‘Ya İstiklal Ya Ölüm’ dizisinde Atatürk ve Vahdettin
Tarihçi Mustafa Solak yazdı...

Akit yazarı Yavuz Bahadıroğlu’nun Türk-İslam sentezi üzerinden kurmaya çalıştığı bağ Atatürk kayasına çarptı. Bahadıroğlu zihniyetindekilerin tepkisi Atatürk’te birleşme çağrımızın ne kadar gerçekçi olduğunu gösteriyor.

TRT 1’de pazartesi günleri 20:00’de yayınlanan “Ya İstiklâl Ya Ölüm’ dizisinde İstanbul’un İtilaf devletlerince işgal edildiği 16 Mart 1920 ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihi arasındaki altı haftalık tarihsel sürecinde milli mücadele ruhunu anlatılıyor. Şu ana kadar üç bölüm yayınlandı. Dizi bitince tamamına dair yazacağım.

6 haftalık bir zaman dilimini işler görünmekle birlikte 23 Nisan 1920’ye giden sürecin yüzyıllar öncesinden başladığını ortaya koymaktadır. Bilimde, sanayide, kadın-erkek eşitliğinde geride kalan bir devletin çökmesinin bunun işgale neden olduğu ve bu nedenle de milli mücadelenin zorunlu olduğu yansıtılmaktadır. Dizi Atatürk etrafında ilerlemekle birlikte milli mücadelenin diğer kahramanlarını da hakkaniyetle işlemektedir.

Böyle bir diziyi TRT’nin çekmesi “acaba milli mücadelenin başarısı Vahdettin’e mi mal edilecek?” kaygısına neden olmuştur. Hâlâ da son dakikaya kadar kuşku sürecektir. Bu kuşkuya TRT’nin daha önce Vahdettin’i aklayan tutumu, dizide hiç veya yeterince açıklanmayan bazı ifadeler neden olmaktadır. Her bölümde soru doğuran hususlar yer almakla birlikte 3. bölümün pek çok hususu anlamamızı sağladığını düşünüyorum.

Altı haftalık bir tarih dilimini işleyen bir dizinin her hususa yanıt vermesini beklemek gerçekçi değil. Belki, tarihle yeterince ilgisi olmayanlar için bazı yerler açıklanabilir ama yine de yeterli olmayacaktır. Tam anlamak için başta Atatürk’ün NUTUK adlı eseri olmak üzere, dizideki karakterlerin eserlerine bakmak gerekir.

KUŞKU YARATAN HUSUSLAR
Kurum ve kişinin ne söylediğinden ziyade ne söylemediğine, hangi algıyı yaratmaya çalıştığına, neye hizmet etmek gayesinde olduğuna önem veririm.

İlk bölümden itibaren açıklanmayan, soru işaretleri yaratan hususları topluca vereyim.

1. Dizi tarihi gerçeklere uygun sürüyor mu?

Evet. Tarihi kişiliklerin ve o kişilerin eserlerine bakınca daha iyi anlaşılır. Konuşmalar, diyaloglar, başta NUTUK olmak üzere dizi kahramanlarının eserleriyle uyumlu. Atatürk’ün bir çok cümlesi NUTUK’tan alınma.

2. Vahdettin, milli mücadelenin esas kahramanı veya gizli ortağı olarak mı sunuluyor?

Günümüz koşullarında bir devlet televizyonunda Vahdettin’in emperyalizm işbirlikçisi, koltuğuna düşkün niteliğini yansıtmak açıkça verilemez. Devlet yöneticilerinin Vahdettin’e bakışı bellidir ve diziyi çekenlerden ve yayınlayanlardan bunu istemek vicdani değildir. Vahdettin’i milli mücadelenin esas kahramanı veya gizli ortağı olarak sunmasınlar yeterli. Ben, Vahdettin’in işgallerdeki sorumluluğunun giderek inceden ve üslubunca verildiğini görüyorum. Dahası anlamak isteyenlere bazı diyaloglar açıkça mesajı veriyor.

Hangi diyaloglar kuşku yaratıyor?

