Curtis “Bazıları Sıcak Sever-Some Like It Hot” (1959) filminde.

FEMİNİSTLERDEN ALKIŞ

Kaldı ki Berlinale’nin de dahil olduğu sanat ve sinema dünyası yıllardır cinsiyet ayrımcılığını kaldırmakla, eşitsizliği gidermekle, “kadını görünür kılmakla” meşgulken kadın oyuncuların birden “görünmez kılınmış” olması da ayrı mesele. Feministler “Kadınlar vardır!” diye bağırdı-bağırıyor ama Berlinale “kadınlar yoktur…” demiş kadar oldu bu kararıyla!

Anımsatayım, Doğu Perinçek “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” kitabında işin bamteline basıyor, “Eşcinsellik cinsel eşitsizliğin uçurumudur. Eşcinsellik, bütün toplumlarda kadının aşağılanmasının, kenara itilmesinin, dışlanmışlığının, kafese atılmasının acı meyvesidir” diyor.

Berlin Film Festivali de gerçekte tam da bunu yapıyor; “üçüncü cinsi”, eşcinselliği yüceltir ve merkeze çekerken, kadını kenara itiyor, “kadın oyuncuyu” yok ediyor. Ve hiç şaşırtıcı değil, feministlerden çıt çıkmıyor, hatta böylesi “Kadının adı yok” hamlesini alkışlayan feministler olduğu görülüyor.

Berlin Film Festivali’nin bu kararının uygulamada pek çok soruna, tartışmaya, haksızlığa yol açacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Ana ödül “Altın Aslan”a karşılık bir de “Eşcinsel Aslan” ödülünün verildiği Venedik Film Festivali belki Berlin’in izinden gidebilir ama bu uygulamanın uluslararası saygın film festivallerinin büyük çoğunluğunda kabul görmeyeceğini söyleyebilirim.


Tunca Arslan

Aydınlık