Türkiye, 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye olduğundan beri belini doğrultamadı.

Hem de NATO’ya girmek için, hiç bir ulusal çıkarımızın olmadığı Kore Savaşı’nda bine yakın askerimizi yitirdik.

Türkiye, NATO üyeliği sürecinde Atatürk’ün kurduğu devrimci cumhuriyet idealinden adım adım uzaklaştı.

Çünkü NATO, emperyalizme evrilmiş Amerikan kapitalizminin öz güvenlik sistemiydi.

Üye olan ülkeler, ABD çıkarlarına hizmetle mükellef serflerdi.

O dönem düşman komünizm iken, ‘89 sonrası Çin, Rusya ve diğer ulus devletler oldu.

NATO’ya girmek demek, içeride bir derin devlet kurmak demekti.

Bir gizli NATO hükümeti oluşturulacak ve bu yapı tüm sistemi denetleyecekti.

Özellikle Susurluk olayı sonrası buna yıllarca derin devlet dendi.

Halbuki o derin devlet aslında Amerika’nın cunta sistemiydi.

NATO’NUN TÜM EYLEMLERİ TÜRKİYE ALEYHİNDEYDİ

Aslında NATO’nun ilk operasyonu 1955’teki 67 Eylül olayları idi.

Tetikçi bir gazetenin yalan haberi sonrası tertiplenen eli sopalı serserilerce İstanbul’daki gayrimüslimlerin ev ve dükkanları yağmalanmış, Kıbrıs’ta olayların fitili yakılmıştı.

Sonra 1958’de bugünkü gibi Suriye’ye yönelik bir NATO tertibinde yine Türkiye, yine hiç bir milli çıkarı olmadığı halde canla başla rol aldı.

Menderes hükümeti, Sovyetlere yakın Şam yönetimini devirmek için Suriye’ye asker sokmuştu.

NATO öyle bir güçtü ki, adeta işgal kuvvetleri idaresi gibiydi.

Türk Genelkurmay Karargahı’nda Amerikalı NATO subaylarının özel yerleri vardı.

Ankara’nın göbeğinde Amerikan askerlerinin bovling salonları, tesisleri, konutları vardı.

Balgat mesela onların en ünlülerindendi.

NATO demek top tüfek demek değildi sadece.

Gazeteler, dergiler, yayınevleri, radyo ve televizyon muhabirleri, akademisyen, bürokrat, diplomat, tarikat, cemaat ve elbette siyasetçilerden oluşan geniş bir havuzun da adı idi.

Burslarla adam devşirilmesi eski bir NATO geleneğidir mesela.

KONTRGERİLLA NATO’DUR

Türkiye’deki NATO hükümetine bir dönem Kontrgerilla da denildi.

Görevi, solcuların iktidara gelmesine engel olmaktı.

Sol hareketleri bastırmak için türlü hile ve desise kullandı.

Provokasyon yapmak, çakma örgüt kurmak, suikast yapmak, bomba atmak ve her örgüte ajan sokmak bunların en bilinenlerinden.

27 Mayıs 1960 ihtilali kısmen, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri doğrudan NATO operasyonudur.

NATO için tek kriter var.

Sol ve Sovyetler’den (Tabii ki Çin Halk Cumhuriyeti’nden de) uzak duracaksın.

Bağımsız ve milli hükümet demeyeceksin.

Bakın, Münih’te “Biz kazanıyoruz” diye (Çin’e virüs golü, Rusya’ya Türkiye çalımı) çakma galibiyetini ilan eden ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, NATO’nun ilkelerini nasıl tarif ediyor:

“Batı kazanıyor. Bunu coğrafi açıdan, batı yarımküredeki devletleri tanımlamak için söylemiyorum. Bireysel özgürlüklere, serbest girişimciliğe ve milli bağımsızlığa dayalı Batılı modeli uygulayan tüm milletleri kastediyorum.”

Pompeo’nun kastettiği milli bağımsızlık, sadece ABD için geçerli. O tür bir bağımsızlık, istediği ülkeyi işgal etmek, küresel terörü desteklemek, istediği ülkeye yaptırım uygulamak anlamına geliyor.

Bireysel özgürlükler de sadece parası çok olan zenginler için mevcut.