Dizinin ilk bölümünde, İstanbul’daki işgal kuvvetleri İstanbul’un bir an önce işgal edilmesini istiyor ve bunun sebebini şöyle açıklıyorlar:

“Artık şehri fiilen işgal etmemiz gerekiyor. Yoksa bu Padişah ve hükümeti; Ankara’daki millicilere destek vermeye devam edecek. Baksanıza Mustafa Kemal’in bütün nişanlarını verip itibarını iade ettiler. Sultan’ı bizim dostumuz sanmıştık, yanılmışız.”

“Vahdettin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin milli mücadeleyi desteklediği” algısı mı yaratılmak isteniyor?

Yazımın ilerleyen kısmında “Vahdettin ve İstanbul hükümetleriyle Atatürk arasındaki ilişki” başlığında açmak üzere kısaca belirteyim ki hayır. Atatürk, vatanın kurtarılmasına öncelik veriyor ve bu notada hilafet ve saltanat kurumuna sadık olan arkadaşlarını ve millet karşısına alıp gücü bölmek istemiyor.

2. bölümde Rauf Orbay, Meclis-i Mebusan’da şu konuşmayı yapmıştı:

“Sultanımız, Meclis’teki konuşmalarımızda dikkatli olmamızı istediler. İngilizlerin istediklerinde Ankara’ya kadar gidebileceklerini söylediler. Zat-ı şahanelerine Anadolu hareketinin çelik gibi olduğunu ve mücadelemizde muvaffak olacağımızı ilettik.”

Rauf Orbay’ın, birlikte hareket ettiği Atatürk’ün yönlendirmesiyle Meclis-i Mebusan’a gittiği biliniyor. Rauf Orbay aracılığıyla Vahdettin’in Atatürk’ü desteklediği ve bu sebeple milli mücadelenin başarısı için milletvekillerini uyarmasının yerinde olduğu algısı mı yaratılmaya çalışılıyordu?

Hayır. Rauf Orbay’ın bu cümlesi, padişahın, işgalcilere boyun eğdiğini gösterir. Dahası, izleyene “işgalciler halka zulmederken padişah nerede?” sorusunu sordurtuyordur.

İngiliz Muhipleri (Sevenleri) Cemiyeti’nde Vahdettin’in resminin olması, padişahın işgalcilerle işbirliğini yansıtıyor.

Padişahın milli mücadeleye ortak edildiği kaygısı, diğer bölümlerde belli ölçülerde gideriliyor. 2. bölümde Harbiye Bakanı Fevzi Çakmak’ın tek kurtuluşun Kuvayi Milliye olduğu cümlesiyle padişahtan medet umulamayacağı vurgulanmış oldu.

Ankara’da kaçmak için Özbekler Tekkesi’nde gizlenen milletvekillerinin, sultanın da işbirlikçi olduğuna sözleri önemli.

Dizide İsmet İnönü “ordumuz dağıtıldı, İstanbul çoktan işgal edilmişti” diyor. Kim sessiz kaldı, izin verdi?

Millet bu sorunun yanıtını aradığında padişahın da suça ortak olduğunu kavrayacaktır.

İngiliz Yüksek Komiseri’nin “Mr Ryan Mustafa Kemal’in, İstanbul karşısındaki şansını nasıl görüyorsunuz?” sorusu; “İstanbul” kavramının, hükümetin yanında padişahı da içerecek şekilde kullanıldığını ince bir mesajla veriliyor.

Atatürk’ün Müslüman ülkelere yönelik hilafet kozunu kullanması karşısında işgalciler de aynı kozu kullanmayı kararlaştırırlar ve bunun için Damat Ferit’i iktidara getirmeyi kararlaştırırlar. Aslında yine gayet ince bir şekilde “biz de milli mücadeleye karşı hilafeti üzerinde tutan padişahı kullanacağız” demekteler. İngilizler kimi hükümette görmek istiyorsa Vahdettin de razı oluyor. Yeter ki koltuğunu korusun. Dizideki rolü portreden ibaret.

Özetle padişahı Vahdettin’i, milli mücadelenin ortağı yapmıyor; hatta işgallerdeki ve işgalcilerin halka uyguladığı zulümlerdeki sorumluluğunu, işbirlikçiliğini hatırlatıyor.



