-Sizi Türkiye’nin ilk belgesel kanalı İztv ekranlarında büyük bir beğeni ile izlediğimiz programınız Sırt Çantam ile tanıdık. Öncesinde İsmail Şahinbaş neler yapıyordu. Bize kendinizi tanıtır mısınız? ‘Sırtçantam’ bir coğrafya dergisinin ismi aslında. Türk Patent’te tescilli bir marka. 2005 yılında yayına girdi dergimiz. İztv 2006 yılında yayın hayatına başladı ve yolumuz kesişti aynı zaman diliminde. 1989 yılından günümüze yayıncılık ve turizm alanında çalışıyorum. Yıllarca kitap ve dergi yayımladım, fotoğraf ve film çektim. İztv başlayınca Coşkun Aral, kendisi gibi gerçek bir gezgin aradı. Yani Anadolu’yu bilecek, fotoğraf çekecek, yazı yazacak ve anlatacak. Ben yıllardır insanları Anadolu coğrafyasında gezdirdim. Çeşitli kurumlara kitap ve belgesel filmler yaptım. 10 bin km uzunluğunda rota hazırladım yürüyüşçüler ve bisikletçiler için.

-Sırt Çantam, gezip gördüğünüz yerleri doğal ve turistik pencereden tanıtmıyor. O bölgenin insanlarına ve kültürel yapısına da dokunuyor. Belgeselciliğin ötesinde bize bizi anlatıyor. Ülkemizdeki belgeselcilik anlayışı hakkındaki düşüncelerini öğrenebilir miyiz? Belgesel dünyasının geleceğine yönelik neler söylersiniz? Ülkemizde belgeselcilik adına hala magazin programları yapılıyor. Bu hataya İztv de düştü. Burada açmazımız ya da çıkmazımız belgesel kanalı mıyız, televizyon kanalı mı? Hangi amaca hizmet ediyoruz bilemedik. Basılı yayın çıkaramadık. Tanınmış kişilerle program yaparak izleyici kitlesini yükseltmek istedik. Oysa başta Coşkun Aral, Nazım Alpman, Savaş Karakaş, Nasuh Mahruki ve ben kendi işimizi anlattık ekranlarda. Ben rota hazırlayan, fotoğraf ve film çeken, insan gezdiren biriyim yıllardır. İzleyici ve reklam kaygısı taşımadan hareket etmek lazım. Anadolu’nun tozunu yuttuk yıllardır. Anadolu insanını ve coğrafyasını iyi tanımak gerekir. Ekranın önüne eli ayağı düzgün bir insan koy neye yarar. Yakışıklı ya da güzel biri olunca belgeseller izlenir sanılıyor. -İsmail Şahinbaş olarak kendinizi nerede görmektesiniz? Geleceğe yönelik çalışmalarınızı öğrenebilir miyiz? Bu ülkede kendimi hiçbir yerde göremiyorum. Bir Avrupa ülkesinde, burada yaptıklarımın yarısını yapsaydım çok başka yerlerde ve başka biçimlerde kendimi görebilirdim. Ama ben ürettiklerimi kayıt altına aldım. Sadece ilgilisi için kitaplar hazırladım. 2020 yılının sonunda yayımlanacak. Yani kimseden bir şey beklemiyorum. Edirne’den Hakkâri’ye, Artvin’den Muğla’ya ülkemizin tüm coğrafyalarını gezdim, gördüm ve belgeledim. Harran Ovası’nda yaşayan insanlar ile aynı güneşte yandım, Erzurum’un dondurucu soğuğunda çalıştım. Akdeniz’in turkuvaz sularında yüzdüm. Anadolu’nun tüm yüksek dağlarına çıktım. Tüm nehirlerini ve göllerini gördüm. Güneşin bir yıl içerisinde Anadolu’ya hangi açı ile vurduğunu bilirim. Fırat ne zaman hızlanır, Dicle ne zaman delirir bilirim. Manavgat Nehri’nin turkuvaz soğuk sularında kaybolmuşum. Çoruh, Barhal, Köprüçay ve Fırtına’da rafting yaptım. Mağaralara girdim, uçtum, yürüdüm yani ne yapılması gerekiyorsa yaptım tam 30 yıl. Devletimizin, üniversitelerin vereceği hiçbir payeyi istemedim. Benim için en önemli gurur, Bolu’nun 900 nüfuslu Seben ilçesinin fahri hemşerisi olmamdır. Benim gibi yaşayan bir insan için de en büyük gurur budur. Öğrenilmiş çaresizlik içerisinde de değilim ama toplum olarak değer yargılarımızı değiştirmesek beyin göçü ile niteliksiz bir toplum olacağız. -Oğlunuz Deniz ile birlikte kamp kurduğunuz bölümü sanki daha dün izlemiş gibi hatırlıyorum. Çocuklarımıza doğa sevgisi nasıl kazandırılır ve onların doğayı koruma bilincine erişmesi için neler yapılması gerektiğini anlatmıştınız. Bu görüşüme katılıyor musunuz? Biz ülke insanı olarak köklerimizden uzaklaştık. Daha doğrusu, geçmişimiz ile yaşadığımız zaman dilimi arasında kaybolduk. Televizyonlarda izlediğimiz kurgusal yaşamları hayal ederek yaşıyoruz. Emek ve değer ilişkisini de yitirdik. AVM gezmeyi doğada gezmeye tercih eden bir topluluk olduk. Deniz bu yılın sonunda 18 yaşında olacak. Çocukluğu evin içerisinde olsa da çadır içinde geçti. 