Pompeo’nun asıl vurucu noktası; serbest girişimcilik.

Yani vahşi kapitalizm. Yani sermayenin hegemonyası.

İşte NATO bunun için var.

Sermayenin, batılı tekelci kapitalizmin küresel çıkarlarını korumak için var.

“WeareNato” işte budur.

ARE WE NATO?

Şimdi tam da bu noktada, yani Türkiye’nin ABD ve onun küçük kardeşi İsrail adına Suriye’ye karşı yürüttüğü acımasız savaşın İdlib’de ciddi bir savaşa dönüşme tehlikesinin ortaya çıktığı noktada, sorulması gereken soru bu.

Biz NATO muyuz?

Hâlâ mı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a bakılacak olursa, yetmez ama evet.

Peki aynı NATO, kurucusu olduğu FETÖ ve PKK eliyle bu ülkeye etmediğini bırakmadı mı?

Evet.

Aynı NATO, yeşil kuşak projesi adına yıllarca bu ülkenin en zeki, en parlak ve en idealist gençlerini öldürtmedi mi?

Hapislerde, işkencelerde çürütmedi mi?

Sonra da o kullanışlı dincileri, FETÖ’cüleri iktidara getirmedi mi?

Evet yaptı.

Aynı NATO, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Abdi İpekçi ve daha pek çok Türk aydınını öldürtmedi mi?

Öldürttü.

O NATO, Türk ordusunda FETÖ’den de önce dizayn yapmadı mı?

12 Eylül’de 2500 Kemalist subay ordudan atıldı.

O NATO, Amerikancı masabaşı subayları general yapıp, dağda savaşanları taca çıkarmadı mı?

O NATO, Abdullah Öcalan’ı önce MİT’e sokup, ardından Çubuk Barajı kıyısında PKK’yı kurdurtmadı mı?

Böylece Doğu’da CHP’ye oy veren Kürt seçmeni, ırkçı ve bölücü partinin kucağına itmedi mi?

Aynı NATO, Türkiye’nin parçalandığı haritaları, mavi vatanını elinden alan çizimleri dolaşıma sokmadı mı?

NATO, coğrafyamızı kan ve ateş denizine çeviren Büyük Ortadoğu Projesi’nin müellifi değil miydi?

Aynı NATO, İtalya’da Başbakan Aldo Moro’yu kaçırtıp öldürtmedi mi?

Kuzey Atlantik Örgütü adı altında ta Afganistan ve Libya’ya kadar uzanmadı mı?

Orada binlerce kadın ve çocuğu acımasızca katletmedi mi?

İhvancılara dinci terör örgütleri kurdurup, onları müslüman ülkelerin başına bela etmedi mi?

Serbest girişim adı altında tüm dünyanın kaynaklarını böylelikle yağmalamadı mı?

Neoliberalizm NATO’dur.

NATO, neoliberalizmin silahıdır.

Gözü yeşil dolardan başka bir şey görmeyen NATO’cu bu kafa yüzünden Irak, Suriye gibi komşularımızın yakılıp yıkılmasına çanak tutmadık mı?

Şimdi aynı NATO’cu kafa bizi Suriye, Rusya ve hatta bana göre asıl ve nihai hedefi olan İran ile savaşa sokmanın peşinde değil mi?

Üç kuruş için bu ülkelerin ve asıl önemlisi kendi ülkemizin parçalanmasına, yanıp yakılmasına seyirci kalmamız isteniyor.

Buradan açıkça söylüyorum, ABD’nin (İsrail’in de tabii) bizi götürmek istediği yer İran ile bir büyük savaştır.

Tıpkı Saddam Hüseyin’e yaptırdıkları gibi.

Suriye bu işin girizgahıdır.

Neo Osmanlıcılık gazlarıyla Türkiye’nin hiç bir çıkarı olmayan böyle bir savaşa sokulması, Neo Mondros ve Neo Sevr’i bize dayatacaktır.

MÜNİH’TEKİ O BULUŞMA

Münih’teki güvenlik konferansı önemliydi.

Zirve için hazırlanan raporda “Westlessness” kavramı ortaya çıktı.

Asya ve Güney’in yükselişine işaret eden bir kavramdı bu.

Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeyer, bu kavramı iki sac ayağına dayandırdı.