3. Milli mücadeledeki esas rolün Atatürk’te olduğu vurgulanıyor mu?

Evet. Dizi, Atatürk’ü merkeze koymuş, kahramanlaştırıyor. Üstelik bunu hamasete kaymadan, somut olgular üzerinden yapıyor. NUTUK merkezli bir olay örgüsü var. Dizinin diğer kahramanları Atatürk’le ilişkileri bağlamında ele alınmaktadır. Harbiye Nazırlığı’ndaki (Bakanlığı’ndaki) Fevzi (Çakmak), Cevat Çobanlı, İsmet İnönü ve diğer komutanlar, Topkapılı Mehmet, Hüsamettin Bey, Ethem Pehlivan, Galip, Adnan-Halide Edip Adıvar gibi bir çok kahraman Atatürk’le iletişim halindedir. Fevzi Çakmak, Topkapılı Cambaz Mehmet’e silah depolarının, emekli subaylarının listesini veriyor. Dahası “Mustafa Kemal sizin hakkınızda olumlu şeyler” demiştir diyor. Bu neyi gösteriyor?

Atatürk’ün daha Samsun’a çıkmadan tüm bu kişilere niyetini açıkça veya sezdirerek milli mücadeleyi örgütlediğini.

Atatürk, İstanbul’un işgali üzerine Meclis-i Mebusan’daki milletvekillerini Ankara’da açılacak meclisin çalışmalarına katılmaya davet eder ve çoğu O’na hak verip Ankara’ya geçmeye başlar.

Atatürk’ün Gebze-İzmit hattının denetimde olmasının önemine ilişkin sözü, İstanbul’dan Ankara’ya kaçmaya çalışan milletvekillerince değerlendirilir. Hepsi de Atatürk’ün ne kadar öngörülü olduğunu dile getirir.

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’un işgali üzerine, işgali kınayan bir telgrafı İslam ülkelerine yollar. Telgrafı gören İngiliz subay “bunların hiçbir önemi yok, Birinci Dünya Savaşı’nda halifenin cihad çağrısına İslam ülkeleri yanıt vermemişti” diyerek halifeliğin, saltanatın bir etkisinin olmadığını vurgulamış oldu. Bu cümle Halifeliği kaldırdığı gerekçesiyle Atatürk’ü dini yönden zor durumda bırakmak isteyenlere de yanıt niteliğinde.

Atatürk’ün İslam ülkelerine çektiği telgraf, milli mücadeleyi mazlum milletler eksenine oturtmaya çalıştığının göstergesi. İlk bölümdeki Torku reklamında “Çanakkale şehitlerimizi ve Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla anıyoruz” ifadesi harika. Atatürksüz Çanakkale Zaferi kutlayanlara karşı, psikolojik olarak önemli.

İşgalcilerin Atatürk’ü öldürmek üzere Hintli Mustafa Sagir’i tutması, Atatürk’ün İngilizlerin adamı olduğu propagandasını yerle yeksan ediyor.

Atatürk’ün “İstanbul’dan alacağımız her emir İngiliz propagandası yapmaktan başka bir işe yaramaz” sözü de hemen “bak padişahın çaresiz olduğunu ama en kısa sürede emperyalistlere karşı atakta bulunacağı” anlamında yorumlanmamalı. Atatürk’ün taktiğidir bu. Böyle durumlarla çok karşılaşacağız. NUTUK bunun sayısız örnekleriyle dolu.

VAHDETTİN VE İSTANBUL HÜKÜMETLERİYLE ATATÜRK ARASINDAKİ İLİŞKİ
NUTUK’u yeterince iyi tahlil etmeyenler, Atatürk’ün Vahdettin’e, halifelik saltanat kurumuna ve İstanbul hükümetlerine yönelik sahiplenici sözlerini anlamıyor. Oysa bunlar milli mücadelenin başarısı için uygulanan taktik gereğidir.

Atatürk, NUTUK’ta “Osmanlı hükümetine, Osmanlı padişahına ve Müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lazım geliyordu” der. Bunu, neden ve nasıl yapacağını da şöyle açıklıyordu:

“Bu mühim kararın bütün icaplarını ve zaruretlerini ilk gününde ortaya koymak ve ifade etmek, elbette isabetli olamazdı. Tatbikatı birtakım safhalara ayırmak ve vakalardan ve hadiselerden istifade ederek milletin hissiyat ve fikirlerini hazırlamak ve kademe kademe yürüyerek hedefe ulaşmaya çalışmak lazım geliyordu.”

Birlikte mücadele ettiği kişiler dahil millet boğazından padişahın lokmasının geçtiğine inanıyordu, saltanata bağlıydılar. Bu sebeple de “bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, peyderpey bütün toplumumuza tatbik ettirmek mecburiyetinde idim” diyordu.[1]

Atatürk bu mecburiyet sebebiyle Amasya Genelgesi’nde “vatanın bağımsızlığı, milletin birliği tehlikededir” dedi. Önce bağımsızlık savaşı kazanılmalıydı, sonra padişahlığa ve diğer meselelere sıra gelecekti. Dahası taktik olmanın yanında İstanbul Hükümetlerinin içinden kazanabileceği kişileri yanına çekmeye çalışıyordu. Bunu 3. bölümde “karşımıza aldığımız herkes, karşı cepheye geçer. Kazanmayı denemeliyiz.”

Örneğin Harbiye Bakanı Fevzi Çakmak, milli mücadele aleyhine telgraflar çekse de dizide yüzü asılan Atatürk, Çakmak’ın bir süre sonra Ankara’ya gelmesine karşı çıkmayacaktır.

Atatürk, kazanıcı olmaya çalışmaktadır. Kim zaman sessiz kalacaktır, geri adım atacaktır ama iş uzlaşmaz noktaya gelince devrimci tavrını ortaya koyarak kabul ettirecektir. “Kurucu Meclis-Fevkalade Yetkili Meclis” şeklindeki isim tartışmasına takılmaz, melenin özü önemlidir. Adına ne denirse densin sonuçta bu meclis kurucudur. Bu yönüyle fevkaladedir. Fakat Atatürk, İstanbul’daki Mebusan Meclisi Başkanı Celaleddin Arif Efendi’nin, Kazım Karabekir’in fevkalade meclisin anayasada olmadığına, dolayısıyla Ankara’da meclisin toplanmasına yönelik itirazını, “ne münasiptir, ne değildir, bekleyecek zamanımız yok!” tepkisini gösterecektir. Bu söz, Atatürk’ün meseleye devrimci yaklaşımını yansıtır. Milli mücadeleciler içindeki fikri ayrışmayı gösterir. Bu kişiler, daha sonra saltanatın kaldırılmasına da cumhuriyetin kurulmasına da itirazlar yöneltecektir.

Benzer şekilde padişah ve İstanbul Hükümetlerinin milli mücadelecileri ve Atatürk’ü karşılarına almamalarının sebeplerinden biri de taktiktir. Haklı bir mücadeleyi karşılarına alarak halkın tepkisini çekmek istememişlerdir. Bu taktikleri anlamazsak herkesi yalancı, hain, oportünist olarak görürüz. Örneğin işgalciler Damat Ferit’i görmek istiyor ve bir süre sonra padişaha baskı yaparak iktidara getirecektir. Bu neyi gösteriyor?

Damat Ferit Hükümetiyle Ali Rıza ve Salih Paşa Hükümetlerini bir tutmamak gerektiğini. Dahası İstanbul’da da mili mücadeleye yakın ve karşısında olan kesimlerin olduğunu, işgalcilerin milli mücadeleyle uzlaşmaya çalışan Salih Hulusi Paşa Hükümeti’ne razı olamayacaklarını, padişahın da olanlara koltuğunu korumak uğruna sessiz kaldığını gösteriyor. Kimileri ilk bölümde Atatürk’e rütbe ve nişanlarının iadesini anlamlandıramamış ve bunu, padişahın propagandasının yapıldığına yormuşlardı. Dizide Salih Hulusi Paşa’nın neden hükümet kurduğu, Mabeyn (saray) Başkatibi Ali Fuad’ın (Türkgeldi) memleketin daha kötüye gitmesinin önüne geçme ricasıyla olduğu belirtiliyor. Gerçektende Türkgeldi, anılarında sadaret (sadrazamlık) teklif edildiğinde Salih Hulusi Paşa’nın geri çevirmek istediğini ama ikna ettiğini şöyle anlatıyor:

“Sadaret için davet olunduğunu anlayınca ağlamaya başlayarak kat’iyyen kabul edemiyeceğini beyan eyledi. Ben de ahvâlin vehametinden ve Meclis-i meb’usanın müracaatından ve kendisi kabul etmeyince gene Ferid Paşa gelecek olursa tevellüd edecek netayic-i müessifeden (kötü sonuçlardan) bahisle kendisini kemal-i müşkilâtla ikna ederek âdeta zorla huzûr-ı hümâyuna soktum.”[2]

Ali Rıza Hükümeti’nden 8 Mart 1920’de kurulan sonra kurulan Salih Paşa Hükümeti de milli mücadeleyle iletişim ve uzlaşma içindedir. İngiliz Mr Ryan’ın, Salih Hulusi ve Fevzi Çakmak Paşaların yanında, hükümete Atatürk’ün tutuklattığı İngiliz subayların serbest bırakılmasına yönelik çağrısı, Fevzi Paşaca, Mustafa Kemal’in askerlikten, memurluktan istifa ettiğine dair yanıtıyla geçiştiriliyor. Hükümet taktik davranarak kendilerinin milli mücadeleyle ilgileri olmadığını ortaya koymuş ve böylece hükümetin devamına yönelik zaman kazanmaya çalışmışlardır.

İadenin milli mücadeleyle uzlaşma içindeki hükümet sayesinde olduğu şimdi anlaşılmış oluyor. Anadolu ile birlikte hareket etmek isteyen Sâlih Paşa, mebuslardan oluşturduğu bir heyeti Ankara’ya gönderse de işgalcilerin açıkça kınanıp reddedilmesini, aksi takdirde zora başvuracaklarını bildirmeleri üzerine 2 Nisan 1920’de istifa edecektir. Ne var ki milli mücadeleye sıcak bakan Sâlih Paşa Hükümeti de saltanattan kopup milli mücadeleye katılmamıştır. Atatürk devrimcidir, milli hükümetten yanadır. Sâlih Paşa Hükümeti saltanatçıdır.

Bunla beraber Damat Ferit’i, kendi yerine getireceklerini bilmekte ve dizide “bu olana kadar milli mücadeleye zaman kazandıracaklarını” belirtmektedir. Bu da olumludur. Fakat sonuçta saltanatçıdır, işgallere üzülmekle birlikte sakin davranıldığında emperyalistlerle uzlaşacağı fikrindedir.



İTTİHATÇILIĞIN MEMLEKET SEVDASI
Dizide şu diyaloglarla İttihatçılığın memleket sevdası işlenmektedir.

Mehmet Akif Ersoy, İttihatçı düşmanlığı yapanlara “particiliği bırakalım, bu, vatan davası” demektedir.

İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin, emperyalistlerin isteğini koşulsuz yerine getirme hevesindeki Damat Ferit’in İttihat-Terakki’ye saldırması, ters algıyla izleyene “o halde İttihatçılık, vatanseverliğin kökeni” fikrini düşündürtüyor.

İngiliz Muhipleri Cemiyeti Başkanının, İttihatçıları suçlayan ifadesini cesareti ve zekasıyla izleyicinin beğenisini kazanan Topkapılı Cambaz Mehmet’in yüzünü asarak dinlemesi, inceden İttihatçılığa saldırılmasını onaylamadığını gösteriyor. O da taktik gereği Rahip Frew’e İngilizlerin Müslümanlara yardım etmesinin iyi olacağını söylüyor.

KEMALİSTLERİN VE ATATÜRK’ÜN ‘İSLAM DÜŞMANLIĞI’NA YANIT
Özbekler Tekkesi’ndeki şeyhlerin aracılığıyla milletvekillerinin Ankara’ya kaçırılması milli mücadelede din adamlarının rolünü sergiliyor.

Mehmet Akif Ersoy, Meclisin çalışmalarına ara vermesinin düşmanın işine geleceğine dair kaygısını belirtmesi üzerine Ali Şükrü Bey, bu kabineden bir şey olmayacağını, milletvekillerin Ankara’da açılacak meclise gitmeye çalıştıklarını belirtiyor. Özbekler Tekkesi’ndeki şeyhler ve Mehmet Akif Ersoy üzerinden dindar kesimlerin milli mücadelenin, Atatürk’ün yanında olduğu işlenerek Atatürk’ün, Kemalizm’in dindarlarla sorunu olduğu yönündeki yaklaşımları çürütüyor

Özbekler Tekkesi’nin Halide ve Adnan Adıvar’ın, Ali Şükrü Beyin, Cami Bey gibi bazı milletvekillerin Ankara’ya geçişlerini yönlendirmesi kimilerinin iddia ettiği gibi “Atatürk’ten başka herkesin başarıda payı olduğu” iddiasını da yalanlıyor. Aslında bu, Atatürk’ün plancılığına ve örgütçülüğünü gösterir. Dahası bu kahramanların payını vermek vicdanidir. Tek kahraman yaratmaya özgü bakış açısı, milletin birikimini de küçümsemektir ve zorluklar karşısında mehdi bekler gibi Atatürk beklemeye yöneltir. Atatürk de gelmeyeceğine göre; farkında olmadan çaresizlik aşılarlar. Başka kahramanları da yansıtmak milletin içindeki cevheri gösterelim ki gelecek için cesaret bulalım.

DİZİNİN GÜNÜMÜZ AÇISINDAN ÖNEMİ
Dizi daha anlaşılır, Vahdettin’in işbirlikçiliği, koltuk düşkünü olduğu daha iyi vurgulanabilirdi, şu olabilirdi, bu olabilirdi. Belki de ilerleyen bölümlerde verilecek. Son ana kadar da “acaba başarı padişaha mal edilecek mi veya padişahın işgallerden sorumluluğu olmadığı belirtilecek mi?” kaygısında olunacağı ortada; ancak bu kadarı bile milli birliğe, Atatürk’e karşıt kesimlerin minderini tutuşturarak havalara zıplamalarına neden olmuştur. Örneğin Yavuz Bahadıroğlu, “Kemalistlerin rövanşıdır, Atatürk’ü övme dizisidir” dedi.



Kemalistlerin, ülkücülerin, sosyalistlerin, muhafazakarların; kısaca toplumun etnikçi olmayan her kesiminin tepki göstermesi tivitini silmesini sağladı. Özellikle Ülkü Ocağı Genel Başkanı’nın tepkisinin bunda rolün olduğu fikrindeyim. Zira Bahadıroğlu tivitini silerken “Konuya hassas yaklaşan ülkücü camia ile kardeşlik bağlarımız vardır” diye yazdı.

Ülkü Ocakları Genel Başkanı Dr. Sinan Ateş, Yavuz Bahadıroğlu’na şu şekilde tepki göstermişti:

“FETÖ’nün alternatif tarih tezlerinin savunucusu olan Yavuz Bahadıroğlu, hiçbir zaman Türk tarihini bütün olarak görmemiş ve romanlarında genç zihinlere gizli nifak tohumları ekmeyi vazife bilmiş bir yazar müsveddesidir.

Bir ticani kalıntısı olan Bahadıroğlu’nu memnun edebilmek için Türk tarihinin önemli bir bölümünü yok sayacak değiliz. Türk çocukları Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Türk tarihinin büyük simalarını asli kaynaklardan öğrenmeye devam edecektir.”[3]

Bahadıroğlu’nun Türk-İslam sentezi üzerinden kurmaya çalıştığı bağ Atatürk kayasına çarptı. Bahadıroğlu zihniyetindekilerin tepkisi Atatürk’te birleşme çağrımızın ne kadar gerçekçi olduğunu gösteriyor.

Dizi, tarihi yönü yanında MİLLİ-GAYRİMİLLİ SAFLAŞMASI’nın bir ölçeği olma işlevi kazanmıştır. Emperyalizme ve etnik, dini, mezhebi farklılıkları kaşıyanlara karşı milli birliği savunanlar; yani millici kesim BAHADIROĞLU anlayışındakilere karşı bir araya gelmelidir. Bahadıroğlu’na tepki gösteren kesimlerin farklı siyasetleri taşımalarına rağmen millici olmaları önemlidir. Diziyi ATATÜRK’TE BİRLEŞMEK bakımından izlemek gerekir.

Dini, Atatürk’ü, laikliği kullanarak milleti kutuplaştırmaya çalışanlara karşı milletimizi birleştirmeye çalışalım.

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.19, Kaynak Yayınlan, İstanbul, 2006, s.31-32.

[2] Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1949, s.279.

[3] “Ülkü Ocakları Başkanı Ateş: Yavuz Bahadıroğlu nifak tohumları ekmeyi vazife bilmiştir”, Türkgün, 29.3.2020, erişim tarihi 30.3.2020, https://www.turkgun.com/ulku-ocaklari-baskani-ates-yavuz-bahadiroglu-nifak-tohumlari-ekmeyi-vazife-bilmistir-haber-119105

Bunlar da İlginizi Çekebilir