Ülkemizde askerler, uzunca bir süredir memleketin sorunlarından uzak tutuldukları için, emekli olduktan sonra genellikle kendi köşelerine çekilirler. Siyasete bulaşanlar ise biraz da bu toylukları sebebi ile sıklıkla akıntıya kapılıp giderler, üniformalı iken ülkeye verdikleri hizmetin pek azını üretebilirler.

SIRADIŞI BİR ASKER

Amiral Soner Polat ise bu klasik öykünün dışına çıkmış biriydi. Muvazzaf iken aldığı kritik görevlerde gösterdiği başarı, onu sıradan bir subay olmaktan çıkarıp “doktrin üreten” bir kurmay haline getirmişti. Türk devlet geleneğinin kalbi sayılabilecek bir yerde, devletin bağımsızlığı ve milletin güvenliği için düşünce üretebilmek, sadece büyük bir deha değil aynı zamanda yüksek bir sorumluluk duygusu da gerektirir. Soner Polat, bu anlamda tam da “kalıbının adamı” idi. Omuzundaki şeritlerin yükünü onun kadar iyi taşıyabilen pek az asker görülmüştür. Çünkü o şeritler, vatana bağlılığın, millete sevginin ve sarsılmaz bir görev bilincinin işaretidir.

Bir milleti köleleştirmek istiyorsanız, onun ellerine kollarına değil beynine saldırırsınız. Soner Polat da Türk milletine kurulmuş en büyük ihanet tuzağında, emperyalizmin hedef tahtasına koyduğu bir avuç vatanseverden biriydi. Bir komutan, bir stratejist olarak girdiği zindandan vatan için en ön safta dövüşmeyi göze alan bir siyaset adamı olarak çıktı.

Politik yaşamı da askerliği gibi oldu. Onu, bilinen siyaset kalıplarının çok dışında bir yerde, bir devrimci, bir mücadele adamı ve bir bilge olarak gördük. Harcına emek koyduğu Mavi Vatan’ı askeri bir stratejinin ötesine taşıyıp bir milletin varoluş doktrini haline getirmeyi başardı. Amerikancı ihanet darbesine karşı direnişin örgütlenmesinde, türlü çeşitli FETÖ tuzaklarının boşa çıkarılmasında en ön safta görev aldı.

MİLLETİN FEDAİSİ

12 Eylül 1980 Amerikancı darbesi ile başlayıp Ergenekon kumpasına kadar uzanan dönem, aslında Türk milletinin yok edilmesi için binlerce operasyonun çekildiği, sayısız tuzakların kurulduğu bir süreçtir. Bu sürecin son halkası olan Ergenekon ve Balyoz davaları, tıpkı Mondros Mütarekesi gibi Türklüğün tabutuna çakılan son çiviler olacaktı. Bugün hala bağımsız bir vatanda, özgür bir millet olarak yaşıyorsak, otuz küsur yıllık bu süreçte emperyalizme direnen bir avuç kahraman sayesindedir. İşte Soner Polat, o kahramanlar kuşağının Silivri duvarlarını yıkan son halkasına mensuptur. Milleti hapsetmek için dikilen duvarları yıkmakla kalmamış, Ergenekon’dan çıkışı gösteren kutlu Bozkurt gibi ona kılavuzluk da etmiştir. Türk’ün Ege’deki, Kıbrıs’taki, Akdeniz’deki bağımsızlık davasının rehberi olmuştur.

Bu bakımdan, Soner Polat ile Kurtuluş Savaşı’mızın şafağında ölümü göze alarak milletin kaderini omuzlayan bir avuç subay arasında büyük benzerlikler vardır. Yüz yıl önce Mustafa Kemal’in ardından yürüyen millet fedaileri gibi o da, tüm benliğini vatanın kurtuluşuna adamıştır.

BAYRAĞIMIZ DALGALANDIKÇA

Soyumuzun sakallısı Dedem Korkut, oğlunu kaybeden Han Kazan’ı şöyle söyletir:

Oğul oğul ay oğul

Karanlıklı gözlerimin aydını oğul...

Sen gideli ağlamağım gökte iken

yere indi


Ağır ulu divanım sürülmedi

Seni bilen bey oğulları,

ağ çıkardı kara giydi!..

İşte şimdi de Han Kazan’ın beş bin yıllık milleti, en kıymetli evlatlarından birini yitirdi. Köslerimiz sustu, “ağ çıkardık, kara giydik.”

Ama belimiz bükülmedi, dimdik ayaktayız. Çünkü biliyoruz ki kahramanların ebedi konağı milletin sinesidir ve görevini en iyi yapanlar, sırası geldiğinde bir cennet bahçesine girer gibi giderler ölüme.

Tıpkı Bahtiyar Vahapzade’nin söylediği gibi:

Başım üste dalğalanan,

O bayrağın kölgesinde

Ölüm bele hoşdur mene.

*

Ömrüm, günüm gurban ola

Ölümü de heyat geder

Mene gözel gösterene.

Güle güle Soner Polat, bayrağımızın gölgesinde ve vatanın mavi sularında hep yaşayacaksın.


Aydınlık