Birincisi Trump ile ABD’de başlayan politik iç savaş ile küreselleşme karşıtı içe dönük “Jacksonian” eğilim, ikincisi ise Avrupa’da yaşanan büyük sosyoekonomik krizdi.

Türkçede batısızlık, batının izolasyonu gibi bir anlama gelen bu kavram, Münih’te epey tartışıldı.

ABD Dışişleri Pompeo, bu kavrama karşı Avrupa’ya mesajlar verdi.

“Biz kazanıyoruz”u onun için söyledi.

Batı için 3 büyük tehdit olarak da Çin, Rusya ve İran’ı gösterdi.

Münih’te dikkatle dinlenen isimlerden olan Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ise, geleneksel ılımlı Çin diplomatik dilinin dışına çıkarak, ABD’nin düm dünya için açık bir tehdit haline geldiğini söyledi.

Bu söylemin tam da Kovid 19 sonrası gelmesi bence önemli bir işaretti.

Tam Türkiye ile Rusya’nın Suriye yüzünden savaşın eşiğine geldiği şu günlerde, Münih’te gözlerden kaçan bir başka olayı da burada aktarmakta fayda var.

Münih’te ABD ve Rusya Dışişleri Bakanları bir otel odasında gizlice buluştu.

Aslında gizli kalacaktı ama Ruslar işi bozdu.

15 Şubat’ta Bayerischer Hof Oteli’ndeki PompeoLavrov görüşmesi Amerikalı gazetecilerden saklandı.

Rus gazetecilere ise bilgi sızdırılmıştı.

Amerikan basını bu görüşmeden Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova’nun Facebook paylaşımı sayesinde haberdar oldu.

Öfkeli Amerikan basınına bunun ayak üstü önemsiz bir görüşme olduğu söylendi.

Buluşmada nelerin konuşulduğu ise muamma.

Ancak Facebook hesabından bir mesaj paylaşan Zaharova, “Pompeo, Lavrov’un yanından ayrılırken tüm koridorda duyulacak şekilde Good Luck (‘İyi şanslar’) dedi. Rusya’ya ait müzakere odasında bulunan Münih Güvenlik Konferansı katılımcıları çok şaşırdı. Zira ABD, çok az kişi için iyi şeyler diler” ifadelerini kullandı.

Dikkat edin, son dönemde ABD, Rusya ile Çin’in arasını açmak için Kissinger politikası uygulamaya başladı.

Felsefi olarak Batı’ya düşman olmayan Putin yönetimi, Sen Petersburg kökenli liberallerden oluşuyor. Lavrov da onlardan biri.

NATO’nun Rusya sınırlarındaki dev tatbikatı kadar, İdlib’deki dehşet dengesi de mutlaka Bayerischer Hof Oteli’ndeki suitte gündeme gelmiş olmalı.

ABD’nin İdlib’de sırtını sıvazladığı Erdoğan’ı, 1980’de İran’a saldırttığı Saddam gibi, Suriye ve Rusya’ya karşı ittirdiği açıkça görülüyor.

O odada bu konu muhakkak görüşüldü.

Farklı düşünceler ve pazarlıklar gündeme gelmiş olmalıdır.

“Good Luck” ifadesi bunun için miydi?

Türkiye’nin metronom gibi bir Avrasya’ya, bir Atlantik’e gidip gelmesi, hayra alamet değil.

NATO vurgunu bir ülkeyiz evet.

18 yıldır, aslen bir Batı projesi olan AKP tarafından yönetiliyoruz.

Çok kandırıldı, tuzağa düşürüldü, gaza getirildi, ya da bize öyle söyledi!

NATO/FETÖ eliyle ordusunu hapse attı.

NATO/FETÖ darbe girişimi bile yaşandı.

Ama şu son dönemeçte şimdiye kadar olmadığımız kadar tehlike altındayız.

Osmanlı’nın Avrupa ve Rusya arasındaki bir asırlık sözde denge siyaseti yüzünden dilim dilim yendiği bir döneme benzer dönemdeyiz.

Beşar Esad ile acilen masaya oturulmazsa, sonumuz da Osmanlı’ya benzeyecek.

KAYNAKLAR:

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/bativarolusunumunihtetartisti/1736418