4 yaşında iken Yörükler ile göç yaptı. Kamp kurdu, ateş yaktı. Okullarda coğrafya, müzik, beden eğitimi, felsefe derslerinin çoğalması lazım. Doğada eğitim yapmak gerekli. Liste uzun. Birde çocuklarımıza ne yedirdiğimiz bilmiyoruz. Bir de böyle bir sorun var. Çocuklarımızı ruhen besleyemediğimiz gibi, bedenen de besleyemiyoruz. Hazır gıdalar çocukları hasta ediyor. -İçinde bulunduğumuz süreç bize doğanın asıl söz sahibi olduğunu hatırlattı. Çocuklarımızın doğa ile tanışması bu yönden oldukça önemli. Bunun için ülkemizde bugüne dek yürütülen çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Sizce neler yapılması gerekir? Ülkemiz değil sadece dünya için de büyük bir sorun ile karşı karşıyayız. Bu sorunun cevabı çok uzun ve ilginç sonuçlar çıkaracak nitelikte. Ulus olarak görmeden bir şeye inanmamız çok zor. Felaketi gördükten sonra tedbir alan bir toplumuz. 1999 Marmara Depremi’nde ölümü görmüş insanların günler sonra aynı hatalarını yaptıklarını gördüm. Ölüm bile öğretici olamamış bazı insanımıza. Kurallar ve kanunları bizim insanımızın yorumlama şekli farklı. Yasak olanı yapmayı seviyoruz. Doğa sevgimizin olduğundan şüpheliyim. Ülkemizde son yıllarda doğa ve çevre derneklerini toplum olarak daha çok gündemde yer almaya başladı. Sanırım sahip olduğumuz doğal güzelliklerin değerini bilmiyoruz. Biz büyüklere neler söylemek istersiniz? Ben üç derneğin halen başkanlığını yapıyorum. Derneksel faaliyetler zor işler. Bence toplumsal hareketin temeli okulda atılmalı. Eğitim sistemi iyi çalışırsa iyi bireyler yetiştirebiliriz. İlk önce kendisine yeten birey yetiştirip sonra bu bireyi topluma katmak gerekir. Dernek işleri, çok daha sonra devreye girmeli. -Programlarınız sayesinde birbirinden farklı güzelliğe sahip yürüyüş rotalarını öğrendik. Kim bilir daha gün yüzüne çıkmayı bekleyen parkurlar vardır. Yürüyüşe yeni başlamak isteyenler olabilir. Onlar içinde trekking hakkında genel bir değerlendirme yapabilir misiniz? Yeni rotaları tanıtarak iyi mi yapıyorum, kötü mü yapıyorum bilemiyorum. 10 bin km rota yapmışım. Dünyanın çevresini bir tur yürüdüm, ikinci turun ortasındayım. Yaşar Kemal gibi, benim aklım da yürüdükçe çalışıyor. Hep iyi fikirler yürürken aklıma geliyor. Doğa sporları alanında basımı bekleyen 4 kitabım var. Bu yılın Nisan ayında yayımlanacaktı. Virüs yüzünden basamadım. Yürümek bir tutku. Yürüyüşe yeni başlamak diye bir şey yok. İnsan doğduğu ilk gün yürümek için hareket eder. İşin sırrı istemekte. Biraz araştırma ile tüm konular öğrenilebilir. Yürümenin ilk malzemesi ayakkabıdır. Sonra rahat kıyafetle ve bir sırt çantası lazım. -Kendi çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz? Sırt Çantam’dan, doğa ve çocuklardan, çevre duyarlılığı gibi pek çok konudan bahsettik. Benim sormayı unutup sizin anlatmak istediğiniz bir konu var mı? Son olarak bizlerle neler paylaşmak istersiniz? Benim sahibi olduğum bir yayınevi, TÜRSAB üyesi bir turizm acentesi ve bir gezi dergisi var. Tabi ki bir de tüm bunların kurumsal sahibi bir şirket. İşin gücüm; yürümek ve görüntü toplamak üzerine kurulu. Gelecek kuşaklara çocukluk yıllarımızdaki doğayı bırakmak isterdim. Dönülmez akşamın ufkunu geçtik. Bugün hasat vakti, ne ektik ki ne biçeceğiz.

Söyleşi:Çiğdem Çimen/GMK Yayıncılık