ABD’de seçim süreci halen devam ediyor ve kıyasıya bir mücadele var. Şu ana kadar gelen bilgiler ışığı altında Biden ipi göğüslemiş durumda. Trump var gücüyle direnmeye devam ediyor, sonuçların bir komplo olduğunu iddia ediyor ve sonuçlara itiraz edeceğini söylüyor. ABD’deki seçimler Cumhuriyetçilerle Demokratların mücadelesi gibi görünse de esasında ulusalcılar ile küreselcilerin bir mücadelesi olduğu açıktır.

Bu mücadele aslında yeni değil. Daha en başında, ABD’de küreselciler ve ulusalcılar hep mücadele içindeydiler. Bu mücadele zaman zaman kendisini farklı isimlerle gösterse de örneğin 1823’de dönemin ABD Başkanı James Monroe’nun Kongre’ye sunduğu bildiri ile ilan ettiği kendi adıyla da anılan, ABD’nin kendini adeta dış dünyaya kapatarak küresel meseleler yerine ulusal sorunlara odaklandığı Monroe Doktrini'dir. 8 Ocak 1918’de ABD Başkanı Wilson’ın Kongre’de yaptığı konuşma ile dünyada savaşların bir daha yaşanmaması ve barışın hakim olmasına yönelik ilan ettiği meşhur Wilson İlkeleri de dünya politikasına yön verme adına küreselciliğe bir örnektir. 1933 yılında Başkan Roosevelt, Amerikan ekonomisini ayağa kaldırmak için Yeni Anlaşma (New Deal) adını verdiği yeni bir program başlatır. Bu program da ulusalcılar için güzel bir örnektir.

Bitti mi? Hayır. Bu sefer de 1947’de Başkan Truman Kongre’de yaptığı konuşmada ortaya koyduğu Soğuk Savaş dönemin başlangıcı olarak kabul edilen görüşleri Truman Doktrini olarak tarihe geçer. ABD, bir kez daha dünyaya yön vermek istemiştir, bir kez daha küreselciler sahnededir. Örnekleri çoğaltabiliriz. Burada birkaç tanesiyle yetinerek meselenin anafikrini özetlemiş olduk

Günümüze geldiğimizde ise Trump, “Önce Amerika” diyerek tekrar içe dönmüş ve şimdi ABD’nin tarihinde hep yaşanmış olan mücadelenin bir kez daha farklı bir versiyonunu görüyoruz. Trump’ın Çin’e savaş açması Çin’in küresel bir tehdit olmasının ötesinde ABD’nin geleceğine ve ekonomisine bir tehdit olarak görülmüştür.

Her iki görüşün arkasında da Amerikan derin devleti ya da “müesses nizamının” bir parçası bulunmaktadır. Pentagon dönem dönem bazen ulusalcı bazen de küreselci olur. Savunma endüstrisi ise sürekli küreselcilerin tarafındadır. Zira ABD’nin kurgulayacağı yerel, bölgesel savaşlar, çatışmalar veya anlaşmazlıklar silah satışı anlamına geleceği için sürekli kar arayışı içerisinde olan büyük silah şirketlerinin her zaman destekledikleri bir durumdur. Son bir asırdır dünyada yaşanan bütün savaşlar Amerikan silah şirketlerine yaramıştır. Aslında ABD ile silah şirketleri arasında kazan-kazan ilkesi üzerinden bir ilişki vardır. Savunma endüstrisi bir başka deyişle büyük silah şirketleri kazandığı sürece Amerikan ekonomisi de kazanmaktadır. Bu nedenle ABD’de siyasetin silah şirketleriyle olan ilişkileri de önemlidir.

Küreselciler, savaş ve çatışmadan çok ABD’nin küresel bir hegemonya olmasını ve küresel hakimiyeti elinde bulundurması ve ulusların kaderini belirleyebilme gücüne sahip olmasını istemektedir. Bir başka deyişle savaşa ve barışa ABD’nin karar vereceğine inanmaktadırlar. Özetle, Amerikan Barışının ( Pax Americana) veya düzeninin hakim olmasını istemektedir. ABD’nin bu yüzyılın Roma İmparatorluğu hatta ondan daha güçlü olduğuna inanmaktadırlar.

Bu tartışma aslında bünyesinde büyük bir çelişkiyi de barındırmaktadır. Trump her ne kadar ulusalcı olsa da savaş yanlısı tutumu ve İran, Çin, Rusya ve Kuzey Kore gibi ülkelere karşı politikası aslında silah şirketlerini memnun ediyor. Trump’ın izlemiş olduğu saldırgan politikalar Rusya ile yeni silahlanma yarışını başlatmış durumda. Öte taraftan Çin ile yeni bir Soğuk Savaş dönemi başlatmayı göze almış durumda. Şimdi sorulması gereken soru şu: Biden ya da Kamala Harris, tüm bunları göze alabilecek